Şafağa Övgü, son derece güzel karakter tasarımlarına ve olağanüstü sağlam bir çizim tekniğine sahip bir çizgi romandı. İster aksiyon ister konuşma sahnesi olsun, karelerin düzeni bir film kadar başarılıydı.
Gerçi hikayenin ilerleyen bölümleri, seti yıkılmış bir sel gibi kükreyerek, önüne geleni sürükleyerek çağlamaya başlıyor ve eser tam anlamıyla bir Seinen çizgi romanına dönüşüyordu.
Ama başlangıcında göz kamaştırıcı bir şekilde açmış sayısız... çiçek vardı.
Çizgi romanlarda karakterlerin güzelliğini ve duygularını vurgulamak, boşlukları doldurup kareleri zenginleştirmek için etrafa çiçekler serpiştirmek oldukça yaygındı; tabii Shoujo mangalarda.
Çizimlerinin olağanüstü güzelliği ve konuşma ağırlıklı sahnelerinin fazlalığı yüzünden, yayımlanmaya başladığı dönemde birçok kişi bu eseri bir Shoujo manga sanmıştı.
Çizgi romanı okurken insanın bakışları başkahramana odaklandığından çiçeklerin nasıl açtığını ya da neden durup dururken yoktan var olduğunu fark etmek zordu. Zaten böyle bir şeyi merak eden de pek çıkmazdı.
Gu Shu, gözlerinin önünde erkek başkahramanın bedeninin çevresinde açan, canlıymışçasına gerçek görünen çiçeklere baktı. Göz alıcı, capcanlı, rengarenk ve mağrur bir şekilde açıyorlardı. Üç boyutluydular; hiçbir hile yoktu. Yapraklarının damarları bile apaçık seçiliyordu.
Hayatı her yönüyle sorgulamaya başladı.
Demek erkek başkahraman olmanın ayrıcalığı buydu.
Kış yaseminleri soldu, ardından altın sarısı gündüz zambakları açmaya başladı...
Birbiri ardına açan çiçekler göğsünün yeniden sıkışmasına neden oldu. Titreyerek yanındaki leğeni kendine çekti ve boğazına dolan kan pıhtılarını kustu.
Başını yeniden kaldırıp ona baktığında erkek başkahraman da ona bakıyordu. Yüzü bembeyazdı, dudakları kurumuştu, gözlerinde telaş vardı.
Çiçekler kayboldu.
Gu Shu leğene tutunmuş haldeyken hafifçe solmuş, belli belirsiz bir ışıkla parlayan platin sarısı saçları gördü. Şafağın rengi gibi, diye düşündü.
Çizgi romanın başkahramanını ilk gördüğünde hissettiği şeyin aynısıydı bu.
İster iki boyutlu ister üç boyutlu olsun, bu erkek başkahramandı. Onu tek bakışta tanıyabilirdi.
Ve o göz kamaştırıcı saç rengini herhalde ömrü boyunca unutamayacaktı.
Alex Schooner.
Son bölümde, kadın ve erkek başkahraman savaş meydanında öldüklerinde güneş henüz doğmamıştı.
Ama o, şafağın ete kemiğe bürünmüş ilk ışığıydı.
Her zaman insanlığın umut ışığı olmuştu.
Ölürken ardında tek bir vasiyet sözü bırakmamış, yalnızca güneşin birazdan yükseleceği ufka bakıp hüzünlü ve şefkatli bir gülümseme göstermişti.
İnsanlığı şafağa ulaştıran kahraman olduğu halde, insanlığın zaferini aydınlatan ilk sabah ışığını görememişti.
Ardından, bedeninin azar azar parçalanışını gösteren art arda beş kare gelmişti.
En son saçları yok olmuştu.
Hemen ardından şafağın ilk ışığı savaş meydanının küllerini delip geçerek hayatta kalanların üzerine düşmüştü.
Gu Shu bu çizgi romanı okurken bir kez bile ağlamamıştı. Erkek başkahramanın ölümünde pek çok internet kullanıcısı ağlamaktan kendini kaybedecek hale gelmiş olsa bile.
O sırada yalnızca yüreğinde bir boşluk açıldığını, zihninin de bomboş kaldığını hissetmiş, tek kelime edememişti.
Oysa şimdi, hikayenin başında ilk kez sahneye çıkan erkek başkahramanı birden karşısında görünce...
Dudaklarını kıpırdattı. Sesi havada kaybolacak kadar hafifti; herhalde yalnızca kendisi duyabilmişti.
“Böyle şey olur mu... Bu kadarı da fazla...”
Bir kez daha bayıldı.
Yüzünde, vaktiyle içine attığı ve şimdi taşıp dökülen gözyaşları vardı.
Bu kez zaman çok yavaş akıyordu.
Rüyasında kendini evindeki şezlonga oturmuş, çizgi romanı rahat rahat baştan sona yeniden okurken gördü.
Her bir kare gözünün önündeydi.
Rüya gördüğünü biliyordu ama çizgi romanı elinden bırakmaya kıyamıyor, ne olursa olsun sonuna kadar okumak istiyordu.
Bu kez çocuklar gibi, içini boşaltırcasına, doyasıya ağladı.
Bir de onlu yaşlarındayken kendini sokakta yerde yatarken gördü.
Yerdeki, kendisine ait olmayan kanın etrafını sarıp bedenini ıslatışını seyrediyordu.
Şemsiyesi az ilerideydi; rüzgar onu sürükleyip götürüyordu.
O gün yağan yağmur, yüzünden süzülen gözyaşlarına karışmıştı.
Başını çevirip bir kez bakmak istedi.
Rüya paramparça oldu.
Engelle Necker olmuştu.
Çizgi romanın daha ilk bölümünde ölüp giden bir dükün ikinci oğlu.
Gözlerinin kenarındaki yaşlara dokundu ve sordu:
“Saçma sapan bir şeyler söylemedim, değil mi?”
Lamoral güçlükle karşılık verdi:
“Engy, sen sadece durmadan... ağladın.”
Engelle bitkin bir halde başını salladı. Hala bütün bedeni ağrıyordu ama ruhen biraz daha iyi gibiydi. Belki de rüyasında içini döktüğü içindi.
Dük ile düşes hala başucundaydılar; bir an bile yanından ayrılmamış, yalnızca tükenmişlikten uyuyakalmışlardı.
Lamoral'ın gözlerinin altı da mosmordu. Yine de kardeşini özenle yatırıp ona su ve ilaç içirmeye çalıştı.
Engelle kendini zorlayıp yutmayı ne kadar istese de hissettiği şey bıçak yutmaktan farksızdı.
Birkaç kez denedi. Aklı yapabileceğini söylüyordu, bedeni yapamayacağını. Biraz içiyor, birazını geri çıkarıyordu. Su içmek bile işkenceye dönüşmüştü.
Kardeşini bu halde gören Lamoral'ın gözleri birden kızardı.
Engelle içinden sessizce küfretti.
【Başka bir dünyaya gelenlerin ayrıcalıkları nerede? Ben neden bütün bunları çekmek zorundayım?】
Doğumundan sonra sürgüne gönderilen Dokuzuncu Prens Alex Schooner, kısa süre önce saraya geri çağrılmıştı.
İmparatoriçe'nin taraftarları onu öldürmek istediğinden çayına zehir katmışlardı. O dönemin olağan yöntemleriyle tespit edilemeyen bu zehir, tek damlasıyla öldüren nadir bir büyülü iksirdi.
Alex son derece dikkatliydi ve her zamanki gibi zehir kontrolü de yapmıştı. Ne var ki güvendiği adamının uzattığı çay karşısında gardını biraz indirmişti.
Tam çayı içecekken, atından yeni inmiş talihsiz bir adam susuzluktan bardağı kapıp almıştı.
Böylece o talihsiz adam zehirlenip ölmüştü.
Zehir o kadar hızlı yayılmıştı ki Başpiskopos Beatrice yetişene kadar hayatta kalamamıştı.
Fakat Gu Shu'nun ruhu bu bedene girdikten sonra bir süre daha dayanabilmiş, tam zamanında gelen yardıma yetişmiş ve tehlikeli dönemi güçlükle atlatarak hayatta kalmıştı.
Çizgi romanda ikinci oğullarını çok seven Necker dük ailesi başlangıçta Dokuzuncu Prens'e kin beslemişti. Ancak Alex daha sonra zehirlemeyi gerçekleştirenin başka biri olduğunu ortaya çıkarmış; Dük Necker ile büyük oğlu Lamoral da sonunda Dokuzuncu Prens'le aynı safta yer almışlardı.
Bu, hikayenin başında ana konuyu büyük ölçüde ileri taşıyan olaylardan biriydi.
Büyü taşı maden damarları sayesinde muazzam bir servete hükmeden Necker dük ailesi, aynı zamanda imparatorluğun kuruluşundan beri var olan köklü ailelerdendi. Alex'in gelecekte tahta çıkmasına sağlayacağı en büyük destek de onlardan gelecekti.
Şimdiyse kendisi o ailenin ikinci oğlu, zehirlenip bir türlü ölmeyen talihsiz Engelle Necker'dı.
Bu dünya beş yıl sonra kıtasal bir savaşa, on yıl sonra da İblislerle savaşa sürüklenecekti.
İblislerle savaş sona erdiğinde insanlığın yalnızca yüzde kırkı hayatta kalmış olacaktı. Bu sayıya İblislerin topraklarındaki insan köleler de dahildi.
Engelle'ın ağabeyi Lamoral Necker, önemli yan karakterlerden biriydi ve hikayenin orta-son dönemlerinde ölüyordu.
En çok sevdiği küçük kardeşi hikayenin başında zehirlenerek öldürülmüş; annesiyle babası, eşi ve çocukları da İblislerin istilası sırasında kaçırılmıştı.
Ne yazık ki Lamoral'ın önemli konumu nedeniyle onları hemen öldürmemişlerdi. Sonunda aile fertlerini bulduğunda hepsi onun uğruna, gözlerinin önünde intihar etmişti.
Daha sonra Lamoral da savaş meydanında kuşatılmış kadın ve erkek başkahramanı kurtarmaya çalışırken ok yağmuruna tutularak ölmüştü.
Bir zamanlar yalnızca topraklarının idaresiyle ilgilenmekten hoşlanan, yumuşak huylu büyük oğul, sonunda savaş meydanına çıkmak zorunda kalmıştı.
Lamoral'ın hikaye boyunca geçirdiği değişim baştan aşağı bir dönüşümdü; üstelik kendisi hikayenin en trajik karakterlerinden biriydi.
Çizgi romanı okumak ayrı şeydi. Ne kadar insanın yüreğine dokunsa da gerçek bir insanı hemen yanında görmek bambaşka bir şeydi.
【Şimdi ben Engelle'ım, o da benim ağabeyim.】
Engelle, endişesini ve yorgunluğunu elinden geldiğince gizlemeye çalışan Lamoral'a baktı. Gözlerini kapatıp içinden bir ah çekti.
【Yazar, senden nefret etmeye şimdi başlasam çok mu geç kalmış olurum?】
Gözlerini açık tutmak için bütün gücünü zorlayarak Başpiskopos Beatrice'in gelmesini bekledi.
Bir dizi büyülü müdahalenin ardından bedeni epeyce iyileşti.
Bu bedene girdiği anda Schooner dilini doğal olarak anlayıp konuşabilir hale gelmişti ama büyü yaparken söylenen sözlerden tek kelime anlamıyordu.
Önceki beden sahibinin yaşadıklarına ilişkin anılarını miras almamıştı. Bu ailenin üyeleri arasındaki ilişkileri yalnızca çizgi romanı okuduğu için biliyordu.
O büyü de hayli ilgisini çekmişti.
Bu yüzden doğrudan sordu:
“Sayın Başpiskopos, sizden büyü öğrenebilir miyim?”
Beatrice başını okşayıp gülümsedi:
“Elbette. Seni tedavi ederken bedeninde doğuştan gelen bir büyü gücü olduğunu fark etmiştim. Ama önce iyileşmen gerek.”
Başpiskopos Beatrice'le birlikte gelip kapının dışında kulak misafiri olan Alex, bunu sessizce aklına yazdı.
Ertesi gün dük ile düşes dinlenirken Engelle'ı ziyarete geldi. Yanında Büyünün Temellerine Giriş adlı bir kitap getirmişti.
Ne var ki kapının önünde duruyor, kolay kolay içeri adım atmaya cesaret edemiyordu.
Lamoral, başkente sonradan getirilmiş bu Dokuzuncu Prens'e hiç de güler yüz göstermedi.
Engelle ikisine birden bakıp sakince ne yapması gerektiğini düşündü.
Lamoral onu kovamadan konuştu:
“Dokuzuncu Prens Hazretleri, buyurun içeri. Çok yorgunum, o yüzden ayağa kalkıp selam veremeyeceğim. Ağabey, sen de otur.”
Necker dük ailesinin imparatorluktaki konumu tartışılmazdı. Dük Necker unvanının varisi olan Lamoral'a, bırakın selam vermemeyi, imparatorluk ailesinden bir prensin yüzüne karşı surat assa bile kimse bir şey demezdi. Ancak Lamoral her zaman yumuşak huylu, nazik ve alçakgönüllüydü; görgü kurallarını asla çiğnemezdi.
Gözden düşmüş Dokuzuncu Prens'le ilk karşılaşmasında bile onu gülümseyerek, gereken bütün nezaketi göstererek karşılamıştı.
Alex de o zaman dükün büyük oğluna karşı bir yakınlık hissetmişti.
Ancak bu kez Lamoral gerçekten öfkelenmişti.
Bu ağabeyin kardeşine duyduğu sevgi Alex'in sandığından da derindi. Bu da bütünüyle iyi bir şey sayılmazdı.
Şimdiki “Engelle” ise başını ağrıtacak bir sorunun daha çıktığını düşünüyordu.
Engelle diğer hizmetkarları odadan çıkardı.
Alex birkaç gündür sürekli buralarda dolanıyordu. Engelle onun ne düşündüğünü elbette biliyordu.
Doğrulukla ve parlak bir ışıkla göz kamaştıran bu başkahraman, olanlar yüzünden içten içe mutlaka büyük bir suçluluk duyuyordu.
Aslında Alex çok zekiydi, yeterince soğukkanlıydı; iyi kalpli, güçlü ve ilkelerine bağlıydı.
Çizgi romanda suçsuz bir okul arkadaşı onun yüzünden ölmüş, Alex de öfkesini harekete geçmek için bir güce dönüştürmüştü. Dük ailesi öfke ve keder içindeyken muazzam baskıya dayanmış, olayın arkasındaki kişiyi bulup açığa çıkarmış ve sonunda ailenin desteğini kazanmıştı.
Ama o, Engelle'ın öldüğü hikayeydi.
Ölmemiş olması ise bambaşka bir meseleydi.
Necker dük ailesi de aptal değildi. Dokuzuncu Prens'in, hele kendisine destek sağlayacak bir güce şiddetle ihtiyaç duyduğu şu dönemde, onların ikinci oğlunu böylesine bariz bir yöntemle zehirlemesi için hiçbir neden yoktu.
Ama çocuklarına duydukları sevgi bir süreliğine gözlerini kör edip mantıklı düşünmelerini engelleyebilirdi. Bu aralık iyi değerlendirilmezse başkahramanla Necker ailesi arasında köklü bir düşmanlık doğabilirdi.
Kendi müdahalesinin hikayenin gidişini nasıl etkileyeceğini bilmiyordu.
Ancak tahta geçme mücadelesinin ilk dönemlerinde en büyük etkiye dük ailesinin sahip olacağını biliyordu.
Bu dünyanın kurtulması için başkahramana ihtiyacı vardı. Bunun ilk koşuluysa başkahramanın bu ülkenin imparatoru olup Batı Kıtası'ndaki durumu istikrara kavuşturmasıydı. Yoksa son, özgün eserdekinden de kötü olacaktı.
Bu... nasıl bir cehennemdi böyle?
Engelle yüzüne hiçbir şey yansıtmadan öfkesini bastırdı ve Alex'e sordu:
“Prens Hazretleri, sizi zehirleyerek öldürmek isteyen kişiyi yakaladınız mı?”
Alex bir an afalladı. Altın rengi gözbebeklerinde hasta gencin solgun, bir deri bir kemik kalmış bedeni yansıyordu. Ama yüzünde Engelle'ın beklediği ifade yoktu; biraz tuhaf bir tavırla karşılık verdi:
“Birkaç ipucu buldum.”
Lamoral da Engelle'a döndü; belli ki bu soru onu şaşırtmıştı.
【Bu kadar çabuk mu?】
Özgün hikayede bu aşamada hala tek bir ipucu bile bulamadıkları için oradan oraya koşturup araştırma yapıyor olmaları gerekiyordu.
Engelle bir an şaşırdı, ardından yüzünü asıp bilerek sert bir tavırla sordu:
“Öyleyse Prens Hazretleri neden hala burada vakit kaybediyor?”
Alex önce Lamoral'a, sonra Engelle'a baktı. Elindeki kitabı usulca yatağın ayak ucuna bıraktı. Hem sesini alçalttı hem de duruşunu küçülterek konuştu:
“Özür dilerim. Benim yüzümden... böyle acı çekiyorsun.”
Engelle çocuğun kendisini ne kadar suçladığını ve ne kadar pişman olduğunu sesinden anlayabiliyordu.
Yüzde yüz içtendi.
Çünkü bu çocuğun, yerine ölen o talihsiz adamı, bütün bunların arkasındaki asıl suçluyu öldürdüğü ana dek unutmadığını biliyordu.
İşte başkahraman böyle biriydi.
Çizgi romanı okurken kendisi de elbette başkahramanın tarafını tutmuştu. Ne yazık ki artık harcanıp gidecek bir yan karaktere dönüşmüştü. Onun gibiler için bu dünyadaki en tehlikeli şey kötü karakterler ya da dünyanın sonu değil, başkahramanın ta kendisiydi.
Acımasızcaydı ama gerçek buydu.
Engelle soğuk bir gülüşle karşılık verdi:
“Dokuzuncu Prens bunu biliyorsa benden mümkün olduğunca uzak durmalı. Ancak o zaman güvende olabilirim.”
Alex hayal kırıklığına uğramış gibi görünmedi. Aksine ona gülümsedi:
“Evet, haklısın. Uzak duracağım. Seni zehirleyen suçluyu bulmak için de elimden geleni yapacağım. Sana bunun hesabını vereceğim.”
Engelle sızlayan vicdanını bir kenara iterek devam etti:
“Açık konuşmamı bağışlayın, Dokuzuncu Prens'ten suçluyu yakalayana kadar beni bir daha görmeye gelmemesini rica ediyorum.”
Alex ona uzun uzun baktı.
Engelle başını yana çevirdi. Görüş alanını dolduran o çiçekleri gerçekten bir daha görmek istemiyordu. Bir kez daha görse kendini tutamayacaktı.
“Peki. Sen iyice dinlenip iyileş.”
Alex ayağa kalkmadan önce bir şey daha ekledi. Sanki kendi kendine mırıldanıyordu; sesi bir sivrisineğin vızıltısı kadar cılızdı. Engelle onu duymadı.
Alex gitmeden hemen önce Engelle'ın burnuna hafifçe, alkolle karışmış bir koku geldi.
Ama koku epeyce silikleşmişti. Engelle de üzerinde durmadı.
Bunları söyledikten sonra Alex uslu uslu çıkıp gitti. Delikanlı henüz çok gençti ama uzaklaşan silueti olduğundan daha uzun görünüyordu; insanın içine bir acıma duygusu düşürüyordu. İmparatorluk ailesinin çocukları ister istemez sıradan insanlardan daha erken olgunlaşıyordu.
Engelle, meslek alışkanlığıyla, kullandığı üslubun fazla sert olup olmadığını düşünmeye başladı.
Yanlarındaki Lamoral da aralarında geçen kısa konuşmayı dinleyince meseleyi kavramıştı.
“Engy, ne demek istiyorsun? O değil miydi...?”
Engelle öne eğilip Büyünün Temellerine Giriş kitabını kendine çekti ve avucunun altında tuttu.
“Ağabey, senin zekanla bunu ancak şimdi fark etmiş olmaman gerekirdi.”
Lamoral'ın donup kaldığını görünce iç çekerek devam etti:
“Annemle babamı çağırabilir misin? Aynı şeyleri üç kez anlatmak istemiyorum.”
Kendrick Necker ile Carolina Phoeniola geldikten sonra Engelle, o gün gerçekte neler yaşandığını anlattı. Anlattıklarına biraz da kendisi bir şeyler ekledi.
“Dokuzuncu Prens'in saraya, ölüm döşeğindeki İmparator'un çağrısı üzerine döndüğünü biliyorsunuz. Ama o, kendini bile savunamayacak güçsüz bir prens değil. İmparatoriçe onu nasıl rahat bırakabilir? Bu zehirleme girişimi daha başlangıç.”
Öyle kesin konuşuyordu ki dük, düşes ve Lamoral ancak o anda prensin çocuklarını zehirlemesi için gerçekten hiçbir neden bulunmadığını hatırlayabildiler. Böylesine basit bir gerçeği ancak şimdi görebiliyorlardı.
“İkinci Prens tez canlı ve hemen başarı kazanma peşinde. Şu anda sınırda bir savaş olmasa bile gidip kendi bir çatışma çıkarır. Salanbrad'ın iç siyaseti karışık; kolayca lokma edilebilecek bir ülke. Ama kuzey bizim alışık olduğumuz savaş alanı değil. Er ya da geç savaş meydanında ölecek, hatta imparatorluğun kuzey sınırına da bela açacak.”
Üçünün şaşkın bakışları altında Engelle, çizgi romandan öğrendiklerini sakince sıralamayı sürdürdü.
“Üçüncü Prens ikiyüzlünün teki. Soylular Meclisi'nde birtakım gruplarla işbirliği yaparak siyaseti karıştırıyor; kendi topraklarında halka ağır vergiler ve angaryalar yüklüyor, özel askerler besliyor. Tek derdi ülkeyi kargaşaya sürüklemek. Üstelik içkiye ve sefahate de düşkün.”
“Dördüncü Prens, Büyülü Canavar Dağları'nı korumakla görevlendirildi. Söylentilere göre zalim ve öldürmeye meraklı biri. Acımasız ağır süvarilerden oluşan bir birlik yetiştirmiş, paralı askerlik yapıyor.”
“Büyük Prenses ise İmparatorun Kızı sıfatıyla tahta çıkabilecek nitelikte. Fakat Soylular Meclisi veraset yasasını önüne koyarak onu engelliyor; İmparator'a vekalet etmesini istiyorlar ama hak ettiği unvanı vermiyorlar. İmparatoriçe'yle anlaşamadığı söyleniyor. Dokuzuncu Prens'in saraya geri getirilmesini savunan da oydu. Sizce bunu neden yaptı?”
“Büyük Prenses, İkinci Prens ve Üçüncü Prens, İmparatoriçe'nin himayesi altında. İkinci ve Üçüncü Prens onun öz çocukları; Dördüncü Prens ise başka bir ülkeden gelen bir prensesin oğlu. Diğer prenslerle prensesler ya hanedan kayıtlarından çıkarılmış ya da saraya kapatılmış durumda. Anne, baba, sizce bunlardan hangisi imparator olmaya uygun?”
“...”
Bir süre hiçbiri söyleyecek söz bulamadı.
Engelle'ın dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Aslında Alex saraya gelmeden önce Necker dük ailesi Dokuzuncu Prens'i zaten araştırmış ve ona karşı belli bir eğilim geliştirmişti.
“İmparatoriçe'nin taraftarları bütün bunları nasıl bilmez? Mutlak tarafsızlık diye bir şey mümkün değil. Ağabey, sen de biliyorsun; imparatorluğu böyle insanların ellerine bırakırsak her şey biter.”
Carolina kaşlarını çatıp sordu:
“Dokuzuncu Prens'i desteklememizi mi istiyorsun?”
Engelle'ın yüzü hala berbat haldeydi. Eliyle ağzını kapatıp iki kez öksürdü, sonra gülümsedi:
“Bunu yaparsak diğer birkaç güç odağının karşısında yer almış oluruz.”
Lamoral bir şeyi fark etmişti:
“Yani başkasını destekliyormuş gibi yapıp aslında Dokuzuncu Prens'e yardım etmemizi mi istiyorsun?”
Kendrick bir süre düşündükten sonra konuştu:
“Destekleyeceğimiz kişi... Büyük Prenses.”
Engelle başını salladı.
“Yetenekli bir imparator olabilir ama bu yeteneğini savaşları sona erdirmek için kullanmaz. Tahta çıkarsa Ribell'e karşı savaş açar. Oysa şu anda diğer üç prense karşı koyabilecek tek kişi o. Görünüşte de en iyi tercih.”
Büyük Prenses son derece yetenekli ve hırslıydı. Hedefi Batı Kıtası'na hükmetmekti. Bu yüzden barış içinde toparlanmaya ve gelişmeye yönelmesi imkansızdı.
Oysa on yıl sonra gerçekleşecek İblis istilası karşısında insanlık artık kendi arasındaki savaşlarla gücünü tüketmemeliydi. Batı Kıtası'ndaki savaşta öleceklerin sayısı da az değildi.
Lamoral kardeşinin elini tuttu. Hala içine sindiremiyordu:
“...Ama onun yüzünden neredeyse ölüyordun.”
Engelle başını iki yana salladı:
“Zehri başkası koydu. Beni kurtaran oydu.”
Alex başında beklememiş olsaydı, Başpiskopos gelene kadar dayanamadan, muhtemelen birileri tarafından öldürülmüş olacaktı.
Ama aklını kurcalayan bir şey vardı. Bu kez zehirli çayı içtiği sırada Alex son anda onu durdurmaya çalışmıştı; gerçi başarılı olamamıştı. Bu, özgün çizgi romandakinden biraz farklıydı...
Nedenini o an çıkaramadığı için bundan söz etmedi.
Kendrick bir süre kendini tutup sonunda konuştu:
“...Engy ile Dokuzuncu Prens'in şimdiden bu kadar derin bir dostluk kurduğunu hiç düşünmezdim...”
Engelle birkaç kez gözlerini kırptıktan sonra bunun bir yanlış anlaşılma olduğunu fark etti. Ama düzeltmesine gerek yoktu; üstelik sonraki konuşmaya da yarayacaktı. Bu yüzden muğlak bir yanıt verdi:
“Onu pek yakından tanımıyorum. Yalnızca nasıl biri olduğunu kendi gözlerimle gördüm.”
“...Ama söylediklerimi ancak birer fikir olarak kabul edin. Sonunda kendi gözlerinizle görüp kararı kendiniz vermelisiniz.”
Lamoral bir an tereddüt etti, ardından sordu:
“Peki, ona neden öyle davrandın...?”
Engelle soğukça cevap verdi:
“Çünkü söylediklerim doğru. Ona yaklaşmak tehlikeye yaklaşmak demek. Sizin onu desteklemeniz ayrı mesele; ben her türlü güç odağından uzak durmalıyım. En azından dışarıdan mutlaka öyle görünmeli. Yoksa kolayca rehin alınabilirim.”
Ya da harcanıp gidecek bir yan karakter olabilirdi.
Yaşaması da ölmesi de başkalarının işine yarayabilirdi. Şimdiki durumu tam olarak buydu.
