İçeriğe geç

“Benim için de o bir kahramandı.”

Kahraman'la ilişkisi sorulduğunda yüzünde yumuşak bir gülümsemeyle böyle cevap verdi.

Maria Loren, kahramanın grubunda iyileştirme görevini üstlenen rahibeydi. Şimdilerde piskopos olarak kilisenin yönetimini yürütüyordu. Daha önce esas olarak soylulara sunulan tanrısal mucizelerin, yani şifa büyüsünün sıradan insanlara da uygulanması için reformlar gerçekleştirmişti. Bu yüzden kendisine Azize Maria deniyordu.

“Onunla tanışmamız akademi yıllarında oldu. Bir gün ansızın yanıma gelip ‘Bana şifa büyüsü öğretir misin?’ diye sordu.

İlk başta beni tavlamaya çalıştığını sandım. O zamana kadar erkekler bana ancak o niyetle yaklaşmıştı da.”

Maria muzipçe güldü. İpek gibi uzun siyah saçları, porseleni andıran bembeyaz teni ve zeki bakışları vardı. Kahramanın destanlarında da güzelliği övülen Maria, aradan geçen yıllara rağmen güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş, sanki daha da güzelleşmişti.

“Ama konuşunca gerçekten ciddi olduğunu anladım. Kahramanın hem saldırı hem de şifa büyüsü kullanabilen bir savaşçı olması gerektiğine inanıyordu.”

Aslında kahramanın hem saldırı hem de şifa büyüsü kullanabilen bir savaşçı olduğu söylenmez miydi? Bugün de öyle kabul edilmiyor muydu? Bunda bu kadar garip olan ne vardı?

“O zamanlar oldukça garipti. Daha doğrusu, saldırı büyüsü de şifa büyüsü de doğuştan gelen yetenek gerektiriyordu. İkisine birden yatkın olup üstüne bir de üstün bir savaşçı olmak imkansız sayılıyordu.”

Ama İblis Kral'ı yenecek kişi kahramansa, imkansızı mümkün kılması beklenmez miydi?

“Öyle söylerseniz haklısınız. Ne var ki iki yüz yılı aşkın süredir böyle biri ortaya çıkmamıştı. Akademi ilk kurulduğunda hem saldırı hem de şifa büyüsü kullanabilen savaşçılar yetiştirilmeye çalışılmış; ancak yöntem fazlasıyla verimsiz olduğu için kısa sürede bırakılmış. Zaten saldırı ve şifa büyüsü birbiriyle pek bağdaşmaz.

Büyücüler, dünyanın işleyişini mana olarak kavrayıp bu güçten yararlanırlar. Biz rahiplerse dünyanın işleyişini Tanrı’nın lütfu olarak görür, o gücü onun adına kullanırız. Temel anlayışları bu kadar farklı olduğundan ikisini bir arada yürütmek çok zordur.”

Büyücülerin saldırı büyüsü ile Tanrı’nın mucizesi sayılan şifa büyüsü arasındaki fark bugün bile tartışılıyordu. İkisini birden kullanabilenler yok değildi; ancak onların da her iki alanda düşük bir seviyede kalması kaçınılmazdı.

“Üstelik savaşçıların ve din adamlarının eğitimleri de farklıdır. Akademide öğrencilerin hedefledikleri mesleğe göre sınıflara ayrılmasının nedeni, herkesin kendi uzmanlık alanına yoğunlaşıp daha verimli yetişmesini sağlamaktı.”

— Peki siz Ares'e şifa büyüsü öğrettiniz mi?

“Merak ettiğim için öğrettim. Yeteneği olmayan bir insan Tanrı’nın lütfuna erişebilir miydi, görmek istedim.”

Maria'nın yüzünden şefkatli gülümsemesi hiç eksilmiyordu ama söylediği şey oldukça hassas bir konuydu. Zaten rahiplik yeteneği denen şey neydi?

“Tanrının varlığını hissedebilmek. İnancınızın ne kadar güçlü olduğuyla bir ilgisi yok.”

İnançla arasındaki bağı hiç tereddüt etmeden reddetmişti.

“Tanrının varlığını hisseden birinin inancı güçlenebilir. Ama yalnızca inancı güçlü diye biri Tanrı’nın varlığını hissetmeye başlayamaz. Bugüne kadar benden çok daha inançlı pek çok insan gördüm. Yine de onların Tanrı’nın varlığını hissettiği söylenemezdi. İşte bu yüzden buna yetenek diyoruz.”

Rahip olmak için doğuştan gelen bir yeteneğe, yani Tanrı’nın lütfuna ihtiyaç duyulduğu herkesçe bilinirdi. Ama inançla arasındaki bağı böylesine kesin biçimde reddeden birine pek rastlanmazdı. Hele bunu söyleyen bir piskopossa.

“Bu ne bir tabu ne de yasak bir konu. Yalnızca kabul etmek istemeyen çok kişi var.

Neyse, konumuza dönelim. Ares'in ne yeteneği ne de inancı vardı. ‘Tanrı gerçekten varsa canavarlar neden var?’ diye düşünüyordu. Lafı hiç dolandırmayan bir soru, değil mi? Ama canavarlarla gerçekten savaşan kişiler, özellikle de savaşçılar arasında böyle düşünenler az değildir.”

Tanrı ile canavarlar arasındaki ilişki sık sık tartışma konusu olurdu. Rahiplerse bu sorulara doğrudan cevap vermek yerine her seferinde “Tanrının takdiri derindir,” demekle yetinirlerdi.

“Ben de merak ettim işte. Yeteneği de inancı da olmayan biri şifa büyüsü kullanmayı öğrenebilir miydi? Ona öğretmeye bu yüzden başladım.”

Şifa büyüsü öğretmek gerçekten o kadar kolay mıydı?

“Hayır, hiç kolay değildi. Hele yeteneği olmayan birine öğretmek… Hayatında Tanrı’nın varlığını bir kez olsun hissetmemiş birinden ‘Tanrının varlığını algıla,’ diye istemek oldukça zordu. Bir köpeğe konuşmayı öğretmek gibiydi.”

Yine de başarılı olmaları gerekirdi. Ne de olsa kahramanın destanlarında Ares'in tanrısal mucizeleri bile kullanabildiği anlatılıyordu.

“Başarılı olduk denebilir mi, bilmiyorum. Benden ilk dersleri aldıktan sonra Tanrı’nın varlığını azar azar hissetmeye başlamış gibiydi. İki yılı aşkın bir süre çalıştı ve sonunda temel düzeyde şifa büyüsü öğrenebildi.”

Sonuçta öğrenmişti. Buna başarı denemez miydi?

“Rahip olmak isteyen biri en geç bir ayda öğrenir. Hatta yeteneği varsa çoğu zaman farkında bile olmadan kullanmaya başlar. Oysa Ares iki yıl boyunca hiçbir ilerleme göstermedi. Nasıl olup da çalışmaya devam edebildiğini hiç anlayamadım.”

Belki de hiç sonuç alamasa bile şifa büyüsü öğrenmekten vazgeçmediği için kahraman olabilmişti?

“Öyle mi dersiniz? Başlangıçta ben de bu durumu ilgiyle izliyordum. ‘Demek ki yeteneği olmayan birinin tanrısal mucize gerçekleştirmesi gerçekten mümkün değil,’ diye düşünüyordum. Ama aradan iki yıl geçse de büyüyü kullanabileceğine dair en küçük bir işaret bile yokken çalışmaya devam ediyordu. Normal bir insan üç ay boyunca sonuç alamasa çoktan vazgeçerdi. Yeteneği veya inancı insana dayanma gücü verebilir belki; ama Ares'in ikisi de yoktu.”

— Ares'in neden şifa büyüsü çalıştığını anlayamıyor muydunuz?

“Eski efsanelerdeki kahramanların şifa büyüsü kullanabildiği söylenir ama bunun doğru olup olmadığını bilmiyoruz. Üstelik on yılı aşkın bir süredir gruplardaki görev paylaşımı iyice belirginleşmiş durumda. Savaşçıların ön safta dövüşmesi yeterlidir; şifa büyüsü kullanmalarına gerek yoktur. Bu, herkesin bildiği bir şey. O yüzden yalnızca ben değil, akademideki herkes Ares'in şifa büyüsü öğrenmeye çalışmasını tuhaf buluyordu.”

Düşününce haklıydı. Ön safta savaşan birinin şifa büyüsü kullanması zorunlu değildi. Kullanabilmesi elbette işe yarardı; ama grup görevini düzgün yerine getiriyorsa buna pek ihtiyaç kalmazdı.

“Aynen öyle. Yalnız ben ona Tanrı’nın varlığını nasıl kavrayacağını anlatmıştım; başında bekleyip her çalışmasını izlemiyordum. Birkaç kez yeteneği olmadığı konusunda uyardım ama sonuçta onu durduramadım.”

— Ama Ares sonunda şifa büyüsünü öğrenmedi mi?

“Böylece yetenek ya da inanç olmadan da şifa büyüsü öğrenilebileceği kanıtlandı. Ne var ki öğrendiği büyü en temel düzeydeydi. Bu nedenle pek büyük bir anlamı olmadığını düşünmüştüm.”

Temel şifa büyüsü ancak küçük kesikleri ve ezikleri iyileştirebiliyordu.

“Bunlar zamanla kendiliğinden geçen yaralar ve ağrılar olduğundan iyileştirilmeleri pek önemli sayılmazdı. Biz rahipler arasında da savaş sırasında böylesi küçük hasarları iyileştirmeye bile gerek olmadığı düşünülürdü. O kadar küçük yarayla tek tek uğraşmaya kalkarsanız sonu gelmez. Ama Ares bu yaraları iyileştirmenin önemini biliyordu.”

— Küçük yaraları da sürekli iyileştirmek önemli miydi?

“Önemsiz görünseler de tedavi edilmeden bırakılan bu yaralar biriktikçe hareketleriniz gözle görülür biçimde yavaşlar. Aslında her yara, az ya da çok, hareket etmenizi zorlaştırır. Sürekli tam gücünüzle savaşmak istiyorsanız bütün yaralarınızı iyileştirmeniz gerekir. Ares'in ağır yaralarını ben iyileştirirdim; küçükleriniyse kendisi. Onun o inatçı savaş tarzı, temel şifa büyüsü sayesinde mümkündü.”

Kahramanın destanlarında Ares'in ne kadar büyük güçlüklerle ve umutsuz durumlarla karşılaşırsa karşılaşsın yılmadan savaşmayı sürdürdüğü övülürdü. Demek bu dayanıklılığın sırrı temel şifa büyüsüydü.

“Evet. Daha doğrusu küçük şeyleri biriktirmenin ne kadar önemli olduğunu biliyordu. Karşısına yenilmez gibi görünen bir iblis çıktığında ona küçük yaralar vererek sonunda yenmeyi başarırdı. Aşılması imkansız görünen bir engelle karşılaştığında da emeklerini azar azar biriktirerek üstesinden gelirdi. Anlatınca kolaymış gibi duruyor ama bütün bunlar çok zaman alıyordu, biliyor musunuz?

Bir düşmanı yenmek için üç gün üç gece savaştığımız olmuştu. Sonrasında hepimiz olduğumuz yere yığılıp bayılır gibi uyuduk. O sırada saldırıya uğrasaydık hepimiz ölürdük.”

Maria o günleri özlemle anımsar gibi gülümsedi.

Ama sürekli böyle savaşıyorlarsa yolculukları çok uzun sürmüş olmalıydı, değil mi?

Oysa kahramanın yolculuğunun o kadar uzun sürmediği biliniyordu.

“Evet, her şeyi Ares'e bırakmış olsaydık yolculuğumuz akıl almaz derecede uzardı. Ama Leon da Solon da, elbette ben de çok yetenekliydik; çoğu sorunu göz açıp kapayıncaya kadar çözerdik. Sonra ona ‘Sana kalsaydı İblis Kral eceliyle ölürdü,’ derdik.

Hepimiz biraz ters insanlardık; belki de böyle söyleyerek onu küçümsemeye çalışıyorduk. Ama o her seferinde gülüp başını kaşır, ‘Teşekkür ederim, çok yardımcı oldunuz,’ diye karşılık verirdi. Böyle olunca kendimizi aptal gibi hissederdik.”

— Bunları anlatırken çok neşelisiniz. Ares’ten hoşlanıyor muydunuz?

“Bu soruya defalarca cevap verdim. Her seferinde aynı şeyi söylüyorum: Ares’ten hoşlanmıyordum. Bu gerçekten doğru.”

Bunu söylerken yüzünde en küçük bir yalan belirtisi yoktu.

— Ares'i unutamadığınız için hiç evlenmediğiniz söyleniyor.

“Ne kadar özel bir soru soruyorsunuz. Yalnızca evlenme çağını kaçırdım, hepsi bu. Biraz daha cesur olsaydım belki çoktan evlenmiş olurdum. Bana azize diyorlar ama gerçekte çok korkak bir insanım.”

— Kahraman neden öldü?

“Çok üzücü ama sanırım bu Tanrı’nın takdiriydi. Ares denen insana düşen rolün bu olduğunu söylemekten başka bir şey gelmiyor elimden.”