İçeriğe geç

“O adam kahraman falan değil, yalnızca bir aptal.”

Ulu Bilge olarak anılan adam, bunu tiksintiyle söyledi.

Mor bir büyücü cübbesi giymişti. Zayıf, sert yüzlü ve oldukça gergin görünüyordu. Konuşma tarzı da kabaydı; insanın geçerli bir nedeni olmadıkça ona yaklaşası gelmiyordu. İşte Solon Berkeley böyle bir adamdı.

Çocukluğundan beri dahi olarak anılmış, Falm Akademisine girdiği sırada büyü konusunda öğretmenlerinden bile daha yetenekli olduğu söylenmişti. Bugüne kadar yeni büyüler geliştirerek ve büyü alanında keşifler yaparak dünyaya pek çok katkıda bulunmuştu.

“Zaten kahraman tam olarak nedir? Olağanüstü güce sahip biri mi? Güçlü büyüler kullanabilen biri mi?”

“İblis Kral’ı yenen biri mi?”

“Birini kahraman yapan şey İblis Kral’ı yenmesi mi? Yoksa kahraman olmak İblis Kral’ı yenmek anlamına mı geliyor? Saçmalık. Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan sorusu gibi. Onun ne gücü ne de büyüsü vardı. Kahraman olmak için gereken niteliklerin hiçbirine sahip değildi. Buna rağmen dünyanın kaderini ona mı emanet ettiler? Delilik. Bunu yapması gereken kişi o değildi. Bu işi ona bırakanların da aklı başında değildi.”

“Ama İblis Kral’ı yendi.”

“Bu yalnızca sonuç. Şanslıydı… Hayır, mesele bu da değil. Onun kadar çaba gösteren herkes İblis Kral’ı yenebilirdi. Bizse bunu yapmayıp her şeyi onun omuzlarına yükledik. Leon, Maria ve ben de daha fazla çaba göstermeliydik. Diğerlerini saymıyorum bile. Hiçbir şey yapmadılar ama hala kaygısızca yaşamaya devam ediyorlar. Gerçekten sinir bozucu.”

“Ama Leon, Ares’in gösterdiği çabanın normal olmadığını söyledi.”

“Normal değil mi? İblis Kral’ı yenmekten söz ediyoruz! Günde bin kez kılıç sallayarak onu yenebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Yüz kez büyü yaptığınızda büyülerinizin ona işleyeceğini mi düşünüyorsunuz? Olacak iş mi? Şövalye komutanı ya da saray büyücüsü olmayı hedeflemekten söz etmiyoruz. İblis Kral’ı yenmek için gereken çabayı göstermelisiniz. Sıradan bir çabayla ona karşı zafer kazanacağınızı hayal edebilir misiniz? İnsanların akıl dışı bulacağı kadar çalışmak gayet doğaldı.”

“Ares’e büyü öğreten sizdiniz, değil mi?”

“İnatçıydı. Ona büyü öğretmem için sürekli başımın etini yedi. Büyü sınıfındaki öğretmenler ona ders vermeyi reddetmişti. Haklıydılar da. O zaman da bugün de savaşçılara büyü öğretilmiyor. Verimsiz ve zaman kaybı olduğu için. Bu yüzden gelip bana yalvardı.

‘Sen öğretmenlerden daha iyi büyü biliyorsun. Lütfen bana da öğret,’ diye tutturdu.”

— Siz de ona öğrettiniz.

“Yalnızca basit birkaç dersti. Vakit öldürmek gibiydi. Ama başkalarına büyü öğretmek çeşitli keşifler yapmamı sağladı. Fena bir deneyim değildi. Şimdi onun sayesinde öğrencilerim var. O olmasaydı başkalarını küçümsemeye devam eder ve ölene kadar hiç kimseye hiçbir şey öğretmezdim.”

“Ares’in büyü konusunda yeteneği var mıydı?”

“Hayır, yoktu. Hatta tanıştığım insanlar arasında büyüye yatkınlığı en düşük olan oydu. Leon ve Maria’yla da görüştünüz, değil mi? Onlar da aynı şeyi söylemedi mi? Ne kılıçta ne büyüde ne de Tanrı’nın mucizelerinde hiçbir yeteneği yoktu. Tam anlamıyla sıradan bir adamdı.”

“Ama Kahraman Ares’in büyü kullandığı söyleniyor.”

“Bir bakıma… Ateş büyüsü kullanacağına çakmak taşı kullansa daha hızlı olurdu. Seviyesi ancak o kadardı. O noktaya gelebilmek için ölesiye çalıştı. Bunun hiçbir işe yaramadığını düşünüyordum.”

“Ama işe yaradı mı?”

“Yaradı. O beş para etmez büyüler işe yaradı. Üstelik yalnızca bir iki kez de değil. Ares büyüyü kullanmayı iyi biliyordu. Belki de doğru anda doğru şeyi yapmayı biliyordu demeliyim. Mesela ateş büyüsünü doğrudan düşmana kullanmak yerine önce çevreye yağ döküp büyüyü ateşleme aracı olarak kullanırdı. Kılıçla çarpışırken rakibinin gözüne rüzgar büyüsü gönderirdi. Böylece en zayıf büyüler bile etkili olurdu. Ondan çok şey öğrendim. Büyünün etkisi, nasıl kullanıldığına bağlı olarak birken on olabilir ya da sıfıra inebilir.

İlk savaşım olan Büyük Rozorov Ormanı’ndaki çatışmada en güçlü büyümü iblisin üzerine gönderdim. Büyü işe yaramayınca kafam bomboş kaldı. Anlatması utanç verici.

O sırada Ares bana, ‘Daha zayıf bir büyü bile olur. Zaman kazanmak için kullan. Şu anda yapabileceğin şey bu,’ dedi.

Normalde onun emirlerini asla dinlemezdim. Ama o gün öyle afallamıştım ki bir kukla gibi söylediğini yaptım. Ve işe yaradı.”

“Bu yüzden mi Ares’le parti kurmaya karar verdiniz?”

“O zamanlar kibirliydim. Kimseyle grup kurmadan İblis Kral’ı tek başıma yenebileceğimi sanıyordum. ‘Leon ve Maria’yla olursa belki katılırım,’ diye düşünüyordum. Muhtemelen Leon ile Maria da öyle düşünüyordu. O ikisi azizler gibi görünür ama özlerinde benim kadar kibirliydiler; başkalarını küçümsemeyi doğal sayıyorlardı. Büyük Rozorov Ormanı’nda kendi çaresizlikleriyle karşılaşıp yıkılınca Ares’le birlikte grup kurduk. Ares olmasaydı hepimiz başka başka dalkavuklarla grup kurup kısa zamanda can verirdik. Her birimizin ayrı ayrı çok yetenekli olduğu doğru; ama Ares olmadan bir araya gelemezdik.”

“Gücünüzü Ares sayesinde mi ortaya çıkarabildiniz?”

“Bilmiyorum. Ama şunu kesin olarak söyleyebilirim: Leon, Maria ve ben olmasaydık başka biri onun yoldaşı olup İblis Kral’ı yenebilirdi. Ama Ares olmasaydı biz İblis Kral’ı yenemezdik.”

“Buna kahramanlık niteliği denemez mi?”

“Saçmalamayın. Söyledim ya, o düpedüz aptaldı. Kahraman denecek kadar yüce biri değildi. Sıradan biri olarak sakin sakin yaşasaydı ya! Biz gerçekten dahiydik; yeteneğine güvenerek yan gelip yatan pisliklerdik. Ama onun hiçbir şeyi yoktu. Hiçbir şeyi olmadığı halde kahraman olmak zorunda kalmış koca bir aptaldı. ‘Kahraman Hazretleri!’ demek kolay. Peki böyle diyenler onun hakkında ne biliyor? Kahraman diye İblis Kral’ı yenmesinin doğal olduğunu mu sanıyorlar? Bunun için neler yaptığını, nelerden vazgeçtiğini biliyorlar mı? Ondan daha yetenekli bir sürü insan vardı; ben de dahil. Biz bir şey yapmadığımız için o kahraman olmak zorunda kaldı.”

“Bir bilge olarak İblis Kral’la savaştınız. Hiçbir şey yapmadığınız söylenemez, değil mi?”

“İblis Kral’la savaşmam gayet doğaldı. Ben dahiyim. Leon ile Maria da savaşmaları gerektiği için savaştı. Bu hepimizin üzerine düşen bir görev, hatta kader gibiydi. Ama Ares öyle değildi. O bunun için yaratılmamıştı. Kaderini eğip bükerek İblis Kral’la savaştı. Kendisi bunu istemiş olsa bile ona ‘kahraman’ denmesini istemiyorum.”

“Kahraman neden öldü?”

“Bilmiyorum. Sormak istediğiniz tek şey bu muydu? Öyleyse gidin. Konuşmamız bitti.”

“Ares’in ölüm nedeni neydi?”

“…Gerçekten öğrenmek istediğiniz şey bu mu?”

O ana kadar somurtkan görünen Solon, ilgiyle güldü.

“Bildirildiği gibi Ares bir iblis tarafından öldürüldü. Bundan eminim. Ama öldüğü anı görmedik.”

“İblis Kral’ı yenmenize rağmen onun astlarından birinin elinde mi öldü?”

“Evet, sonuç öyle oldu.”

“O sırada neden yanında değildiniz?”

“Yalnızca şanssızdık. Hepsi bu.”

“Koşullara bakılırsa onu sizin öldürdüğünüz de düşünülebilir.”

“Evet, elbette böyle düşünülebilir. Ama imkansız. Ares’i öldürmek isteseydik bile bunu yapamazdık.”

“Ares güçlü olduğu için mi?”

“Hayır. Yalnızca imkansız olduğu için.”

“Son olarak, Ares sizin için neydi?”

“Bir arkadaştı. Yalnızca bir arkadaş. Tek arkadaşım. Ama onu o savaşta kaybettim. Sıradan ve mütevazı bir adamdı… Gerçi bir takıntısı vardı.”

“Bir takıntı mı?”

“İblis Kral’ı yenmek için yolculuğa çıkacağımız sırada kral, bir sanatçıya resmimizi yaptırdı. Ares sanatçıya ayrıntılı talimatlar verdi. ‘Burnumu biraz daha yüksek çiz,’ ‘Gözlerimi biraz daha büyük yap,’ diyordu. Sanatçı biz söylemesek de bizi güzelleştirerek çizecekti ama onun bu kadar titiz davranmasına güldük. O zamanlar kahramana yakışmadığını düşündüğü sıradan görünüşüyle ilgili bir kompleksi olduğunu sanmıştık.”

Solon’un dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.

“Ares hakkında daha fazlasını öğrenmek istiyorsanız memleketi Taris Köyü’ne gidin. Kahraman’ı yazılı bir eserde anlatacaksanız orayı atlayamazsınız.”