Bu, beklemediği ikinci şeydi.
Engelle evde büyü çalışırken Jason'dan Alex'le ilgili haberler aldı.
Alex'in sığınmacıları başarıyla yerleştirmesi ve henüz küçük yaştaki genç varisin dük unvanını devralmasına yardımcı olması beklediği bir şeydi. Ne var ki döndüğünde yanında bir köle de getirmişti.
Salanbrad İmparatorluğu, üç büyük imparatorluk arasında köleliği kaldırmamış tek ülkeydi. Sığınmacıların çoğu da serf1 olarak yaşıyordu.
Schooner köleliği ilk kaldıran imparatorluk olsa da soylular arasında kölelere tepeden bakanların sayısı hiç de az değildi.
【Doğru ya, Quinpeo.】
Bu karakter aslında çizgi romanın ilerleyen bölümlerinde ortaya çıkıyordu. Haberi duyunca Quinpeo'nun hikayesi aklına gelmişti.
Quinpeo, Salanbrad'da yoksul bir köylünün oğluydu. Babası onu bir toprak sahibine köle olarak satmıştı. Serflerin ayaklanması sırasında başkalarıyla birlikte Schooner'in kuzey sınırına kaçmıştı. Orada da hayat kolay değildi ama en azından kendi emeğiyle karnını doyurabiliyordu. Bu yüzden o sırada sığınmacılarla ilgilenen Alex'e büyük minnet duyuyordu.
Doğuştan büyü yeteneği olmadığı için ne büyücü ne de şövalye olabilirdi. Onun yeteneği daha derinde saklıydı: Bir komutan olarak asker sevk ve idare etme, birlikleri düzenleyip konuşlandırma becerisi.
Schooner ile Ribell arasında savaş çıktığında orduya yazılmış, fakat uzun süre alt kademelerde güçlükle tutunabilmişti.
Komutanlık görevleri genellikle soylulara verilirdi. Haliyle sıra ona gelmiyordu.
Alex imparator olup ordusunun başında sefere çıktığında, savaşlardan birinde Quinpeo'nun yeteneğini ve sadakatini fark etmiş, onu bizzat yükseltip yetiştirmişti.
Quinpeo zaten Alex uğruna orduya katılmıştı. Bundan sonra onun için canını bile seve seve verecek hale gelmişti.
Alex tek kelime etse hiç tereddüt etmeden kendi boğazını kesecek kadar gözü kara ve sadık bir adamdı.
İblislerin ilerideki istilası sırasında Alex'e defalarca yardım etmiş, büyük savaş başarıları kazanmıştı. Sonunda da Alex'i kurtarmak için ölmüştü.
【Onu erkenden yetiştirmek gerçekten iyi fikir. Belli ki artık tecrübeli.】
Engelle haberleri dinlerken yüzünde hiçbir ifade olmadan siyah çayından bir yudum aldı.
Ama ders sırasında Quinpeo'yu kendi gözleriyle görünce o da şaşkına döndü.
“Dokuzuncu Prens'in yanına aldığı köle o mu?”
“Onu niye okula getirmiş?”
“Acaba doğru dürüst yıkanmış mıdır? Her yanından böcek kaynıyor gibi görünüyor.”
“Buraya gelmeye nasıl yüz bulmuş?”
“Dokuzuncu Prens'in eskiden ücra bir yerde birtakım köylü çocuklarıyla takıldığını duymuştum. Şimdi de köle mi?”
“Kraliyet ailesinin itibarına ne büyük leke.”
…………
Askeri teori dersini dinlemek üzere olan Engelle, ister istemez bütün bu lafları işitti.
Soylu çocukların bu kibirli ve ayrımcı tavırları midesini bulandırıyordu.
Onu asıl şaşırtan, çocuğun bu kadar küçük olmasıydı.
Çizgi romanda gördüğü Quinpeo, 190 santimetre boyunda, güçlü kuvvetli bir adamdı. Saçlarına aklar düşmüş, gözleri griydi; yüzü ölü gibi donuk, yanık izleri ve sayısız bıçak yarasıyla kaplıydı.
Bunlar çektiği acıların ve atlattığı zorlukların nişaneleriydi.
Oysa şimdiki Quinpeo on yaşlarında görünen bir çocuktu. Saçları daha bu yaşta kırlaşmış, bedeni bir deri bir kemik kalmıştı. Yüzünde büyük yara izleri pek yoktu ama öylesine zayıftı ki elmacık kemikleriyle kaş kemikleri sivrilip dışarı çıkmış, onu bir iskelet kuklasına benzetmişti.
【Bir çocuğu bu hale gelene kadar aç bırakmak...】
Engelle, masanın üstündeki yumruğunun titrediğini fark etti.
Gerçekten öfkeliydi.
Savaşın bıraktığı somut izlere kendi gözleriyle ilk kez tanık oluyordu. Önceki hayatında, yaşadığı çevrede koşullar ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın, böyle bir çocuk görmemişti.
Alex, Quinpeo'yu yanında sınıfa getirdi ve bilerek arka sıralardan bir yer seçti.
Quinpeo öğrenci değildi, Alex'in hizmetkarı olarak gelmişti. Bu oldukça yaygındı; pek çok soylu çocuk da akademiye kendisine hizmet etsin diye hizmetkarlarını getirirdi.
Engelle'in anne babası da eskiden aynısını istemiş, fakat Engelle kesin bir dille karşı çıkmıştı.
Yine de okula bir kölenin getirilmesi ilk kez oluyordu.
Quinpeo köle olduğu için Alex oturur oturmaz kendiliğinden onun ayaklarının dibine diz çökerek oturdu.
Alex buna razı olmadı. Uzun uzun konuşup onu ikna ettikten sonra Quinpeo ancak arkasında ayakta durmaya başladı.
Alex'in ne kadar mutlu olduğu yüzünden okunuyordu.
Engelle farkında olmadan onlara bir süre baktı. Ancak Cheryl seslenince kendine geldi.
“Şu çocuk çok aç görünüyor. Çantamda bu sabah pişmiş kurabiyeler var. Biraz vereyim.”
Uri ayağa kalktı, ikizler birlikte yanlarına gittiler.
Bir süre sonra Alex, Quinpeo'nun ağzına bir kurabiye tutuşturdu, sonra kendisi de yemeye başladı.
Üçü gülüşerek sohbet ediyordu.
【Başkahramanlardan da bu beklenirdi zaten.】
Engelle bunun da güzel olduğunu düşündü. Artık acı çekenleri kurtaracak bir başkahraman vardı. Kendisine düşense yalnızca kendi başının çaresine bakmaktı.
O tarafta Cheryl, bakışlarını çoktan geri çevirmiş olan Engelle'e bir göz attı ve alçak sesle konuştu.
“Az önce Engy aslında sürekli ikinize bakıyordu. Sanırım çocuk için biraz endişeleniyor ama neden kendisi gelmedi?”
Uri bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra Alex'e baktı.
“Şey, o...”
Alex açık yüreklilikle gülümsedi.
“Önceki olayları siz de biliyorsunuz. Benden kaçmak için elinden geleni yapıyor.”
Bir süre düşündükten sonra ansızın başka bir soru sordu.
“Burası şövalye sınıfı değil mi? Engelle'in burada ne işi var?”
Cheryl muzipçe gülümsedi.
“Haberin yok mu? Profesör Obed'in araştırma programına seçildi. Askeri derslere de katılmak zorunda.”
Uri de gülümsedi.
“Bence pek istekli değil ama yine de uslu uslu bütün derslere geliyor, üstelik çok da iyi öğreniyor.”
Alex düşünceli düşünceli Engelle'e baktı.
【...Bir zamanlar başarısız olmuş o program mı?】
Öğle yemeğinde Engelle'in yanına bir kişi daha katıldı.
“Buraya oturmamın sakıncası yoktur, değil mi?”
Engelle'in yüzünde kocaman harflerle 'Var' yazmasına rağmen Norivia gülümseyerek oturdu.
Uri, Norivia'dan Engelle'e dönen bakışları fark etti.
“Siz tanışıyor musunuz?”
Engelle yumuşacık dana etinden bir parça kesip ağzına attı.
Norivia gözleri gülerek konuştu.
“Kendisi benim büyük yatırımcım olur.”
Cheryl kaşığıyla buzlu tatlısını yerken lafa karıştı.
“Aa, seni tanıyorum! Okulda üniforma giymeyen tek kişi sensin!”
Norivia yakasını parmaklarının arasına alıp göz kırptı.
“Güzel mi?”
Cheryl dudaklarını büzdü.
“Çok güzel! Ben de üniforma giymek istemiyorum. Hem insanı bunaltıyor hem de hareket etmeyi zorlaştırıyor.”
Norivia gülümsedi.
“Okul kurallarımız kız öğrencilerin mutlaka kız üniforması giymesini şart koşmuyor. Erkek üniforması da giyebilirsin.”
Cheryl kaşığı ağzında, gözleri birden parlayarak sordu.
“Gerçekten mi?”
Uri'nin diyecek sözü kalmamıştı.
“Hey, hey!”
Engelle bütün bedeni huzursuzluk içinde yemeğini yiyordu.
Öğrencilik yıllarından beri tek başına yemek yeme alışkanlığı edinmişti. Bu alışkanlığı otuzlu yaşlarına dek sürmüştü. Şimdi etrafını böylesine coşkulu, canlı çocukların sarması onu ister istemez rahatsız ediyordu.
Göz ucuyla bir yere bakarken ansızın duraksadı.
Ardından bir yemek görevlisini çağırıp kulağına birkaç şey fısıldadı.
“Sadece siparişi benim verdiğimi söyleme. Bundan sonra ikisinin yemek masraflarını da benim hesabıma yazın.”
İşini hallettikten sonra yeniden yemeğine döndü. Fakat birden üç çift gözün kendisine dikildiğini fark edip kaşını kaldırdı.
“Ne var?”
Norivia gülerek cevap verdi.
“Yatırımcımın hem cömert hem de iyi kalpli olduğunu düşünüyordum.”
Cheryl gözleri ışıldayarak sordu.
“Az önce ne söyledin?”
Uri ise yalnızca gülümsedi, hiçbir şey söylemedi.
Engelle midesinin yeniden ağrımaya başladığını hissetti.
Öte yanda Alex yemek yiyordu. Quinpeo'yu da ille sandalyeye oturtmak istemiş, ama çocuk oturur oturmaz yeniden ayağa fırlamıştı.
“O zaman yanına paket yaptır. Eve dönünce hepsini mutlaka ye, tamam mı?”
Alex, Quinpeo için bol bol etli yemek söylemişti. Bir an önce biraz kilo almasını istiyordu.
Quinpeo durmadan başını salladı. Alex o anda ne söylese karşı çıkacak hali yoktu.
Tam o sırada bir yemek görevlisi, üzerinde et lifleri, yağ damlacıkları ve kişniş yaprakları yüzen bir kase etli pirinç lapası getirdi.
Koku Quinpeo'nun iştahını öylesine kabarttı ki istemsizce yutkundu.
Alex şaşırdı.
“Ben bunu sipariş etmedim ki?”
Yemek görevlisi özür dileyen bir gülümsemeyle cevap verdi.
“Bir beyefendi sizin için sipariş etti, Altesleri. Kim olduğunu söylemememi istedi.”
Alex siparişi Engelle'in verdiğini hemen anladı ve gülümsemeden edemedi.
“Ayrıca bundan sonra ikinizin de yemek masraflarını kendi hesabına yazmamızı söyledi.”
Alex bir süre lapaya baktı, ardından Quinpeo'ya göz atıp şefkatle gülümsedi.
“Yeterince düşünceli davranmamışım. Uzun zamandır açsın. Senin yumuşak ekmek ve lapa gibi şeyler yemen gerekirdi. Sana bu kadar çok yağlı yemek söylememeliydim.”
Quinpeo telaşla başını iki yana salladı. Onun gözünde Alex'in yaptığı her şey doğruydu.
Alex yemek görevlisine döndü.
“Birkaç yumuşak ekmekle biraz da süt paketler misin? Sonra mutlaka geri gidip Eng... o beyefendiye teşekkür et. Bir gün borcumu kesinlikle ödeyeceğimi de söyle.”
Quinpeo elindeki ekmeği keyifle yiyordu. Haliyle, hiç tanımadığı o kişiye de minnet duymaya başlamıştı.
“Ef... Altesleri, o kişi kim?”
Alex gülümsedi.
“Arkadaşım. Öyle olduğunu kabul etmeye yanaşmayan, inatçı bir arkadaşım.”
Alex, Quinpeo'yu yanında getirdikten sonra dil öğrenmesini sağlamış, onu kendisiyle birlikte askeri teori derslerine de götürmeye başlamıştı.
Zamanla, Alex'in yanında bulunan Quinpeo bir şey fark etti.
Efendisi, sürekli belli bir yöne gizlice bakmayı çok seviyordu.
Daha doğrusu, belli bir kişiye gizlice bakmayı.
Quinpeo onun, efendisinin bahsettiği arkadaşı olduğunu tahmin etti.
Ona sık sık yiyecek gönderen bu arkadaşın omuzlarını aşan uzun saçları mor bir kurdeleyle yarım toplanmıştı. Hep arka sıralarda oturdukları için yüzünü pek göremiyordu ama yalnızca sırtına bakınca bile soylulara özgü zarafet ve asalet hissediliyordu.
Quinpeo soyluların çoğundan hoşlanmıyordu ama bu kişiye karşı bir antipati duymuyordu.
Derslerde profesör sık sık onun adını söylediği için tam adını da öğrenmişti: Engelle Necker.
Gerçi arkadaş olduklarını söylemek de biraz tuhaftı. Çünkü gündelik hayatta ne yolları kesişiyor ne konuşuyor ne de göz göze geliyorlardı.
Çoğunlukla yalnızca Alex tek taraflı olarak ona bakıyor, ama yanına gitmeye hiç kalkışmıyordu.
“Ef... Altesleri, neden gidip Lord Necker'e selam vermiyorsunuz?”
Alex, Quinpeo'nun kendisine 'efendim' demesinden hoşlanmıyordu. Çocuk, belirgin Salanbrad aksanından kurtulamadığı gibi bu hitabı da uzun uğraşlara rağmen bırakamamıştı.
Alex çenesini eline dayadı.
“İzin vermiyor ki.”
Quinpeo bunu çok tuhaf buldu. Çünkü Alex'in sesinde garip bir neşe ve hoşnutluk vardı.
“Altesleri, mutlu musunuz?”
Alex onun saçlarını okşadı ve karşılık olarak bir soru sordu.
“Hayatta kaldın, şimdi de yumuşacık ekmek yiyorsun. Mutlu musun?”
Quinpeo durmadan başını salladı.
Alex gülümsedi.
“Sizleri böyle görmek beni mutlu ediyor. Hayatta kalmak güzel bir şey, değil mi?”
Quinpeo eskiden yaşamanın acı ve güçlükten ibaret olduğunu sanırdı. Oysa Alex ona hayatın sevinçle de yaşanabileceğini öğretmişti.
Bu yüzden başını var gücüyle salladı.
“Evet!”
“Sen de öğrenebildiğin sürece olabildiğince çok şey öğren, güçlen. Böylece ben de sana güvenip dayanabilirim.”
Quinpeo, böylesine güçlü bir prensin kendisi kadar zayıf birine ihtiyaç duyabileceğini aklına sığdıramıyordu.
Ama başını sallamaktan başka yapabileceği bir şey yoktu.
Kendisini kurtaran bu insana sahip olduğu her şeyi adamaya çoktan yemin etmişti. Prens uğruna her şeyi yapardı.
“Yalnızca şimdi değil, gelecekte de hepiniz güzelce yaşamalısınız.”
Alex bunları söylerken gözlerinde derinlere gömülü, çok ama çok ağır duygular vardı. Quinpeo bunların ne anlama geldiğini anlayamıyordu.
Terim ve çeviri notları1
- 1.
Serf, feodal düzende belirli bir toprağa bağlı olarak yaşayan, yer değiştirme ve çalışma özgürlüğü kısıtlı köylü. Kölelikten farklı bir hukuki konumu olsa da toprak sahibine bağlıdır.
