İçeriğe geç

İkinci Kısmı Çizmeye Başlamak (1)

Bilinci ilk kez belli belirsiz yerine geldiğinde henüz göz kapaklarını bile aralayamamıştı. Midesindeki yakıcı acı yüzünden ağzından fokurdayarak kanlı köpükler taşıyordu.

Sanki bedenindeki bütün kaslar ve kemikler tel tel, parça parça sökülüyordu.

Gözlerini açamıyordu ama bir daha böyle bayılıp gitmemesi gerektiğini belli belirsiz hissediyordu.

Ardından acı daha da belirginleşti. Sanki bedeninin içinden bir lav seli geçiyor, dışarıdaysa henüz erimiş kar ve buzdan oluşan dondurucu sular hiçbir şeye aldırmadan içeri dolmaya çalışıyordu.

Acaba kızgın cehennemle buz cehenneminin sınırına mı basmıştı? İkisi arasında durmadan bir o yana bir bu yana savruluyordu.

Duyuları kavurucu sıcakla dondurucu soğuk arasında çekiştirilirken düşünebildiği tek şey, neden hala ölmediğiydi.

O anda bayılmak bile lükstü.

Bu durumun ne kadar sürdüğünü bilmiyordu. Sonunda buzlu su, lavın yakıcı sıcaklığını bastırdı. Aynı zamanda o dondurucu his de epeyce hafifledi. Yumuşacık sular onu sarıp sarmaladı. İşin tuhafı, suyun içinde nefes alabiliyordu.

Bilincini yeniden kaybetmesi de sanki göz açıp kapayıncaya kadar olup bitmişti.

Gözlerini açtığında güçlükle nefes alıyordu. Göğsü tıkanmış, boğazına pas tadı dolmuştu. Bedeni refleksle birden doğruldu ve ağzından bir dolu kan fışkırdı.

Gözlerinin önündeki karanlık çekilince çarşafın baştan aşağı kan lekeleriyle kaplandığını gördü. Yine de az önceki belirtileri büyük ölçüde hafiflemişti. Bir şey düşünecek hali yoktu; kendini geriye bıraktı, yan döndü ve ağzının kenarından kan akmaya devam ederken can havliyle soluk almaya çalıştı.

Bedeni hala ölümüne ağrıyordu ama en azından yaşadığını biliyordu.

Bilinci yerine geldiği ilk anda hala rüya gördüğünden şüphelendi.

Kısa kahverengi saçlı kadın kaşlarını sımsıkı çatmıştı ama eli çabuktu. Ağzının kenarındaki kanı sildi ve ona bir bardak duru su uzattı.

O kan kırmızısı gözlere bakarak suyu yuttuğunda aklına gelen ilk şey, tadının ne kadar berbat olduğuydu.

Çocukken soğuk, sade su içmeyi sevmezdi; çünkü dezenfektan kokusu gelirdi.

Büyüdüğünde de çoğunlukla kaynatılmış su içmeyi tercih etmesinin nedeni buydu.

Ama bu su soğuktu ve metal tadı vardı.

Bakışlarını indirince berrak suya yayılan kan izlerini gördü. Anlaşılan kendi kanını da içmekten kaçınamamıştı.

Ardından midesi kasılarak ağrımaya başladı.

Acıdan durmadan soluk alıp veriyor, bardağı bırakmaktan başka bir şey yapamıyordu.

Dikkatini dağıtmak istedi. Bu yüzden nefes nefese çevresini incelemeye başladı.

Solunda, saçlarını örüp başının çevresine çiçekten bir taç gibi dolamış bir kadın duruyordu. Elinde uzun bir asa tutuyordu. Pencereden gelen ışığa karşı durduğu için yüzünü tam seçemiyordu.

O ana dek odada yalnızca onun çaresizce soluk alışları duyuluyordu. Ortam insanı bunaltacak kadar sessizdi.

İlk konuşan bu kadın oldu. Onun anlamadığı bir dizi sözcük söyledi; ardından gözlerinin önünde açık mavi-yeşil bir ışık parladı.

Anlayamadığı simgeler, daha doğrusu harfler ve sözcükler, gözlerinin önünde halka üstüne halka oluşturdu. Halkalar boşlukta üst üste bindi, sonra üzerine doğru atılıp usulca bedenine karıştı.

Sanki içinden bir şey çekilip çıkarılmıştı. Kanı kaynayıp dalgalanıyor, bedeni giderek rahatlıyordu ama ağzından daha da fazla kan gelmişti.

“Engy!”

Kanı silerken yanında diz çökmüş bir adamın bağırdığını duydu.

Kısa saçlı kadın, terden sırılsıklam olan saçlarını alnından çekti. Bir yandan adamın eline hafifçe vurarak onu yatıştırdı.

“Birikmiş kan bu, endişelenme. Engy, şimdi kendini çok daha iyi hissediyorsun, değil mi?”

Başını salladı. Eliyle soğuk terini ve kan lekelerini sildi. Sildikçe daha fazlasının bulaştığını görünce uğraşmayı bıraktı.

Az önceki acı on üzerinden onsa şimdiki beşti. Buna katlanabilirdi.

Asayı tutan kadın da rahat bir nefes aldı.

“Tehlikeli dönemi atlattı. Önümüzdeki birkaç gün de tedavi için geleceğim. Beş altı güne zehrin büyük bölümünü temizleyebiliriz. Zarar gören iç organları daha yeni iyileşmeye başladı, dolayısıyla son derece hassaslar. Üstelik kanında ve organlarında hala zehir kalıntıları var. Yemek yemesi çok zor olacaktır ama ne yapıp edip bir şeyler yemesi gerekecek. Yoksa dayanamaz.”

Gu Shu'nun durumu kavraması iki saniye sürdü. Burası kendi yatağı değildi.

Uyumadan önce telefonundan çizgi roman okuyordu. Durup dururken zehirlenmiş olamazdı.

Az önce çektiği acı da şu an hissettiği her şey de fazlasıyla gerçekti. Rüya görmediğini biliyordu.

Başını, az önce seslenen adama neredeyse tıpatıp benzeyen genç bir erkeğe çevirdi.

Bu yüzü sanki daha önce görmüştü.

— Ama asıl mesele, yanında açmış duran o mavi balon çiçekleri de neyin nesiydi? Gerçek çiçekler miydi bunlar? Neden havada açıyorlardı?

İçine hafif bir uğursuzluk hissi çöktü.

Yan tarafta duran başka bir delikanlıya baktı.

On beş yaşlarında bir delikanlıydı. Başını eğmişti, yüzü solgundu ve ellerini sımsıkı yumruk yapmıştı.

Buna rağmen çevresinde bir sürü kış yasemini açmıştı. İncecik dokulu taç yapraklarıyla göz kamaştırıcı, capcanlı bir şekilde çiçeklenmişlerdi.

Dünyadaki güzelliği ve aydınlığı anlatan bütün sözcükler bu delikanlıya yakışırdı. Ne var ki Gu Shu, zavallı sözcük dağarcığıyla onu tarif etmenin iyi bir yolunu bulamıyordu.

O anda sanki gökten düşen bir yıldırım yerin ateşini tutuşturdu.

Sonunda uyumadan önce ne yaptığını hatırladı.

İnternette yayımlanan bir çizgi roman okuyordu.

Şafağa Övgü.

O dönemde ülkenin en gözde, en çok ses getiren özgün çizgi romanıydı. Adını duymayan pek az kişi vardı herhalde.

Ülkede çizgi roman dünyası gitgide kötüye giderken böylesine büyük bir fenomene dönüşen bir eserin ortaya çıkması hiç de kolay değildi.

Aslında çizgi roman ilk yayımlanmaya başladığında pek ilgi çekmemişti.

Gu Shu o sıralar lisede öğretmenlik yapmayı yeni bırakmış, tam zamanlı yazar olmaya karar vermişti. Yazacaklarına malzeme ararken tesadüfen bu çizgi romana rastlamıştı.

Fantastik türde, üstelik özgün bir çizgi romandı. Böyle hikayeler artık her yerde vardı. Arkasında bir kaynak eserin hazır hayran kitlesi de yoktu; başlangıcı da pek ilgi çekici sayılmazdı. Daha baştan başarısız olacağı neredeyse belliydi.

Yine de ilgisini çekmişti. Bunun başlıca nedeni çizim tarzıydı. Daha ilk bakışta çizerin ne kadar usta olduğu anlaşılıyordu. İnsan anatomisi, hareketler, karelerin düzeni... Her şey bir film kadar incelikle işlenmişti. Tek bir sayfanın en küçük ayrıntısında bile çizim kalitesi düşmüyordu.

Çizimler bu kadar güçlüyken ve hikaye de giderek güzelleşirken popüler olmaması mümkün değildi. Üstelik ücretsiz yayımlanan bir çizgi roman olduğundan okur sayısı doğal olarak artmaya başladı.

Bu çizgi roman herhangi bir çizgi roman platformuyla sözleşmeli bir eser değildi. Bir sosyal medya hesabı tarafından doğrudan sosyal medyaya yükleniyordu. Her hafta düzenli olarak üç bölüm yayımlanıyor, üç yıldır tek bir güncelleme bile aksamıyordu.

Modern çağa yakın bir dönemi andıran, steampunk unsurları taşıyan Batı tarzı fantastik bir dünyada geçen çizgi romanın temel unsurları büyü, bilim ve savaştı. Karakterler çok iyi işlenmişti, dünya kurgusu son derece bütünlüklüydü ve her ayrıntı titizlikle düşünülmüştü. Sanki gerçekten yaşanmış, kurgusal bir dünyanın hikayesiydi.

Bir kez okumaya başlayıp kendini alamayan pek çok insan vardı. Gu Shu da ilk okurlardan biriydi.

Başkalarıyla hikaye üzerine tartışmaya pek hevesli değildi ama onların tartışmalarını okumayı çok severdi.

Çizgi romanda ele alınan siyaset ve savaş konuları oldukça derinlemesine işlendiğinden okurken insanı düşünmeye de sevk ediyordu.

Çizgi roman sosyal medyada gittikçe popülerleşince pek çok şirket yazara ulaşmaya çalışmıştı. Ancak yazar hiçbirine yanıt vermemişti.

Hayranların yazar hakkında bildiği tek şey hesabının adıydı: Lüling. Bu, çizgi romandaki dünyanın da adıydı.

Bu kadar popüler bir eserin yazarının böylesine gizemli olması büyük bir tezat oluşturuyordu. Kimse yazarın kadın mı erkek mi olduğunu, hayatını nasıl kazandığını bilmiyordu. Çünkü yazar, çizgi roman bölümlerini paylaşmak ve telif haklarını devretmeyeceğini bildirmek dışında hiçbir açıklama yapmamıştı.

Üstelik büyük şirketlerin bile elinden bir şey gelmiyordu. Her şeyi bulabilen internet kullanıcıları ve medya, yazarın geçmişini didik didik etmiş ama gerçek kimliğine dair hiçbir iz bulamamıştı. Bunun üzerine türlü söylentiler ortaya atılmıştı; yine de kimse hiçbirini doğrulayamamıştı. Yazar da hiçbir zaman bunlara karşılık vermemişti.

Okurların çoğu çizgi romanı takip etmeyi sürdürmüştü. Hatta eserin çevresinde kendine özgü, düzenli bir hayran üretimi sektörü bile oluşmuştu. Bazı yayıncılar yalnızca bu çizgi romanı anlatıp yorumlayarak geçimlerini sağlamaya başlamıştı.

Büyük şirketlerin izinsiz çıkardığı yan ürünler ve başka ticari mallar ortalığı doldurmasına rağmen yazar bir kez olsun ortaya çıkmamıştı.

Böylece bu büyük ilgi üç yıl boyunca sürdü.

Gu Shu da bu neredeyse destansı boyutlara ulaşan özgün çizgi romanı hiç aksatmadan sonuna kadar takip etmişti.

Kısacası Şafağa Övgü, bir grup kahramanın insanlığı kurtarmasını, insanları iblislere karşı zafere ulaştırmasını ve şafağa taşımasını anlatan bir hikayeydi.

Klasik, kahramanlık dolu bir hikaye.

Hikaye Aonilora Kıtası'nda, daha doğrusu Batı Kıtası'nda başlıyordu.

Tanrıça'nın kurduğu Ayırıcı Duvar yıkılmadan önce Aonilora Kıtası'nda yaşayan insanlar, dünyada yalnızca kendi kıtalarının bulunduğunu sanıyordu.

Oysa Ayırıcı Duvar'ın doğusunda başka bir kıta daha vardı.

Çizgi romanın başkahramanları biri erkek, diğeri kadın olan iki kişiydi. Ancak aralarında romantik bir ilişki yoktu.

Hikayenin ilk bölümlerinde bu ikisinin ayrı ayrı yükselip taç giymesi, ardından Batı Kıtası'ndaki savaşları sona erdirmek için ellerinden geleni yapmaları anlatılıyordu. Üçüncü bir gücü de destekleyerek üç tarafın birbirini dengelediği, geçici olarak istikrarlı bir düzen kurmuşlardı.

O sıralarda bile kadın ve erkek başkahraman arasında neden romantik bir ilişki olmadığından yakınan pek çok kişi vardı.

Ancak hikayenin orta ve son kısımlarında Ayırıcı Duvar yıkılıp Değişken Deniz artık değişmez olduğunda ve iblisler Doğu Kıtası'ndan istilaya giriştiğinde hikayenin ölçeği bir anda büyümüştü.

Artık insanlığın el ele verip iblis istilasına karşı direndiği ve Doğu Kıtası'ndaki baskı altında yaşayan insanları kurtarmak için her yolu denediği bir hikayeye dönüşmüştü.

Bundan sonraki olaylar hem son derece görkemli hem de acımasızdı.

Başkahramanların canla başla savaşması, silah arkadaşlarının her şeyi göze alarak kendilerini feda etmesi, umutsuzluğa karşı direnen insanlık... Bütün bunlar pek çok okuru gözyaşlarına boğmuştu.

Ancak hikayenin bir kusuru sayılabilecek, belki de asıl gücünü oluşturan şey, sonlara doğru yavaş yavaş ortaya çıkmıştı.

Yazar hikayenin üçte ikisini, hayranlık uyandıran, her biri kendine has pek çok kahramanı, okurların iliklerine kadar sevdiği o karakterleri yaratmaya ayırmıştı.

İblislerle yapılan son büyük savaşta bu kahramanlar birbiri ardına ölmüştü.

En acı veren şey, yazarın karakterleri canı istediği için öldürmesi değildi. Her ölümün nedenini önceden görmek mümkündü.

Önceki olaylarda bırakılan ipuçlarında, karakterlerin kişiliklerinde, izledikleri yollarda ve gereğinden fazla güçlü düşmanlarında...

Her ölüm insanın yüreğini paramparça ediyordu.

Hikaye doruk noktasına ulaştığında...

Önemli yan karakterlerin hepsi ölmüştü. Geriye yalnızca kadın ve erkek başkahraman kalmıştı. İnsanlık da bu savaşta nüfusunun neredeyse yüzde altmışını kaybetmişti.

İblislerle son hesaplaşmada insanlar korkunç derecede dezavantajlı durumdaydı.

Açıkçası sondan bir önceki bölüm yayımlandığında bir sürü insan küfürler savurmaya başlamıştı.

En sevdikleri karakter öldüğünde bile okumayı bırakmayan okurlar, üzerlerine dalga dalga çöken bu umutsuzluk karşısında sonunda yıkılmıştı.

Pek çok kişi çizgi romanın sonunun berbat olacağını söylüyordu.

Bazılarıysa trajik bir sonun son derece gerçekçi ve mantıklı olacağını düşünüyordu.

Bir grup okur, sonunda mutlaka herkesi şaşkına çevirecek büyük bir ters köşe yaşanacağına inanıyor, buna karşı çıkanların nasıl yanılacağını görmek için bekliyordu.

Herkesin farklı bir fikri vardı ve kimse kendi görüşünden vazgeçmiyordu.

Gu Shu'ya gelince, son nasıl olursa olsun kabul edecekti. Tek istediği bu hikayenin nasıl bittiğini görmekti.

31 Aralık 2060.

O gün son bölümün yayımlanacağı gündü.

Bazıları haklı çıkmıştı. Son bölümde gerçekten de akıllara durgunluk veren bir ters köşe vardı.

İlk olarak bölümün başlığı dikkat çekiyordu.

Şafağın Cenazesi.

Bu başlığı gören herkesin yüreği bir anlığına ağzına gelmişti.

Sonra bölümün içeriği geliyordu.

Kadın ve erkek başkahramanın uzun zamandır hazırladığı plan sonunda açığa çıkmıştı.

Bu plan, geçmişteki bütün kahramanların ve insanların, ayrıca onların kendi ölümlerinin üzerine inşa edilmişti.

İki başkahraman son düşmanla birlikte yok olmuş, kahramanca canlarını feda ederek küle dönüşmüştü. Hikaye böylece sona ermişti.

İnsanlık iblisleri yenmişti.

Ama ödenen bedel fazlasıyla ağırdı.

İblislerin ana kuvvetleriyle onları doğuran Ana Ağacın kendisi yok edilmişti. İblisler artık İblis Ağacı aracılığıyla dünyaya gelemeyecekti; doğal yollarla üreme olasılıklarıysa son derece düşüktü.

Kahramanlar kendi etleri ve kanlarıyla umuda uzanan bir yol döşemişti.

İnsanlık toparlandıktan sonra yirmi yıl boyunca Doğu Kıtası'ndaki iblisleri temizlemiş ve orada baskı altında yaşayan insanları kurtarmıştı.

Çizgi romanın son birkaç karesi özellikle düşündürücüydü:

Erkek başkahramanın bir zamanlar kurtardığı, şimdiyse insanlığın başkomutanlarından biri olan genç adam, harabelere bakarak kendi kendine mırıldanıyordu.

“Ama buna... zafer denebilir mi?”

Uzun gecenin ardından doğan şafağın ışıkları Doğu Kıtası'nı aydınlatıyordu. Bütün manzarayı gösteren geniş bir kareydi bu.

Işığın içine yerleştirilmiş dört cümle vardı:

“Uzun gece sona erdi, şafak söktü.”

“Şafak, insanlığın zaferini övdü.”

“Şafak, bir çağı toprağa verdi.”

“Şafak, başka bir çağın kapısını açtı.”

Aynı genç adam, aynı şafağın altında, karısının ve kızının ellerini tutarak bir mezar taşının önünde şapkasını çıkarıp eğiliyordu. Anmak için getirdiği beyaz çiçeği mezara bırakıyordu. Arkasında yas tutan bir kalabalık vardı.

Başını çevirdiğinde önünden çekilerek götürülen bir kafes gördü.

Kafesin içinde doğal yollarla dünyaya gelmiş bir iblis yavrusu vardı. Bakışları bomboştu, gözyaşları kurumuştu ve yüzü umutsuzlukla doluydu.

Genç adam sessizliğe gömüldü.

“Şafak kimin için toprağa verildi?”

Şafağın Cenazesi — Birinci Kısım end

Çizgi romanın yurt içindeki ve dışındaki hayranları, son bölümün etkisiyle adeta çılgına dönmüştü.

Sonunda kadın ve erkek başkahraman da ölmüştü.

Çizgi romanın adı değiştirilmişti.

İşte bu iki gerçek.

Evet, son satırdaki ifadeden anlaşıldığı üzere Şafağın Cenazesi yalnızca son bölümün başlığı değildi. Yazar, çizgi romanın adını Şafağa Övgü yerine Şafağın Cenazesi olarak değiştirmişti.

Başlangıçta insanlığı kurtaran kahramanların görkemli hikayesi olan eser, artık tamamen insan kahramanların kaderine yakılmış bir ağıda dönüşmüştü.

İnsanlık kazanmış gibi görünüyordu, ama sanki kazanmamıştı da. Baştan sona trajik bir sondu.

Başlığından dolayı çizgi romanın HE1 ile biteceğine kesin gözüyle bakanlar bile vardı. Yazarın eserin adını son anda değiştireceğini kim tahmin edebilirdi ki?

Ve böylece ilk kısım sona ermişti.

İlk kısım varsa ikinci kısım da olurdu. Kadın ve erkek başkahramanın, hatta bütün yan karakterlerin ölümünden sonra hikayenin bir de ikinci kısmı olacaktı.

Böyle bir şey daha önce görülmemişti.

Gu Shu çizgi romanı bitirdikten sonra uzun süre kendine gelemedi.

Aslında sonun böyle bir BE olacağını belli belirsiz tahmin etmişti ama çizerin bu kadar usta olduğunu, her şeyi böylesine derinlikli anlatabileceğini düşünmemişti. Son birkaç karenin tam olarak neyi amaçladığını hemen çözemese de hayal gücünün ötesinde bir sarsıntı yaşamıştı.

Ona kalırsa hikayenin sonu kötü yazılmış değildi.

Ancak yazara duyduğu hayranlık başka, içindeki burukluk başkaydı. Olay örgüsüne diyecek bir şeyi yoktu ama karakterlere olan sevgisi yüzünden, diğer pek çok okur gibi, kadın ve erkek başkahramanın ölümünü kabullenemiyordu.

Belki de okurların gözünde bu iki başkahraman gerçekten özeldi. İnsanın içinde küçücük de olsa bir umut kalıyordu: Ölmeyeceklerdi, değil mi?

Beklentisiyle gerçek arasındaki bu uçurum onu biraz sarsmıştı.

Sosyal medyada biraz dolaştı ama yoğunluk yüzünden sunucular çökmüştü. Bunun üzerine duygularını toparlayıp uykuya daldı.

Uyumadan önce, bir anlık heyecanla yazara özel mesaj göndermişti.

Hocamın mesaj kutusu çoktan patlamıştır, diye düşünüyordu. Daha önce de mutlaka bir sürü kişi yazara mesaj göndermiş, hatta gönderdiklerini internette paylaşmıştı. Ama yazar hiç cevap vermemişti.

O da yalnızca içindekileri dökmek istemişti.

İlk ve tek kez böyle düşünmeden hareket etmişti.

“Merhaba hocam. Kahramanların çoktan can verdiği bu sonu nasıl yeniden yazmayı düşünüyorsunuz? İkinci kısmı ne zaman yazmaya devam edeceksiniz?”

Yazarın kesinlikle cevap vermeyeceğini biliyordu, bu yüzden gidip uyudu.

Ama Gu Shu uykuya daldığında bilgisayarının ekranı kapanmadan hemen önce yeniden aydınlandı.

Bir cevap belirdi.

Lüling: Anahtar sözcük tespit edildi. Koşulları karşılayan kişi tespit edildi. Işınlanma başlatılıyor.

Şimdi ikinci kısmın çizimine başlanıyor: 《****》

Terim ve çeviri notları1
  1. 1.

    HE (happy ending) mutlu son, BE (bad ending) ise kötü son anlamına gelen, özellikle internet kurgu topluluklarında kullanılan kısaltmalar.