“Zack’in benimle gelmesi gerçekten iyi oldu.”
Köyden ayrılıp epey yürüdükten sonra Ares sessizce böyle dedi.
“Ama gerçekten benim gelmem doğru muydu? Yanında doğru dürüst bir yetişkin olsa daha iyi olmaz mıydı?”
İçimden uzun zamandır geçenleri söyledim. On dört yaşında iki çocuğu tek başlarına başkente göndermenin biraz gözü karalık olduğunu düşünüyordum.
Ares başkente gönderilirken köyden birinin ona eşlik etmesine karar verilmişti. Başlangıçta evlenmemiş birkaç genç erkek köylünün adı geçmişti ama Ares beni seçmişti.
İşin tuhafı, kimse bu seçime itiraz etmemişti.
“Pek samimi olmadığım bir yetişkin gelirse sadece rahatsız olurum. Üstelik beni kahraman diye yere göğe sığdıramayan, canavarlarla savaşmamı isteyen ama kendileri tehlikeye atılmaya niyeti olmayan insanlar bunlar.”
Ares, normalde söylemeyeceği türden sözlerle köylüleri eleştirince irkildim.
Gerçekten de ona eşlik etmek için düşünülen köylülerden bazıları seçilmedikleri için duydukları sevinci açıkça belli etmişlerdi. Yolculuğun tehlikeli olacağını biliyorlardı.
Başkaları hakkında neredeyse hiç kötü konuşmayan Ares, köylülerin tutumundan içten içe rahatsız olmuş olmalıydı.
“Eh, canavarlar güçlü. Annemle babamı da onlar öldürdü. Kimse savaşmak istemez ki.”
İkisi de maceracı olan ve canavarlarla savaşarak geçindikleri söylenen anne babam, İblis Kral’ın ordusuna karşı verilen büyük bir savaşta hayatlarını kaybetmişti.
“Ama kahraman olursam o canavarlarla savaşmak zorundayım. Üstelik İblis Kral’ı da yenmem gerekiyor. Kahramanlık da neymiş? Ben böyle bir şey olmak istemiyordum. Ama yapmazsam dünyanın yok olacağını söylüyorlar. Ne korkunç bir iş.”
Ares acı acı gülümsedi.
“...Bazen gece uyanırdım; annem ağlıyor olurdu. Aslında benim kahraman olmamı hiç istemiyor.”
Bunu ben de biliyordum. Beni de büyüten Ares’in anne babası, kahinin kehanetinin doğruluğundan kuşku duyuyordu. Mümkün olsa Ares’in kahraman olmasını hiç istemiyorlardı.
Ama köyün muhtarı olan Ares’in dedesi sevinçten havalara uçmuş, köylülerin neredeyse tamamı Ares’i kahraman ilan etmişti.
“Merak etme! Sen başarırsın, Ares! Kılıç da kullanabiliyorsun, büyü de, ilahi mucizeler de! Bir sürü canavar öldürdün. Başkentte bile senin gibisi yoktur!”
Sesimi biraz zorlayarak neşeli çıkarmaya çalıştım.
“Bilmiyorum. Taris Köyü’nde profesyonel savaşçı, büyücü ya da rahip yok. Yani herkes acemi. Böyle bir yerde güçlü sayılmanın gerçekte ne anlama geldiğini kim bilebilir?”
“Ares...”
Sözlerini duyunca sarsıldım. Hep yanındaydım ama onun böyle düşündüğünü hiç bilmiyordum.
“Ah, kusura bakma. Köyden biraz uzaklaşınca ağzıma geleni söyleyiverdim. Kahraman olarak yola çıkmaya karar verdim ama galiba cesaretim kırılmıştı.”
Ares ondan sonra bir daha böyle ürkek sözler etmedi. Yine de bu konuşma aklımdan hiç çıkmadı.
────
Yolculuğumuz sorunsuz ilerliyordu. Uğradığımız köylerde Ares yetişkin biri gibi pazarlık ediyor, az miktarda para karşılığında yiyecek ve su buluyordu.
Canavarlarla karşılaştığımızda da mümkün olduğunca çatışmadan kaçınıyor, ancak başka çaremiz yoksa savaşıyorduk.
Çatışırken önce benim güvenliğimi sağlıyor, sonra sakin ve kararlı biçimde dövüşüyordu. Saldırı ve şifa büyülerini yerinde kullanıp son darbeyi kılıcıyla indiren o haliyle tam bir kahramana benziyordu.
Şimdiyse sık ağaçlarla kaplı bir ormandan geçen yolda yürüyorduk.
Gökyüzü herhalde masmaviydi ama yolun iki yanındaki ağaçlar öylesine yükselmişti ki üstümüzü kapatıyor, içime belli belirsiz bir endişe düşürüyordu.
Burası eskiden başkente bağlanan, insanların sıkça kullandığı bir yoldu. İblis Kral’ın ortaya çıkmasından sonra canavarların kol gezdiği bir ormana dönüşmüş, gelen geçen kalmamıştı. Nitekim yarım günlük yürüyüşümüz boyunca kimseye rastlamamıştık.
Öte yandan canavarlar gerçekten çoktu. Şimdiden defalarca karşılaşmıştık ama Ares hepsini yenmişti.
“Müthişsin, Ares. Tek başına da rahatlıkla yoluna devam edebilirdin, değil mi?”
Bana da kendimi savunmam için bir kılıç verilmişti ama hiç kullanmam gerekmemişti. Yol boyunca yalnızca Ares’in idmanlarına eşlik ederken elime almıştım.
“Zack, beni fazla gözünde büyütüyorsun. Bir şeyi tek başına sürdürmek zordur. Yanımda sen olduğun için ilerleyebiliyorum. Kılıç öğrenirken de büyü çalışırken de şifa büyüsü öğrenirken de böyleydi. Başta herkes birlikte başlardı ama başaramadıklarını anlayınca birer birer bırakırlardı. Sonunda hep seninle ben kalırdık.”
“Ama büyüyü de ilahi mucizeleri de öğrenemedim.”
Gülerek karşılık verdim.
“Orası üzücü ama sonuna kadar yanımda kaldın. Bu bile başlı başına harika. Başaramadığın bir şeyi sürdürmek gerçekten zor. Ben şanslıydım, birçok işi kolayca becerebildim. Ama azıcık bile beceremeseydim ne olurdu, bilmiyorum. Belki ben de diğerleri gibi yarı yolda bırakırdım.”
“Senin bir şeyi beceremediğini hayal edemiyorum. Yine de ben de hiç değilse bir şey öğrenmek isterdim.”
Bunu içtenlikle söylüyordum. Aynı yaştaki kuzenime hiç değilse bir konuda yetişmek için canımı dişime takmış, ama hiçbir zaman başaramamıştım.
“Benim de beceremediğim şeyler...”
Ares cümlesinin ortasında durdu. Bir şeyler olduğunu sezerek ben de durdum ve etrafı dinledim.
Ortalık fazlasıyla sessizdi. Orman hayvanlarının sesleri bile duyulmuyordu.
“Demek fark ettin. Kahraman dedikleri kadar varmışsın.”
Önümüzdeki iri bir ağacın arkasından ağır ağır biri çıktı. İnsan... sayılırdı ama mor derili, kasları kabarmış, insanlarınkinden iki kat uzun kulakları ve kıpkırmızı gözleri vardı.
“Kaç! İblis soyundan biri!”
Ares bağırır bağırmaz geriye dönüp koşmaya başladım.
İblis soyundan olanlar, İblis Kral’ın hizmetkarlarıydı. İnsanlara benzeseler de fiziksel güçleri ve büyüleri insanlardan kat kat üstündü.
Hemen kaçmamın nedeni sadece korku değildi; Ares’e ayak bağı olmak da istemiyordum.
Çok geçmeden kılıçların çarpıştığını duydum. Ares iblisle savaşmaya başlamıştı.
Ağaçların arasına daldım, aramıza yeterince mesafe koyduktan sonra bir ağacın arkasından dövüşü izlemeye başladım.
İblis, daha önce görmediğim kadar büyük bir kılıcı iki eliyle fırtına gibi savuruyordu.
“Heh heh. Kahinin bir kahraman bulduğunu duymuştum ama sonuçta hala çocuk. Büyümeden öldürürsem hiçbir sorun kalmaz.”
İblis hiç telaşlanmadan saldırırken Ares yalnızca kendini savunabiliyordu.
İsabet etse yaralamakla kalmayıp onu öldürebilecek darbelerden soğukkanlılıkla kaçıyor, kaçamadıklarını kılıcıyla savuşturuyordu.
Ares dayandıkça zaman ağır ağır geçiyordu.
Başta Ares’in saldırmamasından cesaret alan iblis, giderek sıkılmış gibiydi.
“Savunman epey iyiymiş. Peki ya büyü karşısında ne yapacaksın?”
Vuruşlarının bir türlü isabet etmemesinden bunalan iblis kılıçla saldırmayı bırakıp sol elini öne uzatarak büyü yapmaya kalkıştı.
Ares o anı kaçırmadı.
“Ha!”
Biriktirdiği bütün gücü açığa çıkarırcasına ok gibi atılıp iblisin uzattığı ele hızla kılıcını indirdi.
İblisin birkaç parmağı havaya uçtu.
“Gyaaaa! Seni velet!”
Elinden yaralanan iblis kılıcını hemen iki eliyle yeniden kavrayıp Ares’e karşılık vermeye çalıştı.
Ama artık kılıcı eskisi kadar çevik değildi.
Parmaklarını kaybettiği için kılıcını düzgün tutamıyor!
Ares bunu mu hedeflemişti? Öyleyse inanılmazdı!
O andan sonra roller değişti: Ares saldırıyor, iblis savunmaya çekilmek zorunda kalıyordu.
Ares tek bir büyük darbe indirmeye uğraşmadan, rakibinin açıklarını kollayıp ufak ufak yaralar açıyordu.
“Kahrolası...!”
Sayısız küçük yara alan iblis, dışarıdan bakıldığında bile fark edilecek şekilde giderek zayıflıyordu.
Zafer yaklaşmıştı ama Ares temkinli dövüşmeye devam etti.
Sonunda Ares’in sert darbesini karşılayamayan iblis kılıcını düşürdü.
İblisin kılıcı şangırdayarak yere çarptı.
Ares fırsatı kaçırmadan kılıcını iblisin boynuna savurdu.
Ama iblis darbeyi boşta olan sol koluyla karşıladı. Kılıç koluna gömüldü, yine de onu tümüyle kesip koparamadı. Hatta iblis kaslarını şişirip kılıcı koluna sıkıştırmış gibiydi.
“Çekemiyorum!?”
Ares savaş başladığından beri ilk kez sesini yükseltti.
“Sol elimi sana veririm.”
İblis sırıtıp sağ elinde dev pençeler çıkardı ve Ares’e saldırdı.
Ares kılıcı bırakıp darbeden kaçmaya çalıştı ama karnı hafifçe yarıldı.
İblis üstüne gelmeyi sürdürürken Ares büyü sözlerini söylemeye başladı.
“Rüzgar!”
Rüzgar büyüsünü doğrudan iblisin gözlerine gönderdi.
“Tüh!”
İblis büyüden sıyrılmıştı ama bu arada Ares geriye çekilip aralarındaki mesafeyi açmıştı.
İblis sol koluna saplanan kılıcı çıkarıp arkasındaki ormana fırlattı. Sol kolu cansızca sarkıyordu. Anlaşılan onu artık doğru düzgün kullanamıyordu.
Ares bir şeyler mırıldanıyordu; herhalde büyü okuyordu. Ne var ki bildiği büyülerin hepsi temel düzeydeydi. Bunların iblise işleyeceğine inanamıyordum.
Bu kötü!
Böyle düşünüp kılıcımı alarak ormandan Ares’e doğru koşmaya başladım.
İblis harekete geçti. Ares iyice yaklaşmasını bekledikten sonra ateş büyüsünü gönderdi.
Alevler iblisin başını sararcasına yapıştı ama o hiç aldırmadan ileri atıldı.
Ares güçlükle kaçabildi; hareketleri yavaşlamıştı. Karnındaki yaranın etkisi miydi bu?
“Ares, yakala!”
Kılıcımı Ares’e doğru fırlattım.
İblis sağ elindeki pençeleri havaya kaldırdı.
Ares havada döne döne gelen kılıcı ustalıkla yakalayıp pençesini indirmek üzere olan iblisin gövdesinin dibine sokuldu ve kılıcı karnına sapladı.
“Başardık!”
İstemeden sevinçle bağırdım.
Ama...
“...Canımı da veririm... ama seni de yanımda götüreceğim...”
İblis, bedenine kılıç saplanmış halde, ağzından çıkan iri dişlerini Ares’in boynuna geçirdi.
Ares’in boynundan kan fışkırdı.
“Ares!!”
Çığlığım ormanda yankılandı.
