İçeriğe geç

Sonunda Ares bir şekilde hayatta kalmıştı.

İblis hemen can verdiği için boynundaki yara düşündüğümüz kadar ağır değildi; Ares şifa büyüsüyle yarayı kapatabilmişti.

Ama yaranın kapanması tamamen iyileştiği anlamına gelmiyordu. Boynunun sol tarafı baştan sona morarmıştı; görüntüsü korkunçtu. Üstelik boynundaki yarayı iyileştirmek için tüm büyü gücünü tüketmişti. Büyü gücünün tükenmesi ve acı yüzünden tek başına ayakta bile duramıyordu.

Karnındaki yara sığdı ama kapanacak gibi de değildi. Etrafına bez sarıp ilk müdahaleyi yapmıştık, yine de bezin yüzeyine kan sızıyordu. Normalde başlangıç seviyesinde bir şifa büyüsüyle kolayca iyileşebilecek bir yaraydı ama Ares şimdi onu bile kullanamıyordu.

Böyle giderse Ares’in hayatı tehlikeye girecek.

Boynundaki hasar bir yana, karnındaki yara bile onu öldürebilirdi. Eşyalarımızı olabildiğince azalttım, Ares’i omzuma yaslayıp yürümeye başladık.

İblisin fırlatıp attığı Ares’in kılıcını da bulmuştum, şimdi onu ben taşıyordum. Ares hiç değilse kılıcını yanımızda götürmemiz için yalvarmıştı.

“Özür dilerim.”

Ares’in yüzü kireç gibi olmuştu.

“Dert etme. Şu anda dünyayı kurtaracak kahramanı kurtarıyorum. Ben de epey büyük bir kahraman sayılmaz mıyım?”

Şakayla durumu hafifletmeye çalıştım ama ağırlaşan adımlarımızı değiştiremiyordum. Her zamanki yürüyüş hızımızın yarısından bile yavaştık. Böyle giderse bir yerleşim yerine ne zaman varacağımız belli değildi.

────

Ares’in durumu zaman geçtikçe kötüleşiyordu.

Karnındaki yara ağırlaşmış olacak ki ateşi çok yükseldi ve sonunda yürüyemez hale geldi.

Eşyalarımızın hemen hepsini atıp Ares’i sırtımda taşımaya başladım.

Benimle hemen hemen aynı boyda birini sırtımda taşımak çok zordu. Gücüm hemen tükeniyordu.

Biraz taşıyor, hemen durup dinleniyordum. Bu hızla bir ay geçse bile bırakın bir yerleşim yerine varmayı, ormandan bile çıkamayabilirdik.

Dinlenirken köyün rahibinden öğrendiğim şifa büyüsünü Ares’e uygulamayı denedim. Daha önce bir kez bile başaramadığımdan, beklendiği gibi, hiçbir ilahi mucize gerçekleşmedi.

Hayatımda başka hiçbir şey istemiyorum! Ne olur Ares’in yaralarını iyileştirin!

Tanrı’ya ne kadar içten dua edip yalvarsam da duam ona ulaşmadı.

Ares’in bu kadarcık yara yüzünden ölme ihtimalini düşündükçe şifa büyüsünü öğrenmek için daha çok çalışmadığıma pişman oluyordum. Kendi çaresizliğime ağladım.

Ares artık gözlerini bile açamıyordu; bu yüzden ağladığımı görmedi.

────

Ares’i sırtımda taşıyarak yürüyordum ama neredeyse hiç ilerleyemiyordum. Dünden de beterdi. Ben de iyi değildim. Yorgun ve açtım, hepsinden kötüsü suyumuz bitmişti. İçmeye su bulamadığım gibi Ares’in karnındaki yarayı da temizleyemiyordum.

Yakında dere ya da başka bir su kaynağı olduğuna dair hiçbir işaret yoktu; orman da içine girilemeyecek kadar sarptı. Suyun ne kadar değerli olduğunu bilmem gerekirdi. Ama dün elimizdeki suyun neredeyse tamamını Ares’in yarasını yıkamak için kullanmıştık ve şimdi hiçbir şey kalmamıştı.

“Su!”

Eskiden Ares’le çalıştığımız su büyüsünün sözlerini söyledim. Ama şimdiye kadar tek bir kez bile başaramadığımdan hiçbir şey olmadı. Oysa Ares kolayca su çıkarabilirdi.

Neden yaralanan ben değildim?

Neden basit bir büyüyü bile yapamıyordum?

“Kuyudan su çekmek daha hızlı.”

Büyü çalıştığımız diğer çocuklar, Ares ilk kez su büyüsünü başardığında böyle demişlerdi.

Aslında haklıydılar. Ama insanın yanında her zaman kuyu ya da nehir bulunmuyordu. Hele canavarlarla savaşmak için çıkılan bir yolculukta böyle imkanları bulmak hiç de kolay değildi. Şimdi bunu iliklerime kadar hissediyordum.

────

Gece çöktü; çevremde hiçbir şey göremez oldum. Dört bir yandan, hayvanlara mı yoksa canavarlara mı ait olduğunu bilmediğim kükremeler geliyordu. Korkuyordum. Ateş istiyordum.

“Ateş!”

Yalnızca sözlerini bildiğim ateş büyüsünü kullanmayı denedim. Elbette hiçbir şey olmadı.

Ares’in bedeninden kötü bir koku gelmeye başlamıştı. Herhalde yarası çürüyordu. Korkumdan yarasını örten bezi kaldırıp bakmaya cesaret edemiyordum. Ateş büyüsü yapabilseydim karnındaki yarayı dağlayarak kapatabilirdim.

Çantamıza baştan çakmak taşı koymamıştık. Ares ateş büyüsü kullanabildiği için gereksiz sanmıştım. Ama şimdi ateşin önemini anlamamak imkansızdı. Yıldız ışığının bile ulaşmadığı orman karanlığı dipsiz bir uçurum gibiydi; içimde ilkel bir korku uyandırıyordu.

Her şeyden önemlisi çok soğuktu. Ares’in yüksek ateşi vardı ama bu yalnızca başı ve yaralarının çevresi için geçerliydi. Parmak uçlarıysa yaşam belirtisi kalmamış gibi buz kesmişti. Birbirimize sokulsak da ısınamıyorduk.

Ufacık bir alev bile olsa, keşke büyü yapabilseydim.

Bir daha fırsatım olursa büyü yapmayı mutlaka öğreneceğim.

Karanlığın içinde korkudan titrerken kendime böyle söz verdim.

────

Sabah oldu. Doğru düzgün uyuyamamıştım. Ares bütün gece sayıklamıştı. Yüzünden kan çekilmiş, ölüden farksız görünüyordu. Benim de yorgunluğum hiç geçmemişti; onu sırtımda taşıyacak ne gücüm ne de iradem kalmıştı.

“Ne yapacağım? Ben şimdi ne yapacağım...?”

Çaresizlikle sözler ağzımdan dökülüverdi.

“Öldür beni...”

Ares inleyerek konuştu.

“Artık kurtulamam. Böyle giderse seni de peşimden sürükleyeceğim. Üstelik her an acı çekiyorum. Bedenimin çürümesi de korkunç. Yalvarırım, kendi kılıcımla işimi bitir.”

Sözlerini soluk verir gibi kısık bir sesle söyledi.

“Yapamam! Sen benim kardeşimsin, en yakın arkadaşımsın! Hep birlikteydik! Böyle bir şeyi nasıl yaparım?”

Ares’le kardeş gibi büyümüştük. Onu öldürmeyi hayal bile edemezdim.

“İşte bu yüzden. Şu anda ne hissettiğimi anlayabilirsin. Beni bırakıp devam etmekten başka çaren yok. Ama böyle terk edersen böceklere ve hayvanlara canlı canlı yem olurum. O yüzden yalvarıyorum, ölmeme izin ver. Sonra tek başına yoluna devam et.”

Ares’in gözleri kapalıydı. Acıya dayanmak için yüzünü tekrar tekrar buruşturuyordu.

“Ben başkente tek başıma gidip ne yapacağım? Kahraman sensin! Kahraman ölürse dünyanın sonu gelmez mi?”

“...Demek ki ben kahraman değilmişim. Kahin yalnızca ‘Bu köyden dünyayı kurtaracak bir kahraman çıkacak,’ dedi. Ben olduğumu tek kelimeyle bile söylemedi. Dahası kehaneti duyduğumda nedense kendimi değil seni düşündüm, Zack.”

“Ben olmama imkan yok! Büyü bile yapamıyorum! Yapabilseydim yaralarını iyileştirirdim! Kılıcı da doğru dürüst kullanamıyorum...”

Artık dayanamayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

“...Neden öyle hissettim, bilmiyorum. Ama öyle düşündüm işte.”

Ares acıyla yüzünü çarpıttı.

“...Ahh, bedenimin her yerine iğneler batıyor sanki. Çok acı çekiyorum. Yalvarırım Zack, ne olur. Beni bu acıdan kurtar.”

Ares’in gerçekten korkunç acılar çektiği gözlerinden belliydi. Aslında ne yapmam gerektiğini de biliyordum.

Ağlayarak kılıcı kınından çektim.

Yerde yatan Ares’in göğsüne kılıcın ucunu dayadım.

Ares gözleri kapalı halde gülümsedi. Acı çektiği belliydi ama kendini gülümsemeye zorluyordu.

Bunu benim için yapıyordu.

Ellerim titriyordu. Azıcık, yalnızca çok az zaman geçti. Ares’in yüzü bir kez daha acıyla buruştuğunda kılıcı göğsüne sapladım.

Önce bir direnç hissettim; sonra kılıç sanki içine çekiliyormuş gibi Ares’in göğsünü delip geçti.

Ares’in dudakları hafifçe kıpırdadı. Sese bile dönüşmeyen son sözleriydi.

“Anne.”

Sanki öyle dediğini duydum.