İçeriğe geç

O günden bu yana sekiz yıl geçmişti.

Bu orman hiç değişmemişti. Gökyüzünü örten, insana baskı yapan devasa ağaçlar; içime belli belirsiz endişe salan o hava... Hiçbir şey değişmemişti.

İblis Kral yenilmişti ama canavarlar hala çoktu. Ormandan geçen yolu kullanan kimse kalmamış, yol bakımsızlıktan harap olmuştu.

Silik anılarıma güvenerek Ares’in bedenini bıraktığım yeri aradım ama bulamadım.

Toprağı kazıp onu gömecek ne gücüm ne de halim kalmıştı; cesedini gizlemek için üzerine sadece pelerinini örtmüştüm. Yerini tam olarak hatırlasam bile artık geriye hiçbir şey kalmamış olacaktı.

“Ne yapıyorsun, Ares? Burada oyalanmanın sırası mı? Hemen başkente dönüp İblis Kral’ı öldürdüğümüzü bildirmeliyiz. Ardında hala pek çok adamının kaldığını duydum. Gücümüze daha uzun süre ihtiyaç olacak.”

Yoldan çıkıp ormana giren bana Leon seslenmişti.

Dönmek için sabırsızlanıyordu. Kont ailesinin sonraki reisi olarak büyük bir başarıya imza atmıştı. Saraya başı dik bir şekilde girip haberi vermek istiyordu elbette. Bu son derece doğaldı.

Maria ve Solon’a da döndüklerinde yüksek mevkiler vaat edilmişti.

“Leon, Maria, Solon. Burada yollarımız ayrılıyor. Herkese Kahraman Ares’in öldüğünü söyleyin.”

Üçü de sözlerime gözlerini faltaşı gibi açarak karşılık verdi.

“Ne saçmalıyorsun, Ares? Sonunda İblis Kral’ı öldürdük! Birlikte döneceğiz! Böylece prensesle evlenip kral olabilirsin! Sen kral olursan sana hizmet etmeyi bile kabul edebilirim!”

Leon sustu, biraz düşündükten sonra devam etti.

“Yoksa kral olmaktan mı korkuyorsun? Kahraman bile olsan halktan birinin tahta geçmesine karşı çıkan soylular bulunabilir. Ama merak etme, ben yanındayım! Kont ailem bütün gücüyle sana destek olacak. Kimsenin itirazına izin vermem.”

İlk karşılaştığımızda Leon bana durmadan halktan geldiğimi, soysuz olduğumu söyleyerek hakaret etmiş, “Kahraman olup geleceğin kralı olacak kişi benim!” diye haykırmıştı.

O günlerden beri çok değişmişti. Hayır, özünde hiç değişmemişti.

Leon her zaman çıkarlarını düşünmeyen, ülkesini gerçekten önemseyen onurlu bir soylu ve şövalyeydi.

“Leon haklı, Ares. Kral olmak da kahramanın sınavlarından biridir. Tam burada her şeyi bırakmak hiç sana göre değil.”

Maria nazikçe gülümsedi.

“Ben de kiliseyi denetimim altına alırım; ikimiz birlikte iktidarı ele geçiririz.”

...Ama söyledikleri hiç de nazik değildi.

“Ares, neden? Bize sebebini söyle.”

Solon olabildiğince sakin görünerek sordu.

“Özür dilerim. Ben Ares değilim. Aslında kahraman da değildim.”

Yıllardır söylemek istediğim şeyi nihayet dile getirmiştim.

“Ne diyorsun sen? Ares değilsen kimsin?”

Leon kuşkuyla kaşlarını çattı.

“Ben Zack’im. Gerçek adım Zack. Sizi bugüne kadar kandırdığım için özür dilerim.”

Üçünün önünde başımı eğdim.

“Zack mi? Adını neden gizledin?”

Solon sorularını sürdürdü.

“Çünkü asıl kahramanın adı Ares’ti.”

Sonra geçmişi anlatmaya başladım. Köyümüze gelen kahini, Ares’e eşlik etmek üzere yola çıkışımı, yolculuk sırasında bir iblisin saldırısını, Ares’in yaralanmasını ve ona son darbeyi benim vuruşumu... Ardından başkente tek başıma gidişimi, akademiye kabul edilişimi...

“On dört yaşında bir iblisi mi öldürmüş!? Böyle biri olduğunu hiç bilmiyordum...”

Leon, Ares’in savaş gücüne hayran kalmıştı.

Evet, Ares olağanüstüydü. Daha on dört yaşındayken bunları yapabiliyordu. Yaşasaydı belki İblis Kral’ı çok daha önce yenebilirdi.

“Ares’in hikayesini anladım. Peki sen neden onun adına bürünmek zorunda kaldın?”

Solon yakındaki bir ağaca yaslandı. Anlatacaklarımın uzun süreceğini düşünmüş olmalıydı.

“Çünkü kahramanı ben öldürdüm. O yüzden onun görevini devralmak zorundaydım. Bu benim sorumluluğumdu.”

Kahramanı öldürmenin sorumluluğunu üstlenmek için buralara kadar gelmiştim.

“Ama Ares’in ölümüne o iblis neden oldu. Senin suçun değildi ki.”

Maria böyle dedi.

“...Hayır. Ares benim yüzümden öldü. Kılıcımı ona sapladığım andaki his hala ellerimde. Hem İblis Kral’ı Zack olarak yenmedim. Ares olarak yendim. Zack olarak kalsaydım bunu asla yapamazdım.”

“Ares çoktan ölmüş olmasına rağmen mi?”

Solon kollarını kavuşturup parmaklarını koluna sabırsızca vuruyordu. Sinirlenmiş olmalıydı.

“Ares’in annesi... Beni büyüten Shera çok iyi biridir. Ona ‘Ares daha kahraman bile olamadan öldü,’ diyemem. Zaten o, oğlunun kahraman olmasını hiç istememişti.”

“Bu yüzden bütün başarılarını Ares’e mal edip kendin ortadan kaybolacaksın, öyle mi?”

Solon’un her sözüne öfke sinmişti.

“Zaten o başarılar Ares’in olmalıydı.”

“Sen aptal mısın!”

Solon sonunda sesini yükseltti. Baştan beri kısa öfkeli, ağzı bozuk bir adamdı.

“Kahraman sensin! Ares yolun ortasında öldü! Gerçek bu! Kahinin sözlerini de biliyorum. ‘Bu köyden dünyayı kurtaracak bir kahraman çıkacak,’ dedi. Mutlaka Ares’i kastettiği söylenemez. Kahraman en başından beri sendin!”

Solon bir bilgeydi; söyledikleri doğruydu. Ben de bunun farkındaydım.

“Ben kılıç ya da büyü kullanmayı doğru dürüst beceremeyen sıradan biriyim. Kahraman olacak biri değilim. Üstelik benim gözümde kahraman Ares’tir.”

Evet, ben kahraman olmaya layık değildim. Bunca zaman yalnızca Ares’in izinden gitmiştim.

“Elbette sıradan biriydin! Akademideki en yeteneksiz kişi sendin! Ama İblis Kral’ı öldüren de sendin! Bunu başarmak için ne kadar çalıştığını, nelerden vazgeçtiğini biz biliyoruz! Gündüz gece demeden, bir anını bile harcamadan, uykundan kısarak çalıştın. Emeğinin karşılığını alamadığında bile durmadan ilerledin. Evet, belki kahramanlık yeteneğin yoktu. Ama dünyayı kurtaran yine de sensin! Ben senden başka kimseyi kahraman olarak tanımam!”

Solon yüzünü kapüşonuyla gizlemişti. Sesi sertti ama titrer gibi çıkıyordu.

“Teşekkür ederim, Solon. Bunu senden duymak bana yeter de artar bile.”

Sonsuza dek karşılıksız kalacağını düşündüğüm çabam sonunda bir sonuç vermişti. Üstelik bunu kabul eden üç arkadaşım vardı. Daha fazlasına ihtiyacım yoktu.

“Gerçekten gidecek misin, Ares... Hayır, Zack?”

Maria’nın yüzünde alışıldık, yapmacık azize ifadesi yoktu. Benim için içtenlikle endişelenen gerçek Maria karşımdaydı.

“Gitme, Zack. Bunu senden isteyen benim. Dileğimi geri çevirmek Tanrı’ya küfretmekle bir tutulur, biliyorsun değil mi?”

“Teşekkür ederim, Maria.”

Maria’nın pek az kişiye gösterdiği bu gerçek yüzü, hiç kuşkusuz dünyadaki en güzel şeydi.

“Sen böyle söyleyince kararımdan dönecek gibi oluyorum. Ama gitmeliyim. Biraz daha ilerlersem birileriyle karşılaşacağız. O zaman hayatta olduğum öğrenilecek. Bunu istemiyorum. Aslında daha erken ayrılacaktım ama sizinle biraz daha uzun yol almak istedim.”

Zorlu, acı dolu bir yolculuktu. Yine de yoldaşlarımla geçirdiğim günler benim için güzel anılara dönüşmüştü.

“Nereye gideceksin?”

Leon sordu.

“Önce köye döneceğim. Ares’in İblis Kral’ı yendiğini söyleyecek, bu kılıcı anne babasına vereceğim. Sonra ülkeden ayrılıp yolculuğa çıkacağım.”

Shera’yla son kez görüşüp bu ülkeyi terk edecektim. Burada kalırsam saklamak istediğim gerçek bir gün ortaya çıkabilirdi.

“Majesteleri henüz çok yaşlı değil. Yeni kralı seçmek için aceleye gerek yok. Ne zaman istersen geri gel. Seni memnuniyetle karşılarım.”

“Teşekkürler, Leon. Bence sen harika bir kral olursun.”

“Elbette.”

Leon hafifçe güldü.

“Benden daha uygun kral mı var? Ama senin başarılarını bana bağışlamanı kabul edecek kadar düşmedim.”

Gerçekten de onurlu bir adamdı. Kral olmak istememesi yazıktı.

“Öyleyse gidiyorum.”

Arkadaşlarıma sırtımı döndüm.

“Dur.”

Solon seslendi.

“Senin için bizler... Hayır, ben neyim? Şey...”

Biraz duraksadı.

“En yakın arkadaşımsın, tabii ki.”

Akademi yıllarından beri tanışıyorduk; iyi kötü günleri birlikte geçirmiştik. Bizi bundan daha iyi anlatacak söz yoktu.

“...Demek öyle. Benim gibi bir dahiye ‘en yakın arkadaşım’ diyecek kadar arsızsın, her zamanki gibi. Yine de belki bir tür arkadaş olmuş olabiliriz.”

Solon hafifçe güldü.

“Ne güzel, Solon. Çocukluğundan beri bir tek arkadaşın bile yoktu, değil mi?”

Maria onunla alay etti. Solon onu bakışıyla susturup şöyle dedi:

“Nereye gidersen git seni mutlaka bulup geri getireceğim. Çünkü arkadaşız.”

Bunu söyledi.