Büyük Rozorov Ormanı’ndaki savaşın ardından Leon, Maria ve Solon’la güçlerimizi birleştirdim ve resmen kahraman olarak tanındım. Kraliyet sarayına ilk girdiğimde ortamda belli belirsiz bir tuhaflık sezdim. Herkes muhtemelen, “Leon ve diğerleri yerine bu adam neden burada?” diye düşünüyordu. Ben de aynı şeyi düşündüğüm için pek umursamadım.
Kralın şahsen benden pek bir beklentisi yok gibiydi ama üstün yetenekli kişilerden oluşan partimden çok şey bekliyordu. İblis Kral’ın ordusuyla yürütülen savaş giderek kötüleşiyordu; bu yüzden bizden umut beklemekten başka çaresi de yoktu.
Bütün bunların arasında kralın bana tanıttığı Prenses Alexia özellikle dikkatimi çekti.
“Bu kızım Alexia. İblis Kral’ı yendiğinde seni Alexia’nın eşi ve bu ülkenin bir sonraki kralı yapacağım.”
Onu ilk gördüğümde, ‘Ne kadar güzel bir kız,’ diye düşündüm. Dalga dalga dökülen uzun altın sarısı saçları ve mücevherleri andıran güzel mavi gözleri zekasını yansıtıyordu. Yalnızca on iki yaşındaydı ve hala çocukça yanları vardı ama Maria’nınkinden farklı, ağırbaşlı ve güzel bir çekiciliğe sahipti.
“Sayın Kahraman, lütfen İblis Kral’ı yenip dünyayı kurtarın. Sağ salim dönmenizi bekliyor olacağım,” dedi gülümseyerek.
Kendini fazla zorladığını düşündüm. Sonuçta hala on iki yaşında bir kızdı. Gelenek böyle olsa bile kendisinden altı yaş büyük, sevmediği bir adamla evlenmek istemiyordu herhalde. O da gerçek duygularını bastırıp “prenses” rolünü oynuyordu.
“Prenses, size söz veriyorum. İblis Kral’ı mutlaka yeneceğim,” dedim yalnızca onun duyabileceği bir sesle. “Ama buraya geri dönmeyeceğim. Bu yüzden lütfen sevdiğiniz biriyle evlenin.”
Ben gerçek kahraman değildim, dolayısıyla prensesle evlenemezdim. Kral olmam da saçmalıktı. Ayrıca önümde duran bu sevimli kızın kendi geleceğine karar vermesini istiyordum. Ona bu seçeneği vermek istedim.
Alexia sözlerimi duyunca şaşırdı ve iri mavi gözlerini açtı. Gerçek ifadesini görmek hoşuma gitmişti. Onun gibi çocukların geleceğini korumak için savaştığımı düşünürsem sahte bir kahraman olsam bile ilerleyebilirdim.
Sarayda kaldığımız süre boyunca onurumuza ziyafetler verildi ve portrelerimiz çizildi. Birkaç gün boyunca ağırlandık ve bize kullanışlı, kaliteli ekipmanlar sağlandı. Ancak kendi kılıcımı bırakmadım; yalnızca bakımını yaptırdım. Sonuna kadar bu kılıçla savaşmaya niyetliydim.
Sarayda geçirdiğimiz sürede çoğunlukla Leon’la kılıç antrenmanı yaptım. Kılıç becerim oldukça gelişmiş olsa da hala onunla boy ölçüşemiyordum. Ancak saldırı ve şifa büyülerini etkili şekilde kullanarak inatla dövüşebiliyor ve ona neredeyse denk bir mücadele verebiliyordum.
“Dövüş tarzın hala dağınık” dedi Leon ama sözlerinde kötü niyet yoktu. Canavarlara karşı savaşmak için böyle bir tarza ihtiyaç duyduğumu anlıyordu. Ancak bu tarz hem fiziksel gücü hem de büyü gücünü tükettiği için bedenimi fazlasıyla yoruyordu. Antrenman bittiğinde olduğum yere yığıldım.
“Ben önden gidiyorum,” dedi Leon. Hala yeterince enerjisi vardı. Dövüşümüz başa baş geçmiş olsa da hareketlerinde hiçbir israf yoktu ve gücünün çoğunu koruyordu.
Gücümün geri gelmesini beklerken biri yanıma yaklaştı. Gelen Prenses Alexia’ydı.
“Sizi izliyordum” dedi. Konuşma tarzı ilk tanıştığımız zamankinden daha kabaydı. “Leon kılıçta senden daha iyi. Ben de kılıç eğitimi aldığım için anlayabiliyorum. Dövüş tarzın güzel değil, hatta nasıl desem… İzlemesi utanç verici.”
Beklediğim gibi son derece açık sözlü bir prensesti. İstemeden burukça gülümsedim.
“Şey… Özür dilerim. Kraliyet ailesinden biriyle nasıl konuşmam gerektiğini bilmiyorum.”
Görgü kuralları konusunda iyi değildim. Soylulara ve önemli insanlara verilecek cevapları çoğunlukla Leon ile Maria’ya bırakıyordum çünkü bu konulardan hiç anlamıyordum.
“Normal konuş. Kahramanın resmi bir üslupla konuşmasını beklemiyorum.”
Görgü kurallarını pek umursamıyor gibiydi. Buna minnettar oldum ve kişiliğini sevdim.
“Ben o kadar güçlü değilim. Bu yüzden ne kadar utanç verici ya da dağınık görünürse görünsün kazanmaya çalışıyorum.”
“Kahraman olmana rağmen o kadar güçlü değil misin? O halde İblis Kral’ı nasıl yenmeyi düşünüyorsun?”
Beni küçümsemekten çok merak ettiği için soruyor gibiydi.
“Her türlü yöntemi kullanmak zorunda kalacağım herhalde.”
“Ne gibi?”
“Mesela İblis Kral’ın şatosu yanabilecek durumdaysa ateşe verip tamamını yakarım.”
“Şatoyu ateşe mi vereceksin?!”
Prenses Alexia şaşkınlıkla ağzını kapattı.
“Yani yağ kullanırım, rüzgarın yönünü ve gücünü hesaba katarım. Böyle şeyler. İşimizi epey kolaylaştırırdı.”
“Ama bu bir kahramanın yapacağı bir şey değil. Korkakça değil mi? Kahramanlığın biraz suikastçılığa benzediğini hep düşünürdüm ama gerçekten böyle bir şey yapman…”
Prenses Alexia’nın kafası biraz karışmış gibiydi.
“Bana kahraman deseler de güçsüzüm. İblis Kral’ı yenmek için gereken her yöntemi kullanacağım. Çünkü onu yenemezsem herkes zor durumda kalacak, değil mi? Zehir işe yararsa zehir kullanırım. Canavarlarla anlaşarak bizim tarafımızda savaşmalarını sağlayabilirsem onlarla anlaşırım. Kim ne derse desin bunu sonuna kadar götürmek zorundayım.”
Kahramana benzemiyordum ve gerçekte kahraman da değildim. Bu yüzden yöntem seçmeden savaşacaktım.
“Yalnızca görünüşün değil, iç dünyan da bir kahramana benzemiyor. O halde bunu neden yapıyorsun? Buraya dönmeyeceksen kral olmak istemiyorsun demektir, değil mi? Amacın ne?”
Bana meraklı gözlerle baktı.
“Amacım İblis Kral’ı yenmek. Ondan sonra ne olacağını düşünmedim. İblis Kral’ı yenmek için hayatımı ortaya koyacağım… Hayır, belki de sonunda ölürsem daha iyi olur.”
İblis Kral’ı yenip bu sırada ölürsem Ares’in gerçek kahraman olduğundan artık kimse şüphe etmezdi. Belki de umduğum gelecek buydu.
“Olmaz!”
Prenses Alexia öfkeden kızarmış yüzüyle parmağını bana doğrulttu.
“Ares Schmidt, sen ne düşünüyorsun? İblis Kral’la ölümüne savaşan bir kahraman hiç duymadım! Sonu karanlık biten bir kahraman macerası diye bir şey olmaz! Anladın mı? Kahramanın görevi İblis Kral’ı yenip saraya dönmektir.”
Konuşma tarzı tam da on iki yaşındaki bir kız gibiydi. İstemeden güldüm.
“Ama geri dönersem benimle evlenmek zorunda kalacaksın, değil mi? Bu sorun olmaz mı?”
Bunu söylerken bile saraya dönüp onun güzel bir kadına dönüşmüş halini görmek istediğimi düşünmeden edemedim.
“B-Bu sorun olur ama… Bir çaresini bulurum! O yüzden bana söz ver! İblis Kral’ı yenip hayatta geri döneceğine söz ver! Bu, prensesin emri!”
Biraz sıkıntılı görünerek bana emir verdi ama çok sevimliydi.
“Pekala, anladım. İblis Kral’ı yenmeye ve hayatta kalmaya söz veriyorum.”
“Hayatta geri dönmek” yerine özellikle “hayatta kalmak” dedim.
“O halde Prenses Alexia, siz de sevdiğiniz biriyle evleneceğinize söz verin, olur mu? Ben herkes mutlu olsun diye savaşacağım. İblis Kral ortadan kalktıktan sonra istemediğiniz bir evlilik yapmanızı istemiyorum.”
“Anladım. Sen sözünü tutarsan ben de kendi sözümü tutarım.”
Bu sözü verirken arkasını dönüp yüzündeki ifadeyi benden sakladı.
