Bu uğursuz güç ilk kez İblis Kral’ın ordusu sarayı ele geçirip İblis Kral’ın bizzat koruyucu bariyeri kırarak tapınağa geldiği gün ortaya çıkmıştı.
İblis Kral gözlerimin önünde Alexia’yı öldürdü, sonra beni de öldürdü.
Kendi ölümümün yaklaşmasından çok Alexia’nın ölümünün beni nasıl sarstığını hatırlıyorum.
Gözlerimi bir daha açtığımda on yıl önceki dünyaya dönmüştüm. Yanımda duran küçücük Alexia’ya sarılıp hıçkırarak ağladım. Ne olduğunu anlamayan Alexia şaşkın şaşkın bakmış, sonra küçük elleriyle beni nazikçe kucaklamıştı.
O gün içimden bu çocuğun bir daha ölmesine izin vermemeye yemin ettim.
Başıma gelenleri anlıyordum. Annemden rahibelik görevini devraldığımda bu güçle birlikte geçmiş bütün rahibelerin kayıtlarını da miras almıştım.
Dünyanın Yeniden Yazımı
Tanrının kendi hizmetkarları olan rahibe soyunu devam ettirmek ve İblis Kral’a karşı koyabilmesini sağlamak için verdiği, dünyayı değiştirebilen muazzam güç.
Rahibeler yaşlılık dışında kalıcı olarak ölemezdi. Başka bir nedenle öldüklerinde bu güç devreye girerdi.
Üstelik yalnız İblis Kral’la savaşmak için değil, çok farklı durumlarda da kullanılmıştı.
Hizmetkarların isyanı, eşleri olan kralların ihaneti, suikastlar... Barış zamanında bile pek çok kez devreye girmişti.
Ama bunların hiçbiri Dünyanın Yeniden Yazımı gücünü tekrar tekrar kullanmayı gerektirmemişti.
Yalnız İblis Kral’la savaşta zaman defalarca başa sarılıyordu.
────
İlk Dünyanın Yeniden Yazımı sırasında yaptığım şey İblis Kral’ın ordusuna karşı bir ittifak kurmaktı. Tek bir kahramana güvenmektense devletleri harekete geçirmenin İblis Kral’ı yenmek için daha iyi olacağını düşünmüştüm.
Kocam olan kralı ikna etmiş, çevre ülkeleri de yanımıza çekmiş, erkenden savunma hazırlıklarına başlamıştım. İlk yaşadığım saldırıdan düşmanın ilerleme güzergahlarını ve hücum biçimlerini biliyordum; bu yüzden eksiksiz hazırlanabilmiştik.
Böylece birleşik ordular iyi savaşmış ve İblis Kral’ın güçlerini geri püskürtmeyi başarmıştı.
Ama kaç kez püskürtsek de düşman yeniden saldırıyordu. Güçlenmiş canavarları saflarına katarak kayıplarını telafi ediyor, ara vermeden saldırılarını sürdürüyorlardı. Sonunda müttefik ordular yıprandı. Cepheyi tutan ülke çökünce ittifak da hızla dağıldı ve ben ikinci kez öldüm.
İkinci Dünyanın Yeniden Yazımı sırasında birleşik orduların saldırıya geçmesini planladım. Yalnız savunmada kalmanın işe yaramadığını, düşmanın merkezini vurmak zorunda olduğumuzu anlamıştım.
Ama bu plan siyasette karşılık bulmadı. Uzaklardaki İblis Kral topraklarına sefere çıkmak muazzam para gerektiriyordu. Kazanılsa bile toprak ya da maddi kazanç beklenmiyordu. Üstelik düşman henüz doğrudan bir tehdit oluşturmamıştı. Sefer önerisi rafa kalktı ve sonunda düşmanın istilasına engel olunamadı.
İblis Kral’ın ordusunun krallığa girdiğini görünce zehir içtim.
Üçüncü Dünyanın Yeniden Yazımı ve sonrasında geleneksel yönteme dönüp bir kahraman aramaya başladım. Ülkeler harekete geçmiyorsa İblis Kral’ı az sayıda seçkin savaşçıyla yenmekten başka yol yoktu. Neyse ki genç kuşakta çok sayıda yetenekli kişi vardı. Kılıç Azizi Leon’a, Azize Maria’ya ve Bilge Solon’a büyük umutlar bağlamıştım.
Özellikle Leon hem soyu hem yeteneği bakımından kusursuzdu; en güçlü kahraman adayı oydu.
Ama onu İblis Kral’ın topraklarına gönderdiğimde asilzade olarak büyüdüğü için maceracıların yolculuk koşullarına uyum sağlayamadı. İblislerin dolaylı saldırılarıyla, örneğin koruması gereken insanların ihanetleriyle de baş edemedi.
Yola çıktıktan yaklaşık üç ay sonra öldü.
Sonraki adayım Maria’ydı. Bir rahibeyi kahraman yapmakta biraz tereddüt etmiştim ama o, iyi anlamda, kötü bir karaktere sahipti; insanları etkileyip yönetmekte ustaydı.
Maria umduğum gibi hızla ilerledi. Arkadaşlarını iyi yönetiyor, iblislerin saldırılarını savuşturmakla kalmayıp onlara tuzak bile kuruyordu. Ama grubundakiler birbirlerine yürekten güvenemiyordu; zamanla aralarındaki bağlar çözülmeye başladı. Çok güçlü bir iblisle karşılaştıklarında grup dağıldı ve Maria yaklaşık bir yıl sonra öldü.
Üçüncü adayım Solon’du. Huysuz kişiliği yüzünden Leon ve Maria kadar başarılı olabileceğini düşünmüyordum ama büyü gücü ve zekası olağanüstüydü. Önceki deneyimlerimden edindiğim bilgileri ona verdiğimde hepsini kusursuzca kullandı. İblis Kral’ın topraklarının derinliklerine girdi; inanılmaz biçimde kralın karşısına kadar çıktı.
Ama aralarındaki güç farkı eziciydi. Sonunda umutsuzluk içinde öldü.
Daha sonra kimi zaman aynı kişileri daha iyi sonuç almak için yeniden yönlendirdim, kimi zaman bambaşka kişileri seçtim. Leon, Maria ve Solon’u aynı grupta buluşturduğum da oldu. Ama birbirleriyle çekişmekten başka şey yapmadıkları için iyi bir sonuç alamadım.
Böyle deneye yanıla defalarca başa döndükçe ruhum aşınmaya başladı. İnsanların ölümü artık bana bir şey ifade etmiyor, kendi ölümümü bile kolayca kabul ediyordum.
“Nasıl olsa yeniden denemek mümkün.”
Başkentten istediğim sonucu alamayınca taşradaki yetenekleri aramaya başladım. İşte o zaman Ares dikkatimi çekti.
Kılıç kadar büyüyü de iyi kullanıyor, zekasıyla ve esnek düşünme biçimiyle öne çıkıyordu. Yeteneklerinin hiçbiri tek başına muazzam değildi ama son derece dengeli bir çocuktu.
Ne var ki başkente giderken öldü. Çok erken bir ölümdü.
“Bu sefer de boşa gitti.”
Hemen ölerek yeniden başlamayı düşündüm ama nedense Ares’e eşlik eden çocuk aklımdan çıkmıyordu. Hiçbir becerisi, hiçbir yeteneği olmayan Zack.
Ares’in adına bürünerek Falm Akademisi’ne girdi; kahraman olabilmek için çalışıp didindi. Hiç sonuç alamasa, bütün çabası boşa gitse bile pes etmiyordu. Onun bu halinde kendimi görmeye başlamıştım.
Ve farkına bile varmadan kahraman olmuştu. Görüp görebileceğiniz en zayıf, en yakışıksız, çamura batmış kahraman.
Zack, Leon, Maria ve Solon’la bir grup kurmuş, onları birbirleriyle uyum içinde çalıştırmayı başarmıştı. Onları kullanmaya çalışmıyor, her birinin iyi yanlarını ortaya çıkarıyordu.
Ben de fırsat buldukça bildiklerimi Zack’le paylaşıyor, o da sayısız zorluğun ve sınavın üstesinden geliyordu.
“Belki Zack İblis Kral’ı yenebilir.”
Ona duyduğum umut giderek büyüdü. Ama aynı anda içimde bir çatışma da başladı.
Ares’le ilgiliydi bu. Zack, Ares’in uğruna savaşıyordu; onun yerini alabilmek için kendini feda etmeye hazırdı. Bunu çok iyi biliyordum.
Ama böyle devam edip İblis Kral’ı öldürürse dünya Ares’in öldüğü haliyle akıp gidecekti.
Uzun uzun tereddüt ettikten sonra Zack’le konuşmaya karar verdim. İblis Kral’ın kalesine ulaşmalarına çok az kalmıştı.
────
“Ya Ares’in hayatta olduğu bir dünyaya geri dönebilseydin? Ne yapardın?”
Zack gözlerini kocaman açtı.
“Geri dönmek mi? Yeniden dirilmesi değil yani?”
“Dirilmeyecek. Ölmeden önceki zamana dönüp her şeye yeniden başlayacaksın.”
“Peki anılarımız?”
“Geriye kalmayacak. Yalnız ben hatırlayacağım. Ama Ares’in ölmemesi için olayları yönlendirebilirim.”
Zack uzun bir süre susup bana baktı, sonra konuştu.
“İblis Kral ne olacak? Buraya kadar gelmemize çok az kaldı. Bir daha buraya ulaşabilir miyiz?”
“...Bilmiyorum.”
Dürüstçe cevap verdim. Buraya kadar gelmiş olmaları bile mucize gibiydi; aynı şeyi yeniden yaşatabileceğimden emin değildim.
“Öyleyse gerek yok.”
“Ne?”
“Her şeye baştan başlamak çok zor olur, değil mi? Bana da ‘Hayatını baştan yaşa,’ deseler yapamam. O kadar zorluk çekmek istemiyorum bir daha.”
Gülümseyerek söyledi.
“Ama bu durumda Ares...”
“Ares’in ölümüne çok üzülüyorum. Elbette geri gelebilse isterdim. Ama bunun için şimdiye kadar yaptığımız her şeyin hiç yaşanmamış olması gerekiyorsa... Bence doğru değil. Sadece benim değil, herkesin çabası boşa gider. O yüzden devam edeceğim.”
“...Emin misin?”
“Evet. Bu benim seçtiğim şey. Ares’in ölümüne göz yumacağım.
Ares’i ben öldürdüm. O yüzden öyle acı çekiyormuş gibi bakmana gerek yok.”
Yüzüm mü? Rahibelerin gücü sayesinde tapınaktan İblis Kral’ın topraklarına yansıtılan görüntüm yalnızca bir hayaldi. Yaşımı ya da cinsiyetimi bile ayırt edememesi gerekirdi, yüzümdeki ifadeyi nasıl görebilirdi? Tapınaktan dünyaya bakmak dışında hiçbir şey yapamıyordum.
“Benim hakkımda hiçbir şey bilemezsin.”
“Tam olarak değil, ama biraz anlıyorum. Belki de hissettirdiğin havadan. Bana biraz Shera’yı hatırlatıyorsun. Kendi kendime iyi kalpli bir anne gibi biri olabileceğini düşündüm.”
Shera... Ares’in annesi. Oğlunun kahraman olmasına karşıydı. Elbette karşı olurdu. Ben de kendi kızımın kahraman olmasını istemezdim. Böylesine çetin ve tehlikeli bir yolculuğa çocuğunu göndermek isteyen anne baba var mıydı? Ama ben başkalarının çocuklarına tam da bunu yapıyordum.
“Ben... iyi kalpli biri değilim.”
“Öyle mi? Bence öylesin. Kahinin amacı İblis Kral’ı yenmek, değil mi? Ama tam hedefe ulaşabilecek durumdayken bana yeniden başlamayı öneriyorsun. Bunu iyi kalpli olmayan biri yapmaz.”
“...”
“Yine de eğer İblis Kral’ı yenemeyip ölürsem, hayatım başa dönerse, bir dahaki sefere yola çıkmadan önce büyü yapmayı öğrenmem için yardım etmeni isterim. Beceriksizin tekiyim, bana öğretmek çok zor olacaktır ama sana güveniyorum. Böylece bu kez Ares’in yoldaşı olarak, ölmesine izin vermeden birlikte yolculuk edebilirim.”
Zack şaka yapar gibi gerçek pişmanlığını, en derindeki dileğini söyleyerek konuşmayı bitirdi ve uzaklaştı.
Daha sonra Zack ve arkadaşları ölüm kalım savaşının ardından İblis Kral’ı yendi. Benim bin yıllık yolculuğum da nihayet sona erdi.
────
O upuzun döngüden sonunda kurtulduğum için sevinçten titriyordum. Artık her şeyin bir sonu olabilirdi; nihayet bir insan gibi ölebilirdim.
Ama ertesi sabah gözlerimi açtığım anda sevincim yok oldu.
“Ölen insanlar geri gelmeyecek.”
Yalnız Ares değildi. Benim seçimlerim yüzünden sayısız insan ölmüştü.
Dünyanın Yeniden Yazımı gücünü kullanmaya başladığım ilk zamanlarda daha çok insanı kurtarmak için uğraşıyordum. Ama bir noktadan sonra bundan vazgeçmiştim. “Nasıl olsa boşa gidecek, bir anlamı yok,” diyerek.
Ama bu sefer İblis Kral’ı yenmeyi başarmıştık. Oysa çok daha fazla insanı kurtarabilirdim.
O günden sonra durmadan kendimi suçladım. Tek dileğim hayatımın bir an önce sona ermesiydi.
Yıllar sonra, hala ölmek istediğim sırada, Alexia karşıma çıktı.
Tapınağı koruyan görevlilerle uzun süre tartışmış, sonunda kutsal alana neredeyse zorla girmişti.
Anlaşılan Solon’un kışkırtmasıyla Zack’in yerini öğrenmeye gelmişti.
Ne aptal bir kız.
Ne benim acılarımı ne Zack’in duygularını doğru dürüst bilmeden sırf merakına yenilip kutsal alana girmişti.
İçimde karanlık bir öfke yükseldi. Alexia’ya her şeyi anlattıktan sonra, kendi canıma kıymak için kullandığım zehirli şarabı ona sundum.
“Rahibeler soyundan geliyorsan kararlılığını göster. Ölüm korkusunu yenebilirsen Zack’in yerini söyleyeceğim.”
Yalnızca tehdit ediyordum. Böyle söylersem şımarık kızım geri çekilir sanmıştım.
Ama Alexia...
“Peki, anne.”
...diye cevap verip zehirli şarabı son damlasına kadar içti.
Sonra yüzü hiç acıyla buruşmadan bana baktı, nazik bir gülümseme bırakarak öldü.
Alexia’nın ölümünü görünce Dünyanın Yeniden Yazımı gücünü neden kullandığımı hatırladım.
Bu kızı kurtarmak için ölümü defalarca aşmamış mıydım?
Buraya kendi kararlılığıyla gelmişti. Ben ise kendi karanlık duygularımı onun üzerinde dışa vurmuştum.
Hançerimi boğazıma saplayıp Alexia’nın bedeninin üzerine yığıldım. Bir saat önceki dünyaya döndüm.
Görevlilere Alexia geldiğinde onu içeri almalarını söyledim ve kızımın ikinci kez gelmesini bekledim.
────
Kapının kapanma sesini duyduktan sonra gözlerimi açtım. Alexia gitmişti.
Kutsal alana yeniden sessizlik çöktü.
“Teşekkür ederim, Alexia. Canım kızım benim.”
Ne yaparsam yapayım, ne kadar uğraşırsam uğraşayım, her yeni başlangıçta herkesin her şeyi unuttuğu yalnız bir yolculuktu.
Hiç karşılık görmeden, verdiğim kararların ve gösterdiğim yolların insanları ölüme sürükleyişini izlediğim acılı bir yolculuktu.
Kimse bana bir kez olsun teşekkür etmemişti. Görevimin lanetli olduğunu düşünüyordum.
“Ama aslında birinin bana bunu söylemesini istiyordum...”
Bacaklarım artık beni taşıyamıyordu. Sunağa yaslandım; sevinçle keder birbirine karışıp gözlerimden aktı.
—O çocuğu bir daha asla görmeyeceğim—
Kendime verebildiğim tek kefaret buydu.
