Letin Köyü’ne varmamız biraz zaman aldı.
Solon’un ışınlanma büyüsü yalnızca daha önce gittiği yerlere ulaşabiliyordu. Bu yüzden önce eski Marika Krallığı’nın bulunduğu bölgenin yakınına gidip oradan Letin Köyü’ne yol almamız gerekiyordu.
“Büyü her şeye kadir değil. Hiç gitmediğin bir yerin tam konumunu belirleyip oraya ışınlanmak mümkün değil.”
Solon bunu neden bilmem gururla göğsünü gererek söyledi.
Ama böyleyse Taris Köyü’ne daha önce gitmiş olmalıydı.
“...Ares’in anne babasını görmek için köyün yakınına kadar gitmiştim. Ama sonunda onlarla görüşemedim.”
Biraz huysuz, biraz da utanmış bir sesle cevap verdi.
Ah, bu adam ne kadar kendini beğenmiş görünse de aslında ürkek ve iyi kalpliydi. Shera’yı kendi başına ziyaret edip ona sorular soramadığı için bu işi bana bırakmak istemiş olmalıydı.
Işınlandığımız kasabada at kiralayıp Letin Köyü’ne doğru yola çıktık.
Ben iyi ata binerim ama şaşırtıcı biçimde Solon da at sürebiliyordu.
“Aslında pek beceremezdim. Ama yolculuk sırasında uzun süre at binmemiz gerekti. Zack öğretti. Ondan öğrendiğim az sayıdaki şeyden biri.”
Solon gururlanmış görünüyordu.
────
Eski Marika Krallığı’nın toprakları, İblis Kral’ın ordusunun istilasından kalan yaraları hala taşıyordu. Ülkenin tamamı harap haldeydi.
“İblis Kral’ın topraklarına yaklaştıkça böyle yerlere daha çok rastlarsın.”
Solon özel bir şey hissetmiyor gibiydi. Önceki yolculuğunda bu manzaraları defalarca görmüş olmalıydı.
Ama ülkeden dışarı hiç çıkmamış olan ben derinden sarsıldım. Ne kadar az şey bildiğimi anlıyordum. Annemse herhalde bundan çok daha korkunç görüntülere defalarca şahit olmuştu.
Sonunda ulaştığımız Letin Köyü denizin yakınındaydı.
Evler ve tarlalar hala epey bakımsızdı ama yol boyunca gördüğümüz başka yerlerle kıyaslandığında buranın durumu iyiydi. Yaşayan insanlar olduğunu gösteren birkaç duman sütunu göğe yükseliyordu.
Tarlada çalışan bir köylüye Zack’i sorunca kaldığı yeri hemen tarif etti.
İki yıl önce köye gelmiş, yeniden inşasına yardım ediyormuş. Çok çalışıyor, ara sıra ortaya çıkan canavarları da öldürüyormuş; bu yüzden köylüler onu çok değerli buluyordu.
Bize tarif edilen yere vardığımızda bir evin duvarına tuğla örüyordu.
Hafifçe dağılmış kestane rengi saçları, saçlarına uyumlu kahverengi gözleri vardı. Yaşına göre büyümüş olsa da temelde aynıydı. Üzerindeki köylü giysileri ona öylesine yakışıyordu ki hiçbir tuhaflık hissetmedim. Aslında bu da tam ona göreydi.
Yaklaştığımızı hemen fark etti. Kahraman olmasının hakkını veren güçlü sezgileri vardı.
“Aa, Solon, sen misin!?”
Şaşırmıştı. Şaşırması da gerekirdi; buraya gelmek için az uğraşmamıştık.
Solon hızlı adımlarla yanına gitti ve Zack’e sarıldı.
“Seni çok aradım.”
Sadece bunu söyledi ama sözlerinde derin bir ağırlık vardı.
“Evet.”
Zack de sadece bunu söyleyip ona sarılarak karşılık verdi.
Biraz sonra gözleri bana döndü.
“Yoksa Prenses Alexia mısınız? Burada ne işiniz var?”
Beni hatırlamasına sevinmiştim.
Solon, Zack’i bırakıp biraz geriye çekildi.
“Yalanını biliyoruz. Hem ben hem de Shera.”
Bunu duyunca Zack’in yüzünde şaşkınlık belirdi.
“...Bu kötü oldu. ...Demek öyle. Anladım. Ama prenses buraya sırf bunu söylemek için mi geldi?”
“Verdiğim sözü tutmaya geldim.”
“Hangi sözü?”
“Sevdiğim kişiyle evleneceğime dair verdiğim sözü.”
“Ne?”
Şaşkın şaşkın bakıyordu. Solon sırıtmaya başlamıştı.
“Sevdiğiniz kişi... ben miyim?”
Ne kadar da anlayışsızdı! Hiç konuşmadan başımı salladım.
“Şey...”
Zack kızarıp ne yapacağını bilemez halde başını kaşıdı.
Sonra biraz düşünüp şöyle dedi.
“Başkentte nefis tatlılar yapan bir yer biliyorum. İstersen birlikte gidelim mi?”
