İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

Dünya Çevrimiçi

Ding dong! 15 Kasım 2017. Dünya artık çevrimiçi


Sabah saat dokuzda kütüphane kapılarını açtığında, girişte çoktan yedi sekiz kişi bekliyordu. Hepsi de saçları bembeyaz olmuş yaşlılardı. Bugün pazartesiydi. Hafta sonları pek çok ebeveyn çocuğunu kitap okumaya şehir kütüphanesine getirirdi ama hafta içi kütüphaneye gelenler genellikle emeklilerden ibaretti.

Kütüphanenin dışında insanlar koşuşturuyor, hayat bütün telaşıyla akıp gidiyordu. İçerideyse derin bir sessizlik hakimdi; yalnızca çevrilen sayfaların hafif hışırtısı duyuluyordu.

Saat onda kütüphaneye gelenlerin sayısı yavaş yavaş artmaya başladı.

Tang Mo bilgisayarın başında oturmuş, kitapların işlemlerini tek tek yapıyordu. Sol eliyle klavyeden kitap numaralarını giriyor, sağ eliyle fareye tıklayıp işlemleri onaylıyordu. İşini bitirince başını kaldırdı.

“Önceki kitabı alalı neredeyse bir ay olmuş. Hala bitiremediniz mi?”

Karşısında sade giyimli, orta yaşlı bir kadın duruyordu. Kadın gülümseyerek başını salladı.

“Hayır, oğlum yavaş okuyor. Kitabı bir ay boyunca geri getirmesek sorun olur mu?”

“İlk ay ücretsiz. Sonrasında her gün 0,1 yuan kitap ödünç alma ücreti alınır.”

Bir an durup ekledi.

“Kitabı kaybederseniz tam bedelini ödemeniz gerekir. Bu kitap 82 yuan.”

Kadının yüzü bir anda değişti.

“Bu kadar pahalı mı... Peki, bugün eve gider gitmez o velete kitabı hemen bitirmesini söyleyeceğim.”

Bunu söyledikten sonra arkasını dönüp hızla uzaklaştı.

Tang Mo kadının iri adımlarla gidişini seyretti. Yakışıklı yüzünde pek bir ifade yoktu. Sıradaki kişinin kütüphane kartını alıp işlemini yapmaya başladı.

“Bitirememiş mi? Bence kitabı kaybetmiş.”

Berrak bir kadın sesi duyuldu.

Tang Mo kartı okuturken cevap verdi.

“Olabilir.”

Kadının sesinde hafif bir küçümseme vardı.

“Kütüphane kartı 50 yuan, kitap 82 yuan. Bence bir daha buraya gelmez.”

“Ben de bir daha geleceğini sanmıyorum.”

Danışmadan sorumlu Müdür Wang yanlarına geldi ve Tang Mo’nun omzuna vurdu.

“Genç Tang, gidip şu şarlatanın yine ne yaptığına bir bak. Az önce köşeye doğru gittiğini gördüm. Orası kameraların görmediği bir nokta, başına bir şey gelmesin.”

Tang Mo hafifçe başını sallayıp köşeye doğru yürüdü.

Suzhou Şehir Kütüphanesi şehir merkezinde bulunuyordu ve toplam üç katlıydı. Üçüncü katta ağırlıklı olarak beşeri bilimler ve tarih kitapları yer alıyordu. Tang Mo danışma masasından güneydoğu köşesine kadar yürüdü, otuzdan fazla kitaplığın arasından geçti ve biraz daha arandıktan sonra nihayet şarlatanı buldu.

Kasım ayında Suzhou’ya hafiften soğuk çökmeye başlamıştı. Dışarıda uğuldayan sert rüzgar camları takırdatıyor, buna rağmen pencereden içeri süzülen güneş ışığı insanın içini ısıtıyordu. Şarlatan pencerenin yanında, yerde bağdaş kurmuş oturuyordu. Etrafında beş altı kitap gelişigüzel dağılmıştı ama kendisi hiçbirini okumuyordu. İki elini saçlarına daldırmış, zaten darmadağınık olan saçlarını daha da beter hale getirmişti.

Tang Mo dudaklarını sıktı. Kaderine razı olmuşçasına yanına gidip kitapları toplamaya başladı.

“Bay Chen, kütüphanemizde masa ve sandalyeler var. Kitapları orada okuyabilirsiniz.”

“Kitap okumak... Kitap okumak... Hangi kitabı okumak...”

Tang Mo az önce yerden aldığı kalın kitaba baktı.

Maya Uygarlığının Yok Oluşunun Sırrı?”

Şarlatan birden başını kaldırdı. Kan çanağına dönmüş gözleriyle Tang Mo’ya bakarken yüzünde dehşet dolu bir ifade vardı.

“Sen Maya uygarlığının neden yok olduğunu biliyor musun?”

Tang Mo’nun dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

“Bilmiyorum. Siz biliyor musunuz?”

“Biliyorum, elbette biliyorum!”

Şarlatan bir anda canlandı. Ayağa fırlayıp heyecanla konuşmaya başladı.

“Onlar Tanrı’nın Tezahürü’ne karşı geldiler. İnandıkları Gugulu Han sahte bir tanrıydı, Tanrı’nın Tezahürü falan değildi. Tanrı’ya karşı geldiler, bu yüzden hepsi öldü. Tanrı tektir, ebedidir. Tanrı’ya karşı gelen ölür!”

Tang Mo bu sözleri defalarca duymuştu, bu yüzden hiç umursamadı. Kütüphane halka açıktı ve şimdiye kadar türlü türlü garip insan görmüşlerdi. Bu şarlatan da yeterince tuhaftı ama akıl hastası değildi. Yalnızca fanatik bir dindardı; bu nedenle onu kütüphaneye almama hakları yoktu.

Tang Mo başından savmak istercesine sordu:

“Peki gerçek Tanrı nerede?”

Şarlatanın yüzü bir anda dondu.

Tang Mo gülümsedi, kitap yığınını kucağına alıp dönerek uzaklaşmaya hazırlandı.

Bu soruyu şarlatana daha önce de defalarca sormuştu. Adam bir yıl önce kütüphaneye sık sık gelmeye başlamıştı. Gün boyunca gizemli şeyler mırıldanıyor, oturacağı yeri seçerken bile o günün uğurlu yönünü hesaplıyordu. Ancak çalışanlardan biri ona “Tanrı kim?” diye sorduğu anda susuyor, pörsümüş bir lahana gibi çöküyor ve çok geçmeden kuyruğunu kıstırıp kütüphaneden ayrılıyordu.

Tang Mo kitapları kucağına alıp arkasını döndü. Tam başını çevirdiği anda, arkasından alçak ve gizemli bir ses duyuldu.

“Tanrı orada.”

Tang Mo’nun adımları aniden durdu.

Arkasına baktı.

Şarlatan pencerenin yanında durmuş, şehir semalarında asılı duran devasa siyah kuleyi işaret ediyordu. Yüzünde tam bir şarlatana yakışacak esrarengiz bir gülümseme vardı.

“Tanrı gelmek üzere.”

Tang Mo: “...”

Sen mutluysan sorun yok.

Tang Mo her gün iş çıkışında eve dönerken şehir merkezinden geçen aynı otobüse biniyordu. Pencere kenarında oturmuş, kulaklıklarından müzik dinliyordu. Tam bir şarkı sona erdiğinde, otobüsteki iki liseli kızın konuşması kulağına çalındı.

“Siyah Kule! Bir fotoğrafını çekeyim.”

“Hala onun fotoğrafını mı çekiyorsun? Bunun çekilecek nesi var? Artık kimse görmek bile istemiyor.”

“Öylesine çekeceğim işte. Arkadaşlarımın olduğu grupta paylaşır, başlığına da ‘Siyah Kule’de Bir Gün’ yazarım.”

“Kesin kimse beğenmez. Aa, pencere kenarında oturan çocuk çok yakışıklı! Onun fotoğrafını çeksen daha iyi. Kesin bir sürü beğeni alır. Belki internette ünlü bile olur. Adına da... Otobüslü Yakışıklı deriz! Hadi, fotoğrafını çek!”

Sonraki şarkı çalmaya başladı. Tang Mo hiçbir şey belli etmeden sağ elini kaldırıp yüzünü kapattı ve başını çevirerek dışarı baktı. İki kıza aldırmadı.

Bakışlarını hafifçe kaldırıp Suzhou’nun üzerinde asılı duran devasa siyah kuleye yöneltti.

Şehrin yüksek binaları arasından, devasa siyah bir kule gökyüzünde dimdik yükseliyordu. Kule, Mısır piramitlerini andıran dört yüzlü bir piramit şeklindeydi. Ancak altın renginde değil, siyahtı. Tabanı Suzhou şehir merkezinin tamamı boyunca uzanıyor, neredeyse bütün şehri gölgesi altına alıyordu. Soğuk ay ışığı, hiçbir engelle karşılaşmadan kulenin siyah gövdesinden geçip yeryüzüne vuruyordu.

Altı ay önce bu kule ansızın Suzhou şehir merkezinde ortaya çıkmıştı. Tang Mo o sıralarda kütüphanedeki işine daha yeni başlamıştı. O sabah aceleyle evden çıkmış ve haberlere bakmamıştı. Sokağa adım attığındaysa bütün Suzhou birbirine girmişti.

Otobüsler ortadan kaybolmuştu, taksi bulmak bile mümkün değildi.

Bütün araçlar çılgınlar gibi şehir merkezine doğru ilerliyordu. Tang Mo henüz tam olarak uyanamamıştı ve neler olduğunu anlayamıyordu. Başını kaldırdığı anda o devasa siyah kuleyi gördü.

Bütün uykusu bir anda dağıldı.

Tang Mo neredeyse kendini 2012 yılında, dünyanın sonunun eşiğinde sanacaktı.

Bu kadar büyük bir şey de neydi böyle!

Dün akşam işten çıkarken ortada yoktu. Nasıl bir anda orada belirmişti?

Tang Mo ilk başta bunun devletin yürüttüğü bir inşaat projesi olabileceğini düşündü. O günlerde internette sık sık ülkenin altyapı çalışmalarının ne kadar inanılmaz olduğundan söz ediliyor, tek bir gecede üst geçit inşa edildiği ve yabancıların kıskançlıktan gözlerinin kızardığı anlatılıyordu.

Ancak zar zor bir taksi bulup şehir merkezine ulaştığında ve kalabalığın içinde başını kaldırıp baktığında gerçeği gördü.

Kule bütünüyle havada asılı duruyordu!

Tamamen havada! Yerden en az yüz metre yüksekteydi!

İnsanlar havada duran böyle bir yapı inşa edebilir miydi?

Şehir merkezindeki dev LED ekranda o sırada haberler yayınlanıyordu.

“Pekin saatiyle sabah 08.00’de, ülkemizin büyük şehirlerinin ve okyanusların üzerinde 1.021 siyah, gizemli kule ortaya çıktı. Aynı anda Siyah Kulelerin dünyanın dört bir yanında belirdiği bildirildi. Halkımızın paniğe kapılmasına gerek yoktur. Devletimiz, Siyah Kule vakasını araştırmak üzere ilgili birimleri oluşturmuştur. Şimdi Siyah Kule vakası hakkındaki sorularımızı yanıtlaması için Pekin Üniversitesi Fizik Bölümünden Profesör Luo’ya bağlanıyoruz...”

Dün! Ya! Nın! So! Nu!

Herkes paniğe kapılmıştı. Tang Mo iki gün boyunca işe gidememiş, sayısız insan Siyah Kulelerden olabildiğince uzaklaşmak için arabalarıyla kırsal bölgelere kaçmıştı.

Ancak devlet toplumsal düzeni ayakta tutmayı başardı. Üç gün sonra Tang Mo’ya yeniden işe başlaması söylendi. Bir hafta daha geçtikten sonra Siyah Kulelerin hiçbir hareket göstermediğini gören pek çok kişi geri döndü.

Aradan altı ay geçmişti ve artık Siyah Kuleler bir tür turistik mekana dönüşmüştü.

Birkaç ay öncesine kadar beyaz araştırma kıyafetleri giyen insanlar her gün Siyah Kule’nin altına geliyor, yanlarında büyük cihazlar getirip ne olduğu anlaşılmayan incelemeler yapıyordu. Şimdiyse yalnızca üç günde bir kontrol için geliyorlar, Siyah Kule çevresindeki dükkanlar da yeniden faaliyet gösteriyordu.

Tang Mo çenesini tek eline yaslamış, Siyah Kule’ye sakin bir ifadeyle bakıyordu. Otobüs bir virajı döndü ve kuleyi geride bıraktı. Artık görünmüyordu.

Tang Mo akşam gelişigüzel bir şeyler yedikten sonra bilgisayarını açıp QQ’ya giriş yaptı. Ekranda bir sohbet penceresi belirdi.

【Victor: Özür dilerim, son zamanlarda çok yoğunum. Birlikte oynamaya vaktim olmayabilir.】

Tang Mo sohbet geçmişine baktı. Mesajı geçen hafta göndermiş, Victor ise ancak bugün cevap vermişti. Görünüşe bakılırsa gerçekten çok yoğundu.

【Öğütülmüş Şeker1: Sorun değil. İleride vaktimiz olduğunda birlikte oynarız.】

Mesajı gönderdikten sonra briç2 programını açtı. Bu kez Victor’un çevrimiçi olduğunu görünce şaşırdı. Çok geçmeden cevap geldi.

【Victor: Bir el oynayalım mı? Biraz vaktim var.】

【Öğütülmüş Şeker: Olur [gülen yüz]】

Tang Mo, Victor’u odaya davet etti ve kısa süre sonra oyun başladı.

Tang Mo beş yıldır briç oynuyordu. Üniversitenin ilk yılında oda arkadaşlarından biri briç konusunda saplantılı hale gelmişti. Bunun zekayı sınayan, son derece havalı bir oyun olduğunu söyleyip Tang Mo’yu da zorla başlatmıştı.

Ancak daha bir ay geçmeden oda arkadaşı başka bir şeye merak salmış, Tang Mo ise sessiz sedasız briç oynamaya devam etmişti. Böylece beş yıl geçmişti.

Oyunun ortalarında Tang Mo bir manş kontratı yapma fırsatı yakaladı. Gözleri hafifçe parladı. Henüz kartını oynamadan Victor ansızın trefl papazını attı.

Tang Mo bir an afalladı.

Victor bu kartı oynayarak onun manş kontratı yapma fırsatını tamamen ortadan kaldırmıştı.

Victor hata mı yapmıştı?

Briç ikiye iki oynanan bir oyundu. Tang Mo, Victor’la bir yıl önce internette tanışmıştı. İkili son derece uyumlu oynuyordu ve Victor’un becerisi Tang Mo’nunkinden aşağı kalır değildi, hatta muhtemelen daha iyiydi.

Ancak Victor son altı aydır çok yoğundu. Son iki ay boyunca bir kez bile oynamamıştı. Paslanmış olması imkansız sayılmazdı.

Tang Mo masadaki iki tarafın löve sayılarına bir kez daha baktı ve birden durumu anladı.

“Grand şlem yapmak istiyor?”

Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. Tang Mo sakince bir kart oynadı.

Yarım saat sonra oyun sona erdi. Tang Mo QQ’yu açtı.

【Öğütülmüş Şeker: GJ, hala eskisi kadar iyisin.】

【Victor: GJ.】

【Öğütülmüş Şeker: [gülen yüz]】

Victor uzun süre cevap vermedi. Tang Mo yine işi çıktığını düşündü, bu yüzden başka bir şey yazmayıp tek başına yeni bir briç oyununa başladı.

Oyunu bitirip döndüğünde Victor’dan gelen bir mesaj gördü.

【Victor: Bir keresinde çalıştığın yerin hemen yakınında bir Siyah Kule olduğunu söylemiştin, değil mi?】

【Öğütülmüş Şeker: Evet, sanırım iki yüz metre kadar uzakta. Neden sordun?】

【Victor: Son zamanlarda oraya daha az git. Bazı sorunlar olabilir.】

Bu cümleyi görünce Tang Mo’nun aklına o sabah şarlatanın ürkütücü bir ifadeyle Siyah Kule’yi gösterip kendinden emin biçimde “Tanrı gelmek üzere,” deyişi geldi.

Victor ve şarlatan...

Tang Mo kahkaha atmaktan kendini alamadı. Uzun süre güldükten sonra kendini toparlayıp cevap yazdı.

【Öğütülmüş Şeker: Senin de “Siyah Kule tehlikelidir” tayfasından olduğunu hiç düşünmezdim. Ama oranın yakınında çalışıyorum, bu yüzden daha az gitmem pek mümkün olmayabilir.】

Victor ısrar etmedi. Birkaç cümle daha konuştuktan sonra ansızın işi çıktığını söyledi. İkili vedalaşıp çevrimdışı oldu.

Ertesi gün şarlatan kütüphaneye gelmedi. Müdür Wang şaşkınlıkla Tang Mo’ya döndü.

“O şarlatan bugün gerçekten gelmedi mi? Neredeyse benden daha düzenli giriş yapıyordu. Başına bir şey gelmiş olmasın?”

“Belki evde bir işi çıkmıştır.”

Müdür Wang elini salladı.

“Boş ver, sana ne? Gelmemesi daha iyi. Yoksa bir de başında duracak birini bulmamız gerekiyor. Tang, Zhao, bugün biraz daha fazla çalışın da vakit bulunca G sınıfındaki kitapları düzenleyin.”

Kitapları düzenlemek, kütüphane görevlilerinin her gün yapmak zorunda olduğu işlerden biriydi. Bu meslek dışarıdan göründüğü kadar rahat değildi.

Genç Zhao’nun akşam bir görücü buluşması vardı. Genç kız gözlerini yalvarırcasına Tang Mo’ya dikti.

“Sen önce git. Ben tek başıma hallederim.”

“Teşekkürler Tang Mo. Bir dahaki sefere senin yerine ben fazla mesai yaparım.”

Tang Mo hafifçe başını salladı, başka bir şey söylemedi.

Akşam saat ona kadar çalıştıktan sonra kütüphaneden çıktı ve son otobüse bindi.

Son seferde çok az yolcu vardı. Şoför dışında yalnızca Tang Mo ve orta yaşlı bir adam bulunuyordu. Adam koltuğunda horul horul uyuyordu. Tang Mo’nun telefonunun şarjı bitmişti; çenesini eline yaslamış, can sıkıntısıyla dışarıyı seyrediyordu.

Bu saatte şehir merkezindeki pek çok alışveriş merkezi çoktan kapanmıştı. Kasım gecesi son derece soğuktu. Sokaklar tenhaydı, soğuk ay ışığı yeryüzüne dökülüyordu.

Tang Mo rengarenk ışıklarla yanıp sönen neon tabelalara bakarken otobüs bir virajı döndü ve devasa Siyah Kule birden görüş alanına girdi.

Altı ay boyunca her gün kuleye bakmış olan Tang Mo da diğer insanlar gibi artık ona ilgi duymuyordu. Kuleyi sakin ve kayıtsız bir ifadeyle izledi.

Birden küçük bir böcek gördü. Belki de küçük bir kuştu; aradaki mesafe çok fazla olduğu için net seçemiyordu.

Ay ışığının altında, küçük siyah şey kanatlarını çırparak havada uçuyor ve karanlık kulenin üzerine doğru ilerliyordu. Tang Mo ilgisizce bakmayı sürdürdü. Küçük şey Siyah Kule’nin yanına kadar geldi, aptalca dümdüz uçmayı sürdürdü ve baş aşağı kulenin içine daldı.

Ardından sanki bir şeye çarpmış gibi ansızın yere doğru düşmeye başladı.

Tang Mo bunu öylece seyretti. Otobüs yeniden bir virajı döndü ve Siyah Kule arkalarında kayboldu.

Otobüsün hoparlörlerinden sıradaki durağın adı duyuldu. Tang Mo sol elini pencerenin kenarına dayamış, sıkıntıyla o akşam ne yiyeceğini düşünüyordu.

Birden gözleri faltaşı gibi açıldı.

Başını hızla çevirdi, bütün vücudunu cama yapıştırarak Siyah Kule’yi yeniden görmeye çalıştı. Ancak otobüs çoktan uzaklaşmıştı. Geride kalan kuleyi görmesi mümkün değildi.

Tang Mo’nun kalbi öylesine hızlı çarpıyordu ki neredeyse boğazından fırlayacaktı. Uzun bir süre sonra kendini sakinleştirmeyi başardı.

“...Yanlış görmüş olmalıyım. Siyah Kule, optik kirliliğin oluşturduğu bir görüntüden ibaret. Fiziksel bir varlığı yok.”

Bu, toplumda genel kabul gören açıklamaydı. Pek çok kişi buna inanmıyordu ama en azından Siyah Kulelerin fiziksel bir varlığı olmadığı kesindi. Yalnızca görülebiliyor, hiçbir şekilde dokunulamıyordu.

Tang Mo gözlerini kapatıp az önce gördüğü sahneyi unutmaya çalıştı. Ancak görüntü zihninde tekrar tekrar canlanıyordu. Gece yatağa girene kadar aklından çıkaramadı ve uykusuzluktan ancak gecenin ilerleyen saatlerinde sersemlemiş halde uykuya daldı.

Ertesi sabah uyandığında saat yedi buçuktu.

Tang Mo aceleyle yataktan kalkıp dişlerini fırçaladı. Saat sekizdeki otobüse yetişmesi gerekiyordu. Hızla giyinip sırt çantasını aldı ve çıkmaya hazırlandı.

Ancak eli kapı koluna dokunduğu anda, hoş ve akıcı bir melodi birden çalmaya başladı.

“Çanlar çalar, çanlar çalar, çın çın çalar...”

Tang Mo şaşkınlıkla arkasını döndü. Odada sesin kaynağını göremiyordu ama Jingle Bells melodisi çalmaya devam ediyordu.

Söz yoktu, yine de herkes bunun hangi şarkı olduğunu anlayabilirdi.

Tang Mo dikkatle dinledi. Sesin nereden geldiğini bulmak mümkün değildi. Sanki dört bir yandan yükseliyordu.

Bir sonraki anda Tang Mo’nun bedeni kaskatı kesildi.

Daha önce hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde pencereye koştu ve uzaktaki Suzhou şehir merkezine, orada yükselen devasa siyah kuleye baktı.

Kulenin üzerinde rengarenk ışıklar parlıyor, çocuk şarkısının ezgisine uyum sağlayarak sürekli renk değiştiriyordu. Son nota da çalındığında renkli ışıklar söndü ve her şey yeniden sessizliğe ve karanlığa gömüldü.

Çocuklara özgü tiz, berrak ve yüksek bir ses duyuldu.

“Ding dong! 15 Kasım 2017. Dünya çevrimiçi.”

Terim ve çeviri notları2
  1. 1.

    Öğütülmüş Şeker, orijinaldeki kullanıcı adı 磨糖 (Mótáng), “öğütmek” ve “şeker” karakterlerinden oluşuyor. Kısaca Tang Mo adının ters çevrilmesine dayanan bir kelime oyunu.

  2. 2.

    Briç, Dört kişi ve 2 takımdan oluşan bir iskambil oyunu.