İçeriğe geç

Ölmeden önce, hayata veda etmiş silah arkadaşlarının son anlarındaki yüzleri gözlerinin önünden geçti. Bazılarının ölümüne bizzat tanık olmuş, bazılarınınkini yalnızca savaş raporlarından öğrenmişti. Çoğunun geriye cesedi bile kalmamıştı.

O günlerde onların ardından tek damla gözyaşı dökecek zamanı bile olmamıştı.

En büyük korkusu, yapayalnız geride kalmaktı.

Ne yazık ki insanlığın zafer kazandığı geleceği görememiş, onlara bu güzel haberi ulaştıramamıştı.

Neyse ki dünyada tek başına kalmak zorunda değildi. Değer verdiği yoldaşları, hatta çoktan ailesi saydığı insanlar ondan önce gitmişti.

Artık onun da yanlarına gitme vakti gelmişti.

İnsanlığın ilk şafak ışığını bile göremeden gözlerini kapadı.

“Sen! Alex'sin sen! Susuzluktan ölüyorum. Aa, elindeki su mu? Bir yudum versene!”

Necker Dükü'nün oğlu Engelle... Onun yüzünden ölen ilk masum insan; Lamoral'ın ömrü boyunca özlemini çektiği küçük kardeşi.

O neşeli, hayat dolu yüz bir kez daha karşısında belirmişti.

Ölüm döşeğinde gözlerinin önünden geçen anılardan biri için bu görüntü fazlasıyla gerçekçiydi. En küçük ayrıntısına kadar eksiksiz canlanmış gibiydi.

Omuzlarına dökülen uzun, siyah saçları kırmızı bir kurdeleyle gevşekçe yarım toplanmıştı. Gözleri, bahçede güneşe duran menekşelerle aynı renkteydi. Üzerine tam oturan binicilik kıyafetleri giymiş, elinde bir kırbaçla ona doğru koşuyordu.

Engelle, soylular arasında ender rastlanan türden, tasasız ve tertemiz kalpli bir gençti. Arkadaş seçerken ne kökene ne de dedikodulara aldırır, yalnızca birini sevip sevmediğine bakardı.

İlk karşılaşmaları olmasına rağmen Alex'in adını doğru söylemişti.

Alex şaşkınlıktan donakalmışken Engelle elindeki çayı kapıp içivermişti.

Alex'in yüreği duracak gibi oldu. Düşünmeden elini savurup fincanı yere çaldı.

Engelle onun bu hareketi karşısında korkudan donup kaldı.

Diğerleri de o sırada yetişmişti.

Alex, çılgına dönmüş bir ifadeyle Engelle'nin yakasına yapıştı.

“Tükür! Hemen tükür şunu!”

“Dokuzuncu Prens! Ne yapıyorsunuz? Engy'yi bırakın!”

Engelle'nin ağzının kenarından çay süzülüyordu. Artık çok geçti.

Alex ancak daha sonra yirmi yıl öncesine döndüğünü anlayabildi.

Beatrice Başpiskopos'u çağırmaları için haykırırken Engelle'nin yanından bir an olsun ayrılmadı. Ölüme sürüklenmiş bir yırtıcı hayvanın değerli bir şeyi koruması gibi onu koruyordu.

Başkalarının yanında yüzünden gülümsemesi eksik olmayan o çehre, birden sözcüklerle tarif edilemeyecek kadar korkunç bir canavarın yüzüne dönüşmüştü.

Hiç kimse yaklaşmaya cesaret edemedi.

Gizlenen kişiler de 5. seviye kılıç ustasının gücünü pervasızca dışa vurması karşısında harekete geçmeye cesaret edemiyordu.

Alex hasta yatağının başında durmuş, genç soylunun uyanıp kan kusmasını, ardından yeniden bayılmasını izliyordu. Engelle defalarca şoka giriyor, kasılıp titriyor, yaşamla ölüm arasında gidip geliyordu.

Orada yatan ben olmalıydım, diye düşündü.

Orada kendisi yatıyor olmayı yeğlerdi.

Bu ikinci kez oluyordu.

İlkinde bu çocuğun ölümüne kendi gözleriyle tanık olmuştu.

Bu kadarı da fazlaydı.

Yıllar önce kalbinde açılan yara yeniden yarılmış, aynı noktaya çok daha derin bir kama saplanmıştı.

Lamoral'ın kederi, dükle eşinin acı ve öfkesi... Bu karanlık, dük ailesinin üzerine uzun süre çökmüştü.

Ta ki dükün bütün ailesi onun uğruna ölene kadar.

Omuzlarında milyonlarca canın yükünü taşıyordu. Savaş sırasında geriye dönüp bakmaya bile fırsatı olmamış, fedakarlıklar gündelik hayatın bir parçasına dönüşmüştü.

Oysa şimdi geçmişin bütün anıları hep birlikte üzerine hücum ediyordu.

Onların ölümü nasıl olur da olması gereken bir şey sayılabilirdi!

Parmaklarını ne zaman yumruk yaptığını fark etmedi; eklemleri bembeyaz kesilmişti. Çevresindekilerinse yüzünün ne kadar kötü göründüğüne dikkat edecek hali yoktu.

Ne olur, hayatta kal.

Ne olur, yalvarırım, mutlaka hayatta kal.

On yılı aşkın süredir savaş meydanlarında çarpışıyordu ama kendini hiç böylesine çaresiz hissetmemişti.

Birden başını kaldırdı. Yataktaki kişi gözlerini güçlükle aralamıştı; gözbebekleri gitgide odaklarını kaybediyordu.

Ölecek.

Geçmişte de tam bu anda ölmüştü.

Engelle Necker gözlerini kapadı.

Alex bunu bilinçaltıyla sezmiş gibi sendeledi ve bütün gücü çekilip gitmişçesine duvara yaslandı.

Tam o anda Beatrice Başpiskopos yetişti. Balkondan inerek uçuş formasyonunu kaldırdı; tek kelime etmeden en üst düzey iyileştirme büyüsünü uygulamaya koyuldu.

Önceki sefer Alex ne yapacağını bilemediği için aklını yitirmiş gibi Engelle'nin başında beklemekten başka bir şey yapamamıştı. Diğerleri de telaş içinde Papa'yı çağırmaya gitmiş, ama Papa tam o sırada inzivaya çekilmiş olduğundan kısa bir gecikme yaşanmıştı.

Bu kez doğrudan Beatrice Başpiskopos'u çağırmalarını söylemeyi unutmamıştı.

Beatrice çok çabuk geldi.

Yatakta gözlerini kapamış olan gencin parmakları hafifçe kıpırdadı.

Beatrice acilen iyileştirme büyüsünü uyguladıktan kısa süre sonra Engelle'nin dudaklarının arasından kanlı köpükler taşmaya başladı.

“Çabuk! Yan çevirin onu! İçindeki kirli kanın hepsini dışarı akıtın, yoksa boğulup şoka girecek!”

İlk tepkiyi Alex verdi; ileri atılıp bağırdı.

Birkaç hizmetçi peş peşe kanı temizlemeye koyulurken Lamoral, Alex'i sertçe itip kenara çekti.

Gelecekteki silah arkadaşı ve dostunun gözlerinde ona duyduğu derin nefret vardı.

Alex çok iyi biliyordu ki Lamoral ileride bunu yapanın kendisi olmadığını öğrense bile içinde aşamayacağı bir kırgınlık kalacaktı.

Ne de olsa Engelle onun yerine ölmüştü.

Ama bu kez Engelle ölmedi.

Üç saat süren kurtarma çabasının ardından Beatrice Başpiskopos alnındaki teri silip konuştu.

“Hayatta.”

Odadaki hemen herkes rahat bir nefes aldı.

Alex, sanki ayaklarının altında pamuk varmış gibi sendeleyerek bir köşeye çöküverdi.

Buna inanmakta en çok zorlanan oydu.

Hayatta kaldı...

Beatrice Başpiskopos asasını tutarak oturdu ama bir an olsun gevşemeye cesaret edemedi.

İyileştirme formasyonları art arda Engelle'nin bedenini sarmayı sürdürdü.

Böylece koca bir gün geçti.

Beatrice Başpiskopos, dük ve düşes ile genç dük bütün gece gözlerini kırpmadı. Alex'i tamamen görmezden geliyorlardı ama o da gitmeye yanaşmıyordu.

Sonunda Engelle uyandı.

Uyanır uyanmaz ağzından şiddetle bir ağız dolusu kan fışkırdı.

Çarşaflarda insanın içini ürperten kan lekeleri belirdi.

Kaşlarını çatarak düşesin uzattığı suyu yuttu.

Yalnızca onu seyretmek bile çektiği dayanılmaz acıyı hissetmeye yetiyordu.

Alex, Engelle'nin uyandığını anlayınca istemsizce başını kaldırdı.

Ancak onun hareketlerini görünce gerçekten hala hayatta olduğunu hissedebildi.

Engelle'nin bulunduğu tarafa baktığını görünce refleksle başını eğdi.

Göğsü sıkışıyordu; yüzünün ne kadar berbat göründüğünü kendisi bile bilmiyordu.

Engelle'nin bakışlarını üzerinde hissedebiliyordu ama başını kaldırmaya cesaret edemiyordu.

Derken birkaç korku dolu ses onu yeniden kendine getirdi.

“Engy!” “Yavrum!” “İkinci genç efendi!”

Engelle, yüzü gözyaşları içinde, yeniden kendinden geçti.

Rüyasında acı çektiğini söylemiyordu ama öyle yürek parçalayıcı biçimde ağlıyordu ki...

Kendileri için böylesine değerli olan çocuğun çektiği acıyı gören Kendrick, Carolina ve Lamoral da yıkılmıştı.

Alex daha fazla dayanamadı; kapıyı hızla açıp dışarı fırladı.

O gün öldürmek üzere saldırmaya çalışan ve muhafız kılığına giren suikastçıyı, bir de yüzünü değiştirip hizmetçi kılığına bürünerek zehir veren kişiyi yakalamaya gitti.

Savaş meydanlarında daha önce de sorgulama yapmıştı ama sorguladıklarının çoğu İblislerdi.

Bu düzeydeki suikastçılar onun karşısında hiçbir şeydi.

Zaten onlardan bilgi almaya çalışmıyordu. Bilmesi gereken her şeyi biliyordu; yalnızca öfkesini çıkarmak istiyordu.

İnsanlara karşı böylesine insanlık dışı yöntemlere başvurduğu tek sefer buydu.

Yine de canlarını bağışladı.

Böylece henüz pek genç olan yakın yaveri, iyi yürekli küçük efendisinin yüzünde en ufak bir ifade olmadan iki suikastçının derilerini kendi elleriyle yüzüp etlerini kesişine, onları tanınmaz hale gelene dek işkenceye uğratışına tanık oldu.

Alex yüzünü yıkarken aynada arkasında korkudan titreyen yaverini gördü ama onu teselli edecek küçücük bir gülümseme bile çıkaramadı.

Aynada yansıyan kendi yüzüne baktı: genç ama yorgunlukla dolu bir yüzdü bu. Gülümseme maskesi kalkınca geriye duygusuz, soğuk bir ifade kalmıştı.

Bir anlığına gözlerinin önüne ceset dağları, kanlı kemik yığınları ve omuzlarına yüklenen sayısız can geldi.

Bunca yıldır savaş meydanlarındaydı.

İnsan ordusuna umut verebilmek için gülümsemek zorundaydı. Geride kalanların dayanmasını sağlayabilmek için de gülümsemeliydi.

Ama yorulmuştu.

Bazen aklını çoktan kaçırdığını düşünüyordu.

Alex Schooner artık gülümseyemiyordu.

Kendisini toparlayabilmek için bir gece daha geçirdi. Aklında durmadan dönüp duran tek şey, Engelle'nin hayatta kalmış olmasıydı.

Hiçbir zaman çok içen biri olmamıştı; savaş meydanına ayak bastığından beri ağzına bir damla içki bile koymamıştı.

O gece kendini şarap mahzenine kapattı ve ay ışığının altında şişe üstüne şişe boşalttı; sanki canını hiçe sayarcasına içiyordu.

Kendisini geçmişe gönderenin Tanrıça'nın bir lütfu olup olmadığını bilmiyordu. Geri dönenin yalnızca kendisi olup olmadığını da bilmiyordu.

Ama en azından ölmesi gereken bir kişi hayatta kalmıştı.

Birincisi kurtulduysa mutlaka ikincisi de kurtulabilirdi.

Önceki hayatında o insanların ölümleri sayesinde son ana kadar savaşmayı sürdürebilmişti.

Kurban olanların ölümlerine hak ettikleri anlamı vermek, önceki hayatında savaşmaya devam etmesinin nedeniydi.

Ama bu çok acıklıydı. Yalnızca kendisini kandırmak için uydurduğu bir bahaneydi.

İkinci bir hayatı olabileceğini hiç düşünmemişti ama o sonu hiçbir zaman kabullenmemişti. Ölmemesi gereken o kadar çok insan vardı ki.

Bu kez onların yaşaması için savaşacaktı.

Boş şişeleri eliyle savurdu; şişeler yere dört bir yana dağıldı. Şarap mahzeninde körkütük sarhoş olmuştu.

Bu, hem önceki hem de şimdiki hayatında kendisini böylesine dizginsiz bıraktığı tek andı.

Sonrasında Alex kendini tutamayıp Beatrice Başpiskopos'un peşinden gizlice giderek Engelle'yi görmeye devam etti.

Engelle'nin gerçekten hayatta olduğuna inanabilmek için bunu tekrar tekrar kendi gözleriyle doğrulaması gerekiyordu.

Engelle'yle Başpiskopos'un sesleri odadan duyuluyordu.

“Başpiskopos Hazretleri, sizden büyü öğrenebilir miyim?”

“Elbette. Seni tedavi ederken bedeninde doğuştan gelen büyü gücü bulunduğunu fark etmiştim. Ama önce iyileşmen gerek.”

“Peki. İyileşeceğim.”

Alex hemen kütüphaneye koşup birkaç büyü kitabı ödünç aldı. Ertesi gün özenle seçtiği Büyünün Temellerine Giriş kitabını da yanına alarak dükle düşesin evde olmadığı bir vakitte gizlice Engelle'yi ziyarete gitti.

Kapıdan geri çevrilmeye kendini çoktan hazırlamıştı.

Ama Engelle hiç beklemediği biçimde onu içeri davet etti.

“Dokuzuncu Prens Hazretleri, buyurun. Çok yorgunum, o yüzden ayağa kalkıp selam veremeyeceğim. Abi, sen de otur.”

Alex'i bundan da fazla şaşırtan şey, Engelle'nin birilerinin onu zehirlemeye çalıştığını biliyor olmasıydı.

“Prens Hazretleri, sizi zehirlemeye çalışan kişiyi yakaladınız mı?”

Alex bu tek cümleden bile Engelle'nin kendisini hedef alan asıl suçlunun kim olduğunu anladığı sonucunu çıkarabilirdi.

Üstelik bu soruyu Lamoral da oradayken sorması, Alex'i zan altında kalmaktan kurtarmak içindi.

Alex yalnızca bazı ipuçları bulduğunu söyleyebildi.

İkinci genç efendinin sesi soğuktu ama bakışları sakindi.

“Öyleyse Prens Hazretleri neden hala burada zaman kaybediyor?”

Sözleri kaba görünse de aslında Alex'in iyiliğini düşünüyordu.

Suçluyu olabildiğince çabuk yakalayıp üzerindeki bütün şüpheleri kaldırmak en iyi seçenekti.

Yalnız... Bu Engelle, Alex'in daha önce gördüğü kişiye hiç benzemiyordu.

Alex ancak şimdi Engelle'yi aslında hiç tanımadığını fark etti. Onu yalnızca Necker ailesinin anlattıklarından, onların gözündeki Engelle olarak biliyordu.

Oysa insanın pek çok farklı yüzü vardı.

Ama bu Engelle'den de hoşlanmaması mümkün değildi. Çok zeki olduğu ve onun tarafında durduğu açıkça görülüyordu.

Alex'in boğazına türlü duygular düğümlendi. Güçlükle sesini çıkarabildi.

“Özür dilerim. Benim yüzümden... böyle acı çektin.”

Engelle'nin boğuk bir sesle alaycı biçimde güldüğünü duydu.

“Dokuzuncu Prens bunun farkındaysa benden olabildiğince uzak durmalı. Ancak o zaman güvende olabilirim.”

Açıkça onu suçluyordu ama Alex nedense içinde bir sevinç hissetti.

“Evet, haklısın. Uzak duracağım. Seni zehirlemeye çalışan suçluyu bulmak ve sana hesabını vermek için de elimden geleni yapacağım.”

“Açık konuşmamı bağışlayın ama Dokuzuncu Prens'ten suçluyu yakalayana kadar beni bir daha görmeye gelmemesini rica ediyorum.”

Lamoral'ın önünde onun üzerindeki şüpheyi kaldırmaya çalışmasının nedenini de düşündü.

Ama Engelle aynı zamanda kendisine onu görmeye gelmemesini söylemişti.

Alex, Engelle'nin ne düşündüğünü kavradı.

【Yani suçluyu yakalarsam onu görmeye gelebilecek miyim?】

【Neden on beş yaşındaki bir çocuğun düşünceleri bu kadar ince hesaplı ve derin?】

【Sanki olacakları önceden görebiliyormuş gibi...】

Engelle'ye derin derin baktı. İçinde kabaran duygulara engel olamayarak kendi kendine mırıldandı.

“Hayatta kaldığın için teşekkür ederim.”

Bunu yalnızca kendisi duyabilecek kadar alçak sesle söylemişti.

Gitmeden önce getirdiği kitaba bir göz attı.

Hiç değilse bir kişiyi daha kurtarabilmek istiyorum.

Eskiden bir büyücüm olsun isterdim.

Sen benim büyücüm olur musun?