Dünyanın dört bir yanında...
O anda bütün insanlar hareket etmeyi bırakıp kendilerine en yakın Siyah Kule’ye baktı.
O kuleyi daha önce hiç bu kadar devasa görmemişlerdi. Ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar, kapkara kule gövdesinin üzerinde beliren küçücük mavi ışık noktalarını açıkça seçebiliyorlardı. Işıklar dönüp titreşiyor, bir dizi karakter oluşturuyordu. Donup kalmış eski bir bilgisayar ekranını andıran bu karakterler Siyah Kule’nin yüzeyinde hızla kaydı ve sonunda kulenin ortasında tek sıra mavi yazı halinde birleşti:
“Ding dong! Üç gün içinde tüm oyuncular herhangi bir oyuncuyu elesin. Yöntem oyunlarla sınırlı değildir.”
Aynı anda berrak bir çocuk sesi yankılandı.
Tang Mo balkonda durmuş, gözünü bile kırpmadan kuleye bakıyordu. Soğuk sonbahar rüzgarı yanaklarını yalarken alnından fasulye tanesi büyüklüğünde bir ter damlası süzüldü. Gözlerini Siyah Kule’ye dikmişti ama kule yeniden sakinliğe bürünmüştü. Mavi yazılar yok olmuş, çocuk sesi kesilmişti. Sanki biraz önce hiçbir şey yaşanmamıştı.
Yarım saat sonra Tang Mo kütüphanenin önüne ulaştığında, sayısız insan Siyah Kule’nin çevresini hınca hınç doldurmuştu. Kalabalık o kadar büyüktü ki kütüphanenin önündeki yolu bile tıkamıştı.
Gürültülü ve sıkışık insan seli şehir merkezini felç etmişti. Tang Mo bir süre kalabalığı izledikten sonra arkasını dönüp kütüphaneye girdi.
On dakika sonra Müdür Wang danışma masasına geldi.
“Bugünlük eve gidin. Çalışmanıza gerek yok. Evde haber bekleyin.”
Zhao heyecanla yanlarına sokuldu.
“Müdür, bunun Siyah Kule’yle ilgisi var, değil mi? Bu sabah kule ses çıkardı, siz de duydunuz mu? Bütün bunlar ne demek? Bu şey nereden çıktı? Yoksa gerçekten dünyanın sonu mu geliyor?”
Müdür Wang’ın yüzü bir anda asıldı.
“Ne dünyanın sonu? Saçmalamayın. Siz gençler de bütün gün böyle anlamsız şeyler izleyip durmayın.”
Zhao, kütüphanenin en genç çalışanıydı. 1996 doğumlu genç kızın yuvarlak gözlerinde biraz korku vardı ama heyecanı ve merakı daha ağır basıyordu. Müdür Wang gider gitmez Tang Mo’ya döndü.
“Sen de duydun, değil mi Tang Mo? Siyah Kule konuştu. Dünya çevrimiçi falan dedi, bir de oyuncuları elemekten söz etti.”
Tang Mo eşyalarını toplayıp eve gitmeye hazırlanıyordu. İçi sıkıntıyla doluydu, bu yüzden baştan savma bir cevap verdi.
“Dikkat etmedim.”
“Sence gerçekten dünyanın sonu olabilir mi? Bence pek benzemiyor. Dünyanın sonu olsa zombiler nerede? Siyah Kule oyuncuları elemekten bahsettiğine göre bizi zombiye mi çevirecek acaba? Yoksa devletin bir komplosu mu bu... Ama o da olamaz. İnternette Siyah Kulelerin bütün dünyada ortaya çıktığı ve bugün hepsinin konuştuğu yazıyor. Hangi ülke böyle bir şey yapabilir ki? Amerika bile yapamaz.”
Tang Mo’nun bu konuyu tartışacak hali yoktu. Nedenini bilmiyordu ama Siyah Kule’nin sesini kendi kulaklarıyla duyup kule üzerinde beliren o yazıyı gördüğünden beri kalbi hızla çarpmaya başlamıştı.
Yetişkin bir insanın kalbi normalde dakikada altmış ila yüz kez atardı. Zhao konuşurken Tang Mo kendi nabzını saymıştı.
Şu anda kalbi dakikada yüz otuz kez atıyordu.
Yine de fiziksel olarak rahatsız hissetmiyordu. Sadece içinde yoğun bir huzursuzluk vardı, bir şeyler ters gidiyordu.
Tang Mo başını kaldırıp etrafına baktı. Danışma masası ödünç alma salonunun tam ortasındaydı ve dört bir yanı kitap raflarıyla çevriliydi. Sol tarafta beşeri bilimler, sağ tarafta tarih kitapları vardı. Neye baktığını kendisi de bilmiyordu. Gözlerinin önünde güneş ışığı pencerelerden içeri süzülüyor, küçücük toz zerreleri havada uçuşuyordu.
“Tang Mo!”
Gür kadın sesi onu dalıp gittiği yerden çekip çıkardı. Zhao’nun sesinde hafif bir hoşnutsuzluk vardı.
“Sana kaç kere seslendim. Neyin var? Ne düşünüyorsun da cevap vermiyorsun?”
Tang Mo eliyle yüzünü sildi. Avucu terden ıslanmıştı. Başını çevirip iş arkadaşına baktı.
“...Bir şey yok.”
Kalbi daha da hızlı çarpıyordu.
Zhao çantasını aldı.
“Ben Siyah Kule’ye gidip bakmak istiyorum. Sen de benimle gelir misin? Kütüphaneye gelirken orada bir sürü insan gördüm. Zaten yolumuz aynı, birlikte gidelim mi?”
Tang Mo başını hızla salladı.
“Ben eve gidiyorum.”
Zhao az önceki tavrı yüzünden biraz alınmış gibiydi. Elini sallayıp kütüphaneden önce o çıktı.
Ancak Siyah Kule’yi görmeye gidemedi. Tang Mo kütüphaneden ayrıldığında, bir grup silahlı polis araçlardan inip kulenin çevresine toplanmış insanları dağıtmaya başlamıştı. Beyaz plastik panellerle Siyah Kule’nin etrafını çevirdiler. Plastik duvar kütüphanenin girişine kadar uzanıyor, kuleyi tamamen kapatarak insanların yaklaşmasını engelliyordu.
Pek çok kişi duvarın dışında durmuş, telefonuyla Siyah Kule’nin fotoğrafını çekiyordu.
Tang Mo da bir fotoğraf çekti ve taksiye binip eve döndü.
Siyah Kule vakası internette çoktan dünyanın en çok konuşulan gündem maddesi haline gelmişti.
Tang Mo yatağa uzanmış, sosyal medya akışına bakıyordu. Japonya ve Amerika’da eğitim gören üniversite arkadaşları fotoğraflar paylaşmıştı. Fotoğraflardaki Siyah Kulelerin üzerinde artık Çince değil, Japonca ve İngilizce yazılar vardı.
Tang Mo yabancı internet sitelerine erişemiyordu ama Amerika’da okuyan arkadaşı kendi paylaşımının altına birkaç yorum yazmıştı.
【Evet, Çince değildi. İngilizce konuştu! Ödüm koptu. Okulumuzda dersleri iptal ettiler. Şimdi bir sürü insan Beyaz Saray’ın önünde protesto yapıyor, hükümetten açıklama istiyor.】
【Havalimanlarında bilet bulmak imkansız. Ülkeye dönüş bileti alamıyorum. Oda arkadaşımın parası var, bu öğleden sonra geri dönecek.】
【Burada konuştuğunda hala geceydi. Bir çocuk şarkısı da çaldı. Arkadaşım video çekmiş, şimdi yüklüyorum.】
Tang Mo arkadaşının az önce paylaştığı kısa videoyu açtı.
Tanıdık bir Siyah Kule, Lincoln Anıtı’nın yanında havada asılı duruyordu. Gövdesinde rengarenk ışıklar yanıp sönüyor, gece karanlığında özellikle dikkat çekiyordu. Çalan şarkı Jingle Bells değildi ama onun da bir çocuk şarkısı olduğu belliydi.
Şarkı sona erdiğinde aynı berrak ve tiz çocuk sesi bu kez İngilizce konuştu:
“Ding dong! 15 Kasım 2017. Dünya çevrimiçi.”
Bütün bunlar da neyin nesiydi!
Tang Mo huzursuzlukla telefonunu yatağın üzerine fırlattı.
Yetkililer Siyah Kuleler hakkında hiçbir somut bilgi açıklamamıştı ama kulelerin sayısı o kadar fazlaydı ki varlıklarını gizlemek mümkün değildi. İnternette biri çoktan bazı veriler paylaşmıştı: Her on bin kilometrekarelik kara parçasına ortalama bir Siyah Kule düşüyordu.
Üstelik okyanusların üzerinde de sayısız Siyah Kule vardı.
Tang Mo ayağa kalkıp sıkıntıyla odanın içinde bir ileri bir geri yürümeye başladı. Bir türlü sakinleşemiyor, kalbi neredeyse göğsünü parçalayacak kadar hızlı atıyordu.
Odanın içinde yüz altmışıncı kez gidip geldiğinde birden durdu.
...Bu ona hiç benzemiyordu!
Neden birden bu kadar huzursuz ve tedirgin olmuştu?
Tang Mo banyoya girdi, başını musluğun altına uzattı. Soğuk almayı umursamadan musluğu açtı ve buz gibi suyu doğrudan başından aşağı akıttı.
Biraz sakinleşmiş gibiydi. Bir bardak soğuk su alıp odasına döndü, bilgisayarını açtı ve briç programına girdi.
Sakinleşmesi gerekiyordu.
Birdenbire ortaya çıkan bu huzursuzluk hissini hiç kontrol edemiyordu.
Belki de kalbinin çok hızlı atması muhakemesini etkiliyordu. Nabzı artık dakikada yüz elliye ulaşmış olmalıydı.
Tang Mo bilgisayar ekranına ifadesizce baktı. Muhtemelen böylesine büyük bir olay yaşandığı için, o sırada oyun oynamak isteyen çok az insan vardı. Bir odaya eşleşebilmesi on dakika sürdü.
Oyun başladı.
Kartlar oynandıkça zihni hızla çalışmaya başladı. Tang Mo’nun içindeki huzursuzluk yavaş yavaş azaldı, kalbi de eskisi kadar hızlı atmıyormuş gibi geldi.
Gündüzden geceye kadar aralıksız oynadı. Sonunda uykusuzluğa daha fazla dayanamayıp yatağa devrildi ve hemen uykuya daldı.
Ertesi gün uyandığında göz ardı edilemeyecek o huzursuzluk yeniden içine çökmüştü.
Tang Mo briç programını bir kez daha açtı ve oynamaya devam etti. Böylece bir günü daha bütünüyle oyun başında geçirdi. Yüzü son derece kötü görünüyordu. Gözleri kan çanağına dönmüş, zihni öylesine yorulmuştu ki gözlerini kapatsa anında uyuyabilirdi.
QQ’nun bildirim sesi duyuldu.
【Victor: Bütün gün oynadın mı?】
Tang Mo kuruyan gözlerini ovuşturup cevap verdi.
【Öğütülmüş Şeker: Evet, biraz kötü hissediyorum.】
【Victor: Bu kadar uzun süre oynarsan elbette kötü hissedersin. Erken yatıp dinlen.】
【Öğütülmüş Şeker: Tamam.】
【Victor: Siyah Kule’den uzak dur.】
Tang Mo çoktan bilgisayar masasının üzerine kapanıp uyuyakalmıştı.
Ertesi gün uyandığında Victor’un mesajını gördü ve hemen cevap yazdı ama Victor çoktan çevrimdışı olmuştu.
Tang Mo gerinip esnedi. Birden kendini çok daha iyi hissettiğini fark etti. Kalbi hala hızlı atıyordu ama nereden geldiği belli olmayan o huzursuzluk hissi tamamen kaybolmuştu.
İnternette Siyah Kule vakası hala tartışılıyordu.
Hükümet somut bir açıklama yapmamıştı ama kamuoyundaki tartışmaları güçlü bir biçimde bastırmıştı. Pek çok kişi Siyah Kule hakkındaki bilgileri ancak özel konuşmalarda tartışabiliyordu. Konuştukları şeylerin çoğu da hiçbir işe yaramayan tahminlerden ibaretti; hassas kelimeler içeren paylaşımlar gönderilemiyordu bile.
Tang Mo, Siyah Kule’nin gerçekte ne olduğunu tahmin etmeye çalışan birkaç başlık açtı. İnsanların büyük çoğunluğu kulelerin ileri teknolojiyle yürütülen gizli bir araştırmanın ürünü olduğunu düşünüyordu.
Küçük bir kesim ise dünyanın sonunun geldiğine inanıyordu. Ancak bunu açıkça şaka tonuyla yazdıkları için gönderileri silinmiyor, başlıklarda istedikleri gibi saçmalamalarına izin veriliyordu.
Öğleden sonra Müdür Wang kütüphanenin grup sohbetine bir duyuru gönderdi.
【Müdür Wang: Acil duyuru! Kütüphane yarından itibaren geçici araştırma merkezi olarak kullanılacak. Kişisel eşyası olanlar bugün veya yarın gelip alsın. Tekrar ediyorum, kütüphane yarından itibaren...】
Grup bir anda karıştı.
Kıdemli çalışanlardan birkaçı, kütüphaneye el konulduğuna göre bundan sonra nerede çalışacaklarını sordu. Bazı genç çalışanlar ise şakayla karışık mesajlar attı:
【Dünyanın sonu gelmek üzere, hala çalışmayı mı düşüneceğiz?】
Tang Mo başını kaldırıp uzaktaki Siyah Kule’ye baktı. Çantasını aldı ve kütüphaneye giden otobüse bindi.
Çin’in toplumsal düzeni koruma konusunda gerçekten başarılı olduğunu kabul etmek gerekiyordu. İş yerleri Siyah Kule’ye fazla yakın olduğu için zorunlu izne çıkarılan onlar dışında, bütün kamu hizmetleri eskisi gibi sorunsuz çalışıyordu.
Ancak Tang Mo otobüse binip kartını okuturken şoförün önünde duran kül tablasını gördü. Tabla ağzına kadar külle doluydu, şoförün dudaklarının arasında da yanan bir sigara vardı.
Orta yaşlı bir kadın şikayet etti.
“Şoför bey, araç kullanırken neden sigara içiyorsunuz? Otobüste sigara içmek yasak değil mi?”
“Canım yeterince sıkkın. Sigara içmezsem bu otobüsü bile süresim yok. İstersen sen kullan.”
“Ne biçim konuşuyorsunuz? Sigara içmeme kuralını kendi şirketiniz koymuş. Sigara içen sizsiniz, haksız olan da sizsiniz. Bir de konuşmamıza mı izin vermeyeceksiniz?”
Şoförle kadın tartışmaya başladı. Tang Mo’nun yanında oturan iki üniversiteli kız hemen araya girip onları sakinleştirmeye çalıştı.
Tartışmayı güçlükle sona erdirdikten sonra yerlerine döndüler. Kızlardan biri konuştu:
“Bugün üçüncü gün, değil mi?”
“Ha, onu diyorsun. Gerçekten üçüncü gün.”
Kız telefonuyla oynarken devam etti:
“Oyuncuların elenmesi gerektiğini söyledi, bir de yöntemlerin oyunlarla sınırlı olmadığını. Ne demek istedi ki? Üç gün geçti ama hiçbir şey olmadı. Ne oyun sayılıyor? İkimiz taş, kağıt, makas oynasak bu da oyun olur mu?”
“Hi hi, denemek ister misin?”
“Taş, kağıt, makas!”
“Aa, ben kaybettim. Şimdi sen beni elemiş mi oldun?”
İki kız birbirlerine baktı ve aynı anda kahkahaya boğuldu.
Otobüse binip gündelik hayatlarına devam edebilenler, Siyah Kule vakasını pek önemsemeyen insanlardı.
Tang Mo kütüphaneye ulaştığında, ellerinde pankartlar taşıyan binlerce kişinin yolu kapatıp silahlı polislerle karşı karşıya geldiğini gördü. İşte bunlar Siyah Kule meselesini gerçekten önemseyen ve kulenin dünyanın sonunu getireceğine inanan insanlardı.
Tang Mo yolu uzatıp arka kapıdan kütüphaneye girdi.
Anlaşılan eşyalarını almak için geri dönmekte acele eden tek kişi oydu. Boş kütüphanede başka kimse yoktu. Dışarıdaki protestocuların sloganları binaya ulaşıyor, sesleri kütüphanenin içinde yankılanıyordu.
Tang Mo kendi dolabını buldu ve içindeki birkaç kitabı çıkardı.
Tam ayrılmak üzereyken güneydoğu köşesinden boğuk bir ses duydu.
Adımları durdu ve o tarafa baktı.
Bir süre sonra güvenliğin dolabından siyah bir cop çıkardı. Parmak uçlarında ilerleyerek dikkatle köşeye yaklaştı.
“Orada kim var?”
Cevap gelmedi.
Köşeden belli belirsiz kitap toplama sesleri duyuluyordu. Oradaki kişi bir kitabı rafa geri koydu, telaşla hareket ederken başka bir kitabı daha düşürdü.
Tang Mo rafın yanına kadar ilerledi. Birden köşeyi dönüp bağırdı:
“Orada kim var?”
Sıradan görünümlü genç bir adam, darmadağınık saçlarıyla telaş içinde Tang Mo’ya döndü. Elinde hala bir kitap tutuyordu.
Tang Mo’nun copu kavrayan eli gevşedi.
“Şarlatan... Öhö, Bay Chen? Burada ne işiniz var?”
Şarlatan kaskatı kesilmiş halde Tang Mo’ya baktı. Kuru kuru iki kez güldü ve yere düşen kitabı yeniden rafa yerleştirdi.
Tang Mo kaşlarını çattı.
“İçeri nasıl girdiniz?”
“Doğu tarafındaki pencerelerden biri tam kapanmamıştı... Ben de sadece içeri girip bakmak istedim. Biraz bakacaktım...”
Tang Mo düşündü. Kütüphanenin doğu tarafında gerçekten bir pencere vardı ama yere çok yakındı ve bodruma açılıyordu. Asıl amacı havalandırmaydı.
Bu şarlatan içeri tam olarak nasıl girmişti? Gerçekten pencereden sürünerek mi girmişti?
“Bay Chen, bu yaptığınız bizi çok zor durumda bırakır. Bu, hırsızlık sayılmaz mı?”
“Hiçbir şey çalmadım!”
Şarlatan telaşla karşı çıktı.
Tang Mo onu baştan aşağı süzdü. Copu hala sıkıca tutarak adamın önündeki kitap rafına yaklaştı ve dikkatle inceledi.
Gerçekten hiçbir kitap eksik değildi. Raflar, üç gün önce ayrıldığı zamanki gibiydi.
“O halde buraya girmenizin asıl sebebi...”
“Ding dong! ‘Kitabımı Kim Çaldı?’ adlı çatışma oyunu tetiklendi. 17 Kasım 2017, saat 17.52. Oyuncular Tang Mo ve Chen Fangzhi güvenli şekilde oyuna dahil oldu. Oyuncular sandbox’a girdi. Oyun haritası oluşturuldu. Veriler yüklendi...”
Bir anda kütüphanenin dışından yükselen sağır edici sloganlar tamamen kesildi.
Boş kütüphanenin içinde, kaynağı belli olmayan tekinsiz ama berrak bir çocuk sesi yankılandı. Daha önce kimsenin duymadığı bir tekerlemeyi şarkı söyler gibi okumaya başladı.
“La la la, la la la.
Bir sopa usulca vurur,
İki oyuncu evcilik oynar.
Üç gün üç gece tek söz yok,
Melek de şeytan da onu arar.
Şşşt... Kitabımı çalan kim?”
