“Gu Hocam, siz nadir görülen hipertimezi1 hastalarından birisiniz. Öğrenciyken ders çalışmak sizin için çok kolay olmalıydı, değil mi?”
“Evet, evet! Ne kadar kıskansak az!”
Öğrencilerinin bilgisizliği karşısında Gu Shu hafifçe gülümsedi.
“Merak ediyorsanız hipertimezi hakkında biraz araştırma yapabilirsiniz. Ama bu çok nadir görülen bir durum; tüm dünyada yalnızca birkaç düzine vaka var. Özenmenize gerek yok.”
【Tabii ya. Yanınızdan geçerken yaptığınız dedikoduların her kelimesini hatırlayabilmek... Bunu biliyorsanız biraz az konuşun da sevaba girin bari.】
Hipertimezi her bakımdan iyi bir şey değildi. Olağanüstü güçlü bir hafıza, ezber yapmayı kolaylaştırabilirdi ama soru çözerken başka bir anının bütün ayrıntılarıyla zihne doluşması insanın kafasını karıştırıp dikkatini dağıtabiliyordu.
Hatta hayatındaki önemli insanların ölüm anları, sanki Blu-ray kalitesinde holografik bir film oynatılıyormuş gibi, tekrar tekrar gözünün önünden geçebiliyordu. Hem de istemese bile.
Bunun yol açtığı çöküşü de kimse anlayamazdı.
Bunca yıldır bir psikiyatra gitmemişti; başlıca nedeni, yeterli parasının ve zamanının olmamasıydı.
Bugün istifasını vermeyi, kalan iki ayda devir teslim işlerini tamamlayıp tam zamanlı yazar olmayı planlıyordu.
İnsanın kendi zihninin dünyasında yaşamasının iyi yanı, orada bir tür kesinlik bulabilmesiydi.
Gerçek insanlar değişkendi, ne yapacakları belli olmazdı; o da insanların içinden geçenleri okuyabilecek biri değildi. Bu kadar çok kişiyle uğraşmaktan yorulmuş, rahat ettiği küçük yuvasına dönmeyi seçmişti.
【Kısacası, her şeyi salıyorum.】
Elinde olmadan gülümsedi. Gülünce de içi biraz olsun hafifledi.
“Tak tak.”
Engelle anılarından sıyrıldı, başını çevirip cevap verdi.
“Girin.”
Yüzünde pek bir ifade yoktu. Bitkin görünüyordu; sanki hiçbir şeye karşı en ufak bir ilgisi kalmamıştı.
“İkinci Genç Efendi, Dokuzuncu Prens haber gönderdi. Bir kerte sonra sizi ziyarete gelecekmiş.”
Kerte, bu dünyadaki zaman ölçerlerin üzerindeki bölmelerden birinin adıydı.
Bu dünyada da bir gün yirmi dört saatti. Her kerte üç saat sürüyor, bir günde toplam sekiz büyük kerte bulunuyordu.
Engelle başını kaldırıp duvardaki mekanik saate baktı. Saatin üzerindeki işaretler son derece karmaşıktı; ortasında iki küçük kadran daha vardı. Alışılmadık tasarımını çok seviyordu.
Hizmetkarı gönderdikten sonra bir kağıt çıkardı ve tüy kalemiyle sorularını, tahminlerini Çince yazmaya başladı.
〔Dünya.
Bu dünya bir çizgi romandan mı doğdu?
Yoksa bir varlık bu dünyanın hikayesini çizgi romana dönüştürüp benim geldiğim dünyaya mı götürdü?〕
Aslında soru basitti: Bu dünyayı yazar mı yaratmıştı, yoksa Tanrıça mı?
İki ihtimal de onun gibi bir ateiste saçma geliyordu. Ne var ki ruhu başka bir bedene geçmişti bir kere. Artık hiçbir şey imkansız değildi; hayal gücünü sonuna kadar kullanabilirdi.
Gözlerini kapattığında bile kolayca canlandırabildiği çiçekleri düşününce ilk ihtimale daha yatkındı. Burası apaçık bir çizgi roman dünyasıydı.
Yine de ikinci ihtimali reddetmiyordu.
Bu, tam anlamıyla sert bir Shounen çizgi romanıydı ama ilk bölümlerde görünen çiçekler bir Shoujo eserinden fırlamış gibiydi. Bu da hiç alışıldık bir şey değildi.
Çiçekler ve parıltılı süslemeler, hikayenin orta ve sonraki kısımlarında yavaş yavaş kaybolmuştu.
〔Beni buraya kim gönderdi? Yazar mı? Tanrıça mı?〕
〔Belki de ilk kısmın sonunu kabullenemeyen hayranlardır...〕
Engelle bu satırın üzerini çizme isteğine güçlükle karşı koydu.
Sonuçta kendisi de o hayranlardan biriydi.
〔Beni buraya gönderen varlık ne istiyor? Dünyayı mı kurtarmamı? Başkahramanı mı kurtarmamı?〕
Bir aptal gibi birkaç kez sistem penceresi ya da görev ekranı açmayı denemiş, ama zihninde garip numaralar sıralayan bir sistem sesi de duymamıştı. Demek ki onu zorlayacak bir şey yoktu; başına bela açacak görevler yapması da gerekmeyecekti.
Bunun için gerçekten minnettardı.
〔Hedefler: 1. Biraz daha uzun yaşamak. 2. Hiç değilse düzgün bir şekilde ölmek.〕
Bu yüzden onu suçlamak mümkün değildi.
Geçmişte yaşadıkları, olayların hep kötü tarafını düşünmesine yol açmıştı.
Hele savaşın kasıp kavurduğu bu zavallı dünyada... Haddini biliyordu. Adı sanı duyulmamış bir yazar olarak dünyayı ya da başkahramanı kurtarmak gibi ağır bir sorumluluğun altından kalkamazdı.
Böyle bir dünyada eceliyle ölene kadar yaşamak bile lüks sayılırdı. Bunu aklından geçirmeye cesaret edemiyordu.
Başkahramanla hiçbir bağı olmasaydı hiç düşünmeden uzaklara kaçardı. Ama şartlar onu bu işe sürüklemişti. Elinden geldiğince başkahramana yardım edebilir, olayların ilerlemesine biraz katkıda bulunabilir, ardından da eşyalarını çabucak ama dikkatlice toplayıp kaçabilirdi.
【Özetle, başkahramanın yanında kalmamalıyım.】
Bu çizgi romanı ne kadar sevmiş olursa olsun, on küsur gün öncesine kadar onun gözünde yalnızca bir çizgi romandı.
Gerçekle kurmacayı birbirinden gayet iyi ayıran bir insandı.
Ne var ki son on küsur gündür yaşadıkları eski düşüncelerini paramparça etmişti.
Artık Engelle Necker oydu.
Bu bedenin eski sahibinin anılarına sahip olmasa da varlığı da kimliği de yalnızca Engelle'ye aitti.
〔Engelle Necker'de de hipertimezi mi var?〕
Gu Shu'nun geldiği gerçek dünyada tıp henüz hipertimeziyi açıklayamıyordu. Bu yüzden kendisi de durumun beynin yapısıyla zorunlu bir bağlantısı olup olmadığını bilmiyordu.
Lüling'in dünyasında tıp daha da geri kalmıştı; burada bunun bilinmesi zaten mümkün değildi.
Bilim vardı gerçi, ama bilimle açıklanamayan pek çok şey doğrudan dini öğretilere bağlanıyordu.
Büyü Ansiklopedisi'nin tamamını gözden geçirmiş ve hafıza gücünü kaybetmediğini doğrulamıştı. Ya bu bedenin asıl sahibi de hipertimeziye sahipti ya da bu yetenek ruhunun etkisiyle gelmişti.
İlk ihtimal, bedenin asıl sahibinin anılarının neden kaybolduğunu açıklamayı zorlaştırıyordu. İkincisini ise aklı bir türlü kabul edemiyordu.
Bir ateistin inançlarının paramparça olması bir anlık meseleydi.
Öte yandan, Schooner dilini rahatça konuşup yazabiliyor olması, bu bedenin yalnızca kişisel yaşantısına ilişkin anılarının silindiğini gösteriyordu.
Öyleyse belki de bu bedene yalnızca kendi anıları girmişti.
〔Asıl Engelle öldü mü? Yoksa hala yaşıyor mu?〕
Bunu doğrulamanın bir yolu yoktu ama takıntılı kişiliği yüzünden yine de kağıda yazdı. Aynı soruyu kendisi için de sordu.
〔Gu Shu öldü mü? Yoksa ölmedi mi?〕
Bu sorulardan daha pek çok ihtimal türetilebilirdi.
Belki ikisi bedenlerini değiştirmiş, her biri diğerinin bedenine girmişti. Belki Engelle'nin ruhu yok olmuş, Gu Shu'nun bedeni ölmüştü. Ya da Gu Shu ölmemiş, bitkisel hayata girmişti.
Akrabası olmayan bir yetimdi; ne eşi ne de çocuğu vardı. Bitkisel hayatta kalmışsa bunun ölmekten pek farkı olmazdı.
Endişelenmesi gereken tek şey evdeki kedisiydi.
Umarım iyi kalpli biri onu alıp bir hayvan barınağına götürürdü. Ya da tasasız bir sokak kedisine dönüşür, biraz olsun iyi yaşardı. Yeter ki biri onu döverek öldürmesin.
〔Hayatta kalmak istiyorsam daha fazla bilgiye ihtiyacım var.〕
Yazmayı bitirince parmaklarının ucunda küçük bir alev belirdi. Kağıdı aleve yaklaştırdı, alev dillerinin sayfayı yalamasını seyretti. Geriye kalan kül bile yok denecek kadar hafifti; rüzgarla uçup gitti ve yalnızca belli belirsiz bir iz bıraktı.
Bir süre daha kitap okudu. Üç saat de böylece geçip gitti.
Kapı çalındı.
“İkinci Genç Efendi, Dokuzuncu Prens geldi.”
Daha içeri girmeden o göz kamaştırıcı ışık odaya dolmuştu: başkahramanın halesi.
Engelle, Alex'e şöyle bir göz attı ve çiçekler açmaya başlamadan hemen başını pencereye çevirdi.
Ama tertemiz silinmiş camda çeşit çeşit çiçeğin art arda açtığını yine de gördü. Bu kez çiçekler olağanüstü canlıydı; sanki birinin keyfi epey yerindeydi.
Engelle kaşlarının arasını ovuşturup görüş alanının her yanında tekrar tekrar açan çiçekleri boş yere silmeye çalıştı.
“Size suçluyu yakaladıktan sonra gelmenizi söylememiş miydim?”
Hizmetçi kendiliğinden odadan çıktı.
“Yakaladım. Ağabeyin işin geri kalanıyla ilgileniyor.”
Alex onun yanında durdu.
Engelle de son derece doğal bir hareketle birkaç adım uzaklaşıp altın süslemeli, kırmızı deri kaplı yumuşak bir koltuğa geçti ve bacak bacak üstüne attı.
“Dokuzuncu Prens'in ziyaret sebebi nedir?”
Modern Çinceye çevirirsek: Söyleyeceğin bir şey varsa zırvalamadan söyle, yoksa defol git.
Alex karşısındaki koltuğa oturdu, öne eğilip alnına düşen hafif nemli saçlarını düzeltti.
“Asıl suçluyu ele geçiremediğimizden oldukça emin görünüyorsun... Daha doğrusu, kim olduğunu zaten biliyor, ayrıca şimdilik onu yakalamamızın mümkün olmadığını da biliyorsun.”
【Başkahraman dediğin böyle olur işte.】
Engelle verecek bir cevap bulamadı. Ne kadar az konuşursa o kadar az hata yapacağını düşünerek ağzını kapalı tuttu.
Alex'in altın ışıltılar taşıyan gözleri gülümsemeyle kısıldı.
“Sessizlik de bir cevaptır.”
Engelle iç çekti. Tam ağzını açacakken Alex sözünü kesti.
“Buraya sana bir şey sormaya geldim. Arkadaş olabilir miyiz?”
“Hayır.”
Engelle'nin cevabı hızlı, kesin ve tartışmaya kapalıydı.
Alex hiç şaşırmadı. Çenesini ovuşturup gülümseyerek konuştu.
“Neden acaba? Hmm, tahmin edeyim... Bana yakın olmak tehlikeli olduğu için mi? Ölümüne yol açabileceği için mi?”
Bakışları değişti, gülümsemesi silindi.
“Bundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”
Engelle, Alex'in yüz ifadesine ve bakışlarına baktı. Hepsi çizgi romandan tanıdığı ifadelerdi.
Bu çizgi romanın eskiden de neredeyse aşırı derecede gerçekçi olduğunu düşünürdü. Şimdiyse içinde yaşadığı gerçekliğe dönüşmüş olması ona tuhaf biçimde gerçek dışı geliyordu.
Bu çizgi romanda, gerekli arka plan ve çevre açıklamaları dışında anlatıcı metinlerine ya da karakterlerin iç dünyalarına pek yer verilmezdi.
Bu da okura onları anlaması ve yorumlaması için geniş bir alan bırakırdı.
【Ne büyük bir kibir.】
Her zaman kötümser düşünen Gu Shu'nun tam tersine, Alex başkahramanlara özgü bir kibir taşıyordu.
Bu kibir, mutlaka başarılı olacağına, insanlığa mutlaka umut getireceğine sarsılmaz biçimde inanmasında kendini gösteriyordu. Başarısızlığın sonuçlarını hiç hesaba katmaz, durup kederlenmeye de zaman ayırmazdı.
Geçmişe takılıp kalmanın anlamsız olduğunu bilirdi. Düştüğünde yeniden ayağa kalkmayı ve geleceğe bakmayı seçerdi.
Bu kibir hayatının en küçük ayrıntısında bile görülürdü. Mesela, “Arkadaş olabilir miyiz?” diye sormasında.
Bu aslında fikir sormak değildi. Bir bildirimdi: Seni kendime yoldaş yapacağım.
Ben karar verdiysem bunu mutlaka yaparım.
Başkahramanın aklından geçenleri kestirmek kolaydı.
Engelle yeniden başını pencereye çevirdi. Ağaç gölgelerinin cama düşürdüğü karanlık sayesinde Alex'in görüntüsünü hala seçebiliyordu.
Bu da kaçma kararını daha da pekiştirdi.
【Kaçmalıyım. Hem de çok, çok uzaklara.】
“Sezgi. Bir kez ölmüş biriyim. Bunu söylemeye hakkım var.”
Alex bir anda sustu. Elini yumruk yapıp gözlerini ondan ayırmadan konuştu.
“Sana bir can borçluyum.”
Başka bir şey söylemedi.
Engelle ona döndü. Etrafta açıp duran çiçekler artık görünmediği için zihni biraz ferahlamıştı. Hiç tereddüt etmeden konuştu.
“İnsanlığa aykırı olmadığı sürece üç şartımı yerine getir. Böylece can borcunu ödemiş olursun.”
Alex elini göğsüne koydu ve gülümseyerek söze başladı.
“Ne olursa olsun, insanlığa aykırı olmadığı sürece... Ben, Alex Schooner, Zamanın Akışı Tanrıçası adına yemin ederim ki Engelle'nin üç şartını yerine getireceğim...”
Bu, yemin ederken en sık kullandığı hareketti. Zamanın Akışı Tanrıçası kıtadaki tek tanrıydı ve büyü gücüne sahip insanların ettiği yeminler bağlayıcıydı.
Engelle bir an afalladı, Alex yeminin bozulması halinde uygulanacak cezayı söylemeden hızla araya girdi.
“Dur! Bedel ödemene gerek yok! Ölemezsin!”
“...”
Alex ona baktı. Gözlerindeki gülümseme daha da derinleşti.
“Neden?”
Bu açık sözlü, hiç gizlemeye çalışmadığı merak da başkahramanın kusurlarından biriydi.
Engelle iç çekti.
“Üç şartı sonra söylesem de olur.”
Alex elini yavaşça indirdi. Sanki yanındaki kişinin duymasını özellikle istiyormuş gibi kendi kendine mırıldandı.
“Neden ölemem? Üç şartını ileride de yerine getirebileceğimi neden düşünüyorsun?”
Engelle derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Cevap vermeyi reddetti.
Alex hemen devam etti.
“Ne görebiliyorsun... Ne biliyorsun?”
Engelle yüzünü hiç değiştirmeden başından savdı.
“Ben Tanrı'nın ta kendisiyim desem inanır mısın?”
Alex cevap verdi.
“İnanırım.”
【Bu çocuğun kafasında birkaç tahta eksik galiba.】
Engelle alaycı bir kahkaha attı.
“Yok, öyle şeyler düşünme. Bizim yoldaş olmamız imkansız. Ben sadece ölmek istemiyorum. O yüzden senin yanında kalmayacağım. Beni tehlikeye atabilecek herkesten ve her şeyden uzak duracağım.”
Alex hala gülümsüyordu. Parmaklarını birbirine geçirip çenesinin altına dayadı.
“Sanki yanımda kalmanın ölüm tehlikesi doğuracağını önceden biliyormuşsun gibi konuşuyorsun...”
Engelle'nin bakışları keskinleşti.
【Önceden derken ne demek istiyor?】
Bu kez Alex'in gözlerinin içine sakınmadan baktı. O derin bakışlarda yalnızca acı ve keder gördü.
【Neden? Nasıl olabilir?】
Engelle'nin omurgasından elektrik çarpmış gibi bir ürperti geçti. İçine birden uğursuz bir his doğdu.
Bu kötü hissin nereden geldiğini yakalayamadan Alex ayağa kalktı ve elini Engelle'nin omzuna kuvvetle bastırdı.
Engelle'nin bedeni kaskatı kesildi ama geri çekilmeyi düşünmedi.
Alex kulağına hafifçe fısıldadı.
“Biliyor musun? Böyle bir durumda hiç değilse anlamamış gibi davranmalıydın.”
İnsanın istemsiz tepkileri yalan söylemezdi.
Engelle kaşlarının arasını ovuşturdu.
Bu başkahraman... çizgi romanda gördüğünden biraz farklıydı.
“Hmm, tahmin edeyim. Tanrı'nın elçisi mi? Kutsal Oğul mu? Yoksa... Peygamber mi?”
【Ölmesi gereken biri hayatta kalmışsa bunu bir mucize dışında açıklamak zor.】
Bu hem Alex hem de Engelle için geçerliydi.
Engelle ağzını araladı, ardından iç çekti.
“...Hayır desem bile Prens Hazretleri kararını vermiş zaten. Nasıl isterseniz öyle düşünün... Umurumda değil...”
Alex'in dudakları kusursuz bir kavis çizdi.
“Engelle, o gün benimle karşılaştığında bana nasıl hitap ettiğini hatırlıyor musun?”
Engelle gözlerini kıstı, sertçe cevap verdi.
“O gün ilk kez karşılaştık. Beni tanıdığını mı söylüyorsun? Belki o gün sana Alex dedim, bugünse Dokuzuncu Prens diye hitap ediyorum. Ben böyle keyfine göre davranan biriyim.”
“...”
Alex bir süre sessiz kaldıktan sonra Engelle'nin omzundaki elini çekti.
Engelle omzunu ovuşturdu. Kalbi birden hızla çarpmaya başladı.
【Neden yine sustu?】
“Hayatta kaldın. Seni hayatta tutan Tanrıça'ydı. Sen Tanrıça'nın seçtiği kahinsin.”
Engelle bir eliyle koltuğun sırtına tutunup hafif hafif zonklayan şakağını bastırdı.
“Belki.”
Başkahraman, Tanrıça'nın onu dünyayı kurtarması için gönderdiğine sarsılmaz biçimde inanıyor gibiydi.
Elbette Engelle de böyle bir ihtimalden şüpheleniyordu.
Ama böyle bir görevi kabul etmeye niyeti yoktu. Yalnızca biraz daha uzun yaşamak istiyordu, hepsi bu.
Engelle, Alex'i ikna edebilecek bir ses tonuyla yavaşça konuştu.
“Bundan sonra Engelle Necker olarak yaşamayı düşünüyorum. Sana zarar vermeye niyetim yok. İstersen tahta çıktığında çok uzaklara gideceğim. Ne şan ne mevki isteyeceğim. Ailem de dahil, hiçbirimiz yanında kalmayacağız.”
Alex şaşırdı.
“Taht mı? Sen... gerçekten... ailenin ölümünü görebiliyor musun?”
Engelle sessizce ona baktı, bu konuşmadaki tuhaf uyumsuzluğun ne olduğunu çözmeye çalıştı.
İkisi de aynı anda sustu.
Bir süre sonra Engelle konuştu.
“...Sen gerçekten Alex Schooner mısın?”
Alex kaşlarını çattı.
“Elbette benim.”
Engelle bir kez daha duraksadı; güçlükle konuşabildi.
“...Peki sen... kaç yıl sonrasının Alex'isin?”
Alex'in soluğu kesildi.
Engelle sendeledi.
【Gerçekten doğru tahmin etmişim.】
Terim ve çeviri notları1
- 1.
Hipertimezi, kişinin kendi yaşamındaki olayları olağanüstü ayrıntılı biçimde hatırlamasıyla ilişkili, nadir görülen bir hafıza durumu.
