İçeriğe geç

“Demek geldin.”

Hiç zorlanmadan içeri alındığım odada Solon sanki beni bekliyormuş gibi oturuyordu. Üzerinde her zamanki mor bilge cübbesi vardı.

Geleceğimi önceden tahmin etmiş gibiydi.

“Ares’in kahraman olmadığını ortaya çıkaracak bir şeyi neden yaptın?”

“Nasıl olsa bir gün öğrenilecekti.”

“Soruşturma raporunu bir daha inceledim. Siz ‘Ares’ dediğinizde Ares’ten söz ediyordunuz. Ama ‘o adam’ ya da ‘o’ dediğinizde Zack’i kastediyordunuz, değil mi?”

Solon cevap vermedi, yalnızca hafifçe gülümsedi.

“Zack ne zaman Ares oldu? Araştırmalarıma bakılırsa başkente vardığında çoktan kendine Ares diyordu...”

“Başkent yolunda bir iblisin saldırısına uğramışlar ve Ares ölmüş. Tabii Zack’in anlattıklarına inanırsak.”

Solon beni sınarcasına konuştu. Zack’in Ares’i öldürmüş olabileceğini ima ediyordu.

“İnanıyorum. Ama neden şimdi bunları anlattın?”

“Söyledim ya, o herifin hiçbir yeteneği yok. Yalan söylemeyi de beceremiyor. Bunca yıldır yakalanmaması mucize. Zaten sen de onun öldüğüne inanmıyordun, değil mi...

──── Prenses Alexia?”

Bu sözler karşısında susup kaldım.

“Döndüğümüzde sana türlü türlü evlilik teklifleri geldi. Başta Leon’unkisi. Ama hem sen hem Leon reddettiniz. ‘Ölen kahraman prensesin nişanlısıydı; ölümünün üzerinden henüz fazla zaman geçmedi,’ gibi bir bahane öne sürerek.”

Tek aday Leon değildi. Solon’un da adı geçmiş, o da reddetmişti. Bana gelen evlilik tekliflerini sürekli geri çevirmiştim. Leon ve Solon da nedense beni desteklemişti. Yalnız Maria, “Krallığın huzuru için bir an önce evlenmelisiniz,” diyerek evlenmemi öğütlüyordu.

Maria’yı bir yana bırakırsak, Leon ve Solon’un yardımı sayesinde hala evlenmeden kalabilmiştim.

“Ama bunun da sonu geldi. Majesteleri daha fazla göz yummayacak. Bu yüzden sen de kahramanın başarılarını yazılı bir eserde toplama işine giriştin. Onu aramak için.”

Doğruydu. Devletin resmi işi olarak kahramanın başarılarını belgelemeyi teklif etmiş, araştırmayı da bizzat üstlenmiştim.

Onun yaşadığına inanıyordum. Ama Ares bile olmadığını nereden bilebilirdim?

“Meraklı başkaları da var. Leon kont ailesinin gücünü kullanıp nereye gittiğini araştırıyor. Maria kilisenin haber ağından yararlanıyor. Ben de birkaç arama büyüsü geliştirdim.”

“Ama bulamadınız?”

“Çünkü ülkenin dışına çıktı. O kadar kolay bulunmaz.”

Solon’un her zamanki aksi ifadesi biraz yumuşamış gibiydi.

“Bulunca ne yapacaksın?”

“Geri getireceğim. O benim arkadaşım. Arkadaşsız bir hayat sıkıcı.”

Ellerini iki yana açıp şakacı bir tavır takındı.

“...Zack, kahramanın kendisi olduğunu açıklamak istemiyor. Yine de onu geri getirecek misin?”

Endişelendiğim nokta buydu. Zack söylediği yalana sonuna kadar bağlı kalmak istiyordu.

“Peki o yalanı kimin için söylüyor? Taris Köyü’ne kadar gidip araştırdıysan biliyor olmalısın.”

“Shera için. Hiç değilse onun gözünde Ares’in kahraman olarak kalmasını istiyor.”

“Aynen öyle. Ares’in annesi, kendisini de büyüten kadın için bunu yapıyor. Üstelik kendi portresini bile Ares’e benzeterek çizdirmiş.”

Portreyi ilk gördüğümde ressamdan kendisini biraz daha yakışıklı çizmesini istemiş sanmıştım. Meğer bir sebebi varmış.

“Peki ya şimdi? Zack söylediği yalan yüzünden geri dönmeyecek. İblis Kral’ı yenebilecek kadar güçlü iradeli biri. Ama biz de Shera’ya gerçeği anlatamayız. Zack’in kararlılığını boşa çıkarmak istemiyorum.”

“Doğru.”

Solon bunu hemen kabul etti.

“Ama ya Shera en başından beri bu yalanı biliyorsa?”

“Öyleyse ne olur... Bunu bilemeyiz ki.”

“Biliriz. Kesinlikle biliyor.”

Solon kendinden emin bir sesle konuştu.

“Bunu nasıl bu kadar kesin söyleyebilirsin?”

“Shera’yı bir kez daha görmeye gidersen sana kendisi anlatacaktır.”

Büyük Bilge denen bu adam acaba neleri görebiliyordu?

“Yeniden Taris Köyü’ne gitmemi mi istiyorsun?”

At sırtında on gün sürecek bir yolculuktu. O kadar kolay değildi.

“Ben götürürüm. Boş yere Büyük Bilge demiyorlar.”

“Yoksa ışınlanma büyüsü mü? Üzerinde çalıştığını duymuştum ama...”

“Büyüyü tamamladım. Yalnız şimdilik benden başkası kullanamıyor.”

Bunu son derece sıradan bir şeymiş gibi söyledi. Oysa ışınlanma büyüsü, çok eski zamanlarda var olduğu anlatılan efsanevi bir büyüydü. Böyle kolay bir iş değildi.

“Ne diyorsun, prenses? Büyüyle gitmeye korkuyor musun?”

Solon beni kışkırtıyordu. Korkmaz olur muydum? Daha önce hiç görmediğim bir büyüye kendimi teslim etmekten elbette korkuyordum. Ama...

“...Peki. Gidiyorum.”

Artık geri dönemezdim. Cevabımı duyunca Solon ayağa kalktı ve beni başka bir odaya götürdü.

Konağının yer altındaki derin bir bölümünde bulunan odanın zeminine dev bir büyü çemberi çizilmişti.

“Şimdilik ancak bu odadan ışınlanabiliyor, dönüşte de yalnız bu odaya gelebiliyorum.”

Sanki ciddi bir eksiklikmiş gibi söylüyordu ama bana göre bu bile olağanüstüydü. Çığır açıcı bir buluştu.

Solon’la birlikte çemberin ortasına geçince büyü sözlerini okumaya başladı. Zemindeki çember mavimsi beyaz bir ışık saçıyordu. Işık giderek güçlenip gözlerimin önünü bembeyaz kapladığında bir anda bambaşka bir yerdeydik.

Etrafımız genç ağaçlarla çevriliydi. Az önce başkentte olmamıza rağmen şimdi keskin bir ot ve yaprak kokusu duyuluyordu.

“Burası neresi?”

“Taris Köyü yakınlarındaki orman. Gözlerden uzak bir yer seçtim. Shera’nın evi de çok uzak değil. Hadi.”

Bunu söyleyip hızlı adımlarla yürümeye başladı. İlk bakışta bilgin bir adama benziyordu, doğada yürümekten pek hoşlanmaz sanırdınız. Ama o da kahramanın grubundaydı; böyle yollar onu elbette zorlamazdı. Hatta fazlasıyla hızlıydı. Arkasından yetişmek için acele ettim.

────

Solon’un dediği gibi Shera’nın yaşadığı muhtarın evine varmamız fazla sürmedi. Yolda karşılaştığımız köylüler bize kuşkuyla baktı ama Solon hiçbirini umursamadı.

Muhtarın evine gelince Solon’un işareti üzerine kapıyı ben çaldım.

“Buyurun... Aa?”

Kapıyı açan Shera’ydı.

“Yine geldiniz demek... Geleceğinizi düşünmüştüm.”

Biraz gergin gülümseyerek bizi içeri aldı. Önceki ziyaretimdeki saate yakındı; görünüşe bakılırsa kocası olan muhtar bu saatlerde çoğunlukla dışarıdaydı.

“Şey... Yanımdaki kişi...”

“Solon Barclay. Bana Büyük Bilge derler.”

Ben tanıştırmaya fırsat bulamadan kendini tanıttı.

“Büyük Bilge... Sizin gibi birinin buraya kadar gelmesi ne büyük onur.

Ben Shera Schmidt. Tanıştığımıza memnun oldum.”

Shera, Solon’u saygıyla selamlayıp sonra bana döndü ve diz çöktü.

“Siz Prenses Alexia’sınız, öyle değil mi? Önceki ziyaretinizdeki saygısızlığımı bağışlayın.”

Hazırlıksız yakalanmıştım. Hem önceki hem şimdiki ziyaretimde bir araştırma görevlisi gibi olabildiğince sade giyinmiştim. Takı takmıyordum; kraliyet ailesinden olduğum anlaşılmamalıydı.

“İnsana işlemiş asil duruşu öyle kolay gizleyemezsiniz. Ben de ilk bakışta anlamadım ama davranışlarınız ve konuşmanız bana kim olduğunuzu düşündürdü.”

Ares ve Zack’i yetiştirmesine şaşmamalıydı. Shera insanları tanıyan, onları iyi yetiştirebilen bir kadındı.

“Demek düşündüğüm gibi bir insansınız.”

Solon sesini biraz alçaltmıştı. Normalde aklına geleni açıkça söyleyen biri için bu tuhaftı.

“Neden geldiğimizi de anlamış olmalısınız.”

“Evet. Zack’le ilgili.”

Gözlerini kapatıp cevap verdi.

“Biliyorum. Bir gün bunları birine anlatmam gerektiğini de biliyordum. Hayır, aslında o anda doğrudan o çocuğa söylemeliydim...”

“En başından beri biliyor muydunuz!?”

Kendimi tutamayıp bağırdım. Bu kadar erken anlamış olabileceğini düşünmemiştim. Ben ancak uzun bir soruşturmanın sonunda öğrenebilmiştim.

“Ben onun annesiyim, değil mi? Çocuğumun yalanını elbette anlarım. Zack eskiden beri dürüsttü, yalan söylemeyi de hiç beceremezdi.”

Shera hüzünlü bir gülümsemeyle konuştu.

“Zack eve döndüğünde bir anlığına Ares’in döndüğünü sandım. Ama o nazik, kederli gözlere bakar bakmaz Zack olduğunu anladım. Sonra şöyle dedi:

‘İblis Kral’ı Ares yendi. Ama Ares’i de bir iblis öldürdü.’

Ardından bana o kılıcı verdi.”

Shera duvarda asılı duran kılıcı işaret etti.

“Çocuk ağlayarak ‘Özür dilerim, yalnız ben döndüm, özür dilerim,’ dedi.

Ben de ‘İblis Kral’ı Ares mi yendi?’ diye sordum. Herhalde sesim titriyordu.

O da konuşmadan başını salladı.

‘Bunca zaman nerelerdeydin, ne yapıyordun?’ dediğimde, ‘Başkentte çalışarak geçindim,’ diye cevap verdi. Tuhaf, değil mi?”

Shera’nın gözlerinden yaşlar durmadan akmaya başladı.

“Çünkü o çocuk inanılmaz derecede büyümüş, olgunlaşmıştı. Bedeni görülmedik ölçüde güçlenmiş, yüzü keskinleşmişti. Sadece gözleri yola çıkmadan önceki haliyle aynıydı.

Çiftlikte ya da dükkanda çalışmış birine hiç benzemiyordu. Asker olarak çalışsa bile o hale gelemezdi.

‘Peki bundan sonra ne yapacaksın?’ diye sorunca ‘Hemen yeniden yolculuğa çıkacağım,’ dedi. Gitmesini istemediğim için elini tutup kalması için yalvardım.

Ama eli ağaç kabuğu gibi sertleşmiş, pürüzlenmişti. Avuçları nasır doluydu. Kim bilir kılıcı on binlerce kez savurmuştu. Dikkatle bakınca elbiselerinden görünen teninde de inanılmayacak kadar çok yara izi vardı...

İşte o an anladım. ‘İblis Kral’ı bu çocuk öldürdü,’ dedim. ‘Ares ve benim için onu yendi.’ Sonra ağzımı açıp tek kelime daha söyleyemedim. O çocuğun iyi niyetle söylediği yalana ‘Yalan söylüyorsun,’ demeye kalbim elvermedi.”

Shera’yı dinlerken gözlerim yaşardı. Solon da yüzünü kapüşonuyla gizlemişti.

“Ben ne Ares’in ne Zack’in kahraman olmasını istedim. İkisi de sıradan çocuklar gibi büyüsün, mutlu yaşasın istedim. Artık bunu Ares için dilemem mümkün değil ama hiç değilse Zack’in mutlu olmasını istiyorum. Bir de Ares’in son anlarını o çocuğun kendi ağzından duymalıyım. Bir anne olarak görevim bu. O yüzden Prenses Alexia, lütfen o çocuğu, Zack’i bulun. Ne olur.”