İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

Dünya Çevrimiçi

Annem Beni Öldürecek!


Siyah Kule’ye inanmayanlar başından beri yalnızca olup biteni seyrediyordu. Bunun hükümetin geliştirdiği ileri teknoloji ürünü bir araştırma olduğunu, kendilerine zarar vermeyeceğini düşünüyorlardı. Hükümet insanlara zarar verecek değildi ya. Gerçekten bir şey olsa bile yöneticiler de insandı. Gökyüzü yıkılsa bile tepelerindeki insanlar onu tutardı. Zaten onların yapabileceği hiçbir şey yoktu, dolayısıyla bütün bunların kendileriyle ilgisi bulunmuyordu.

Siyah Kule’ye inananlarsa üçüncü gün geldiğinde dehşetin doruğuna ulaşmıştı.

“Oyun ne demek! Eleme ne demek! Açıklama istiyoruz!”

“Açıklama! İzahat!”

“Bu şey nedir? Bize açıklamak zorundasınız!”

Protestocuların sayısı giderek artıyor, Suzhou şehir merkezini tamamen tıkıyordu. Aralarında kargaşadan yararlanıp kendine bir çıkar sağlamaya çalışanlar da vardı. Silahlı polisler ne kadar uyarıp dağıtmaya çalışsa da kalabalık sayılarına güvenerek ayrılmayı reddediyordu. Beyaz duvarın çevresini sıkı sıkıya sarmışlardı, hatta duvarı yıkıp içeri girecekmiş gibi görünüyorlardı.

Benzer manzaralar dünyanın dört bir yanında yaşanıyordu.

Çin’in durumu yine de oldukça iyiydi. Siyah Kule vakasından önce ülke son derece istikrarlıydı; güçlü bir toplumsal bütünlüğe ve denetim gücüne sahipti. Yoksul ve zayıf bazı ülkelerde, özellikle de hükümetin caydırıcılığının son derece düşük olduğu yerlerde, Siyah Kule tehlikesine inananlar daha ilk gün devlet kurumlarını ele geçirmişti.

“Siyah Kule Tanrı’dır! Bizi yeni bir çağa götürecek. Siyah Kule Çağı başlamak üzere. Ey büyük ve yegane Rabbim, bize yeniden doğuşun gücünü bahşet!”

“Bize güç bahşet!”

On binlerce insan Siyah Kule’nin önünde diz çökmüş, güzel bir yeni çağ için yalvarıyordu.

Tang Mo bunların hiçbirinden haberdar değildi.

Siyah copu elinde sımsıkı tutuyordu. Üzerinde ince kıyafetler olmasına rağmen alnı çoktan ince ter damlalarıyla kaplanmıştı. O tekinsiz ama berrak çocuk sesi tekerlemeyi söylemiş, şarkı sona ermesine rağmen boş kütüphanenin içinde tiz ve ruhani yankısı uzun süre kaybolmamıştı.

“Sen de duydun mu?”

Tang Mo bu birkaç kelimeyi neredeyse dişlerinin arasından öğüterek çıkardı.

Şarlatan korkudan çoktan yere yığılmıştı. Dağınık saçları gözlerini kapatıyordu. Tang Mo ona baktığında yalnızca dehşetten titreyen bir çift göz görebildi. Adam konuşamayacak kadar korkmuştu. Geri geri sürünerek duvara kadar çekildi, başını kollarının arasına alıp titreyerek konuştu:

“O da neydi... Neydi o...”

Tang Mo nereden bilecekti?

Tekerleme bittikten sonra kütüphanede başka hiçbir ses duyulmamıştı.

Tang Mo yavaş yavaş sakinleşti.

Bazı insanlar büyük bir olayla karşılaştığında paniğe kapılır, ne yapacağını şaşırırdı. Tang Mo ise tam tersiydi.

Doğuştan son derece mantıklı biriydi. Beş yıl önce anne ve babası birlikte trafik kazası geçirdiğinde üniversiteye daha yeni başlamıştı. Başka biri olsa belki tamamen çökerdi. Tang Mo ise ikisinin cenaze işlerini düzenli bir şekilde halletmiş, ancak her şey bittikten sonra tek başına gizlice ağlamıştı. Ardından geleceğini düşünmeye başlamıştı.

Üstelik iki gün önce kalbi hızlanıp içinde o huzursuzluk belirdiğinden beri, eskisinden bile daha sakin hale geldiğini fark etmişti.

Tang Mo sağ elinde copu tutarken G sınıfındaki raftan kalın ve büyük bir kitap çıkarıp kalkan niyetine önüne aldı. Ardından pencereye doğru yürüdü.

Dışarıda uçsuz bucaksız bir beyazlıktan başka hiçbir şey yoktu.

Burası kütüphanenin doğu tarafındaki pencereydi. Normalde buradan Suzhou şehir merkezindeki ana cadde ile ünlü birkaç tarihi bahçe görülebilirdi.

Tang Mo copu daha da sıkı kavradı. Dışarıdan sakin görünse de çevresindeki her harekete karşı tetikteydi. Her kitap rafının yanından geçerken saldırıya uğrarsa anında karşılık vermeye hazırdı.

Kütüphanenin üçüncü katındaki doğu, güney, batı ve kuzey pencerelerinin hepsini kontrol ettikten sonra geri döndü.

“Artık Suzhou’da değiliz.”

Şarlatan duvarın dibinde oturmuş, korku dolu gözlerle Tang Mo’ya bakıyordu.

Tang Mo bu cevabı vermek istemiyordu ama kendini zorlayarak konuştu:

“Şu anda çevremizde yalnızca boşluk var ama burası gerçekten kütüphane. Sanki biri kütüphaneyi olduğu yerden alıp devasa, boş bir odaya taşımış gibi. Burada bir yıldır çalışıyorum. Az önce danışma masasının yanından geçerken baktım; iş arkadaşımın kupası hala masanın üzerindeydi. Her şey kütüphanenin aynısı.”

En azından yalnız değildi. Tang Mo’nun söylediklerini dinleyen şarlatan biraz cesaret bulup ayağa kalktı. Çevresine göz gezdirirken birden seslendi:

“Ah, bu geçen hafta gizlice buraya bıraktığım kitap!”

Tang Mo adamın işaret ettiği yere baktı.

“Başka biri ödünç almasın diye iki rafın arasındaki boşluğa saklamıştım.”

Tang Mo: “...”

Demek bütün bunları yapan sendin!

Tang Mo kütüphanede çalışıyor, şarlatan da sürekli buraya geliyordu. İkisi de buranın gerçekten kütüphane olduğunu doğruladığına göre yanılmaları mümkün değildi.

Tang Mo, şarlatanı güvenliğin dolabına götürüp ona da bir cop verdi. Şu anda her şey bilinmezdi. Adamın cop taşıması hem kendini korumasını sağlar hem de bir tehlikeyle karşılaşırlarsa Tang Mo’ya yardımcı olmasına imkan verirdi.

İkili danışma masasına daha yeni ulaşmıştı ki üçüncü katın derinliklerindeki rafların arasından tak tak tak diye ayak sesleri yükseldi.

Şarlatan korkudan gözlerini açtı. Tang Mo’nun da sırtından soğuk terler aktı.

Orayı az önce kontrol etmişti. Kimse yoktu!

Bu ayak sesleri kime aitti?

İkisi de sırtlarını duvara yaslayıp coplarını sıkıca kavradı ve dikkatle önlerine baktı. Ses giderek yaklaşıyor, düzensiz bir ritimle ilerliyordu. Bir çocuğun zıplaya zıplaya yürümesine benziyordu.

Otuz saniye sonra rafların arasındaki karanlıktan küçük bir gölge belirdi.

Saçlarını iki yandan bağlamış küçük bir kızdı. Kasımın sonbahar soğuğuna rağmen kırmızı bir elbise giymiş, ayaklarına da parıl parıl parlayan kırmızı rugan ayakkabılar geçirmişti.

Az önceki tak tak sesleri, ayakkabılarının zemine vurmasından çıkıyordu.

“Ha... Hayalet! Hayalet var!”

Şarlatan korkuyla Tang Mo’nun arkasına saklandı.

Tang Mo da korkuyordu!

...Bunun sakin olup olmamakla ne ilgisi vardı? Karşılarına koşarak gelen mozaikli şey de neyin nesiydi böyle!

Boyuna bakılırsa kırmızı elbiseli kız yedi sekiz yaşlarında görünüyordu. Üzerindeki elbise ve ayakkabılar son derece zarifti. Sırtındaki küçük çanta bile Disney’in pembe Minnie Mouse modellerindendi. Her ayrıntısı gerçeğine tıpatıp benziyor, canlı bir insandan hiçbir farkı yokmuş gibi duruyordu.

Yüzü hariç.

Yüzünün tamamı kalın bir mozaik tabakasıyla kaplıydı.

Kaşı yoktu.

Gözü yoktu.

Burnu yoktu.

Ağzı yoktu.

Yalnızca mozaik vardı.

Tang Mo dişlerini sıktı ve içinden yükselen, küçük kızı copla öldüresiye dövme isteğini bastırmaya çalıştı.

“Abi, kitabımı gördün mü?”

Sesi ne kadar berrak ve hoş olursa olsun, o yüze bakınca Tang Mo’nun tüyleri diken diken oluyordu.

Yüzü buz gibi bir ifadeye büründü. Küçük kıza gözlerini dikti ama cevap vermedi.

Kız sorusunu tekrarladı:

“Abi, kitabımı gördün mü?”

Küçük kız son derece güçsüz görünüyordu. Tang Mo onu kolayca etkisiz hale getirebileceğini düşünüyordu. Ancak burası fazlasıyla tuhaftı ve kızın yüzü bütünüyle mozaikten oluşuyordu. Gerçek bir insan olmadığı belliydi. Tang Mo rastgele hareket etmeye cesaret edemedi, bu yüzden ona uyum sağlamaktan başka seçeneği yoktu.

Dudaklarını birbirine bastırdı. Bir süre sonra elinden geldiğince sevecen görünmeye çalışarak gülümsedi.

“Küçük hanım, hangi kitabını kaybettin?”

“Abi, gülünce çok çirkin oluyorsun.”

Tang Mo: “...”

“Kitabım kayboldu. Abi, onu bulmama yardım eder misin? Annem çok sinir bozucu. Kitap okumaktan nefret ediyorum ama bana bir sürü kitap aldı. Hepsi de çok kötü. Yine de kaybedersem annem çok kızar. Kitap ortadan kaybolduğu için annem beni öldürecek. Abi, kitabımı bulmama yardım eder misin?”

Tang Mo yapmacık gülümsemeyi bıraktı.

“Annen kim?”

“Annem annem işte. Abi, sen ne kadar tuhafsın.”

Tang Mo’nun arkasından şarlatanın titrek sesi geldi.

“Kitabı bulamazsan annen... Annen seni öldürecek mi?”

“Evet. Annem çok kızacak. Annem kızdığında çok korkunç olur.”

Şarlatan tekrar konuştu:

“Ama bunun için insan öldürmez herhalde?”

Küçük kız başını yana eğdi. Sağdaki at kuyruğu kayıp mozaikli yüzünün üzerine düştü.

Tang Mo nedense o mozaik olmasaydı kızın şu anda gülümsüyor olacağını hissetti. Kapkara gözleriyle kendisine ve şarlatana bakıyor olmalıydı.

“Hehehe... Ama abi kitabımı bulmama yardım etmezse ben de abiyi öldürürüm.”

Tang Mo’nun başından aşağı bir kova buzlu su dökülmüş gibi oldu. Dudaklarını sımsıkı kapatıp yüzü mozaiklenmiş küçük kıza baktı.

Bir süre sonra sakin bir sesle sordu:

“Hangi kitap olduğunu hatırlıyor musun? Bulmana yardım edeyim.”

“Hımm...”

Küçük kız başını iki yana salladı. At kuyrukları da onunla birlikte savruluyordu. Sanki bütün gücüyle düşünüyordu.

Uzun süre “hımm” diye mırıldandıktan sonra neşeyle cevap verdi:

“Hatırlamıyorum!”

Tang Mo zaten bu cevabı bekliyordu.

Küçük kız birden telaşla konuştu:

“Ah, okula gitmem gerek. Geç kalırsam öğretmen beni öldürür. Ben gidiyorum abi. Kitabımı düzgünce ara, tamam mı?”

Küçük çantasını sırtına takmış halde yeniden rafların derinliklerine koştu.

Küçük kız ortadan kaybolmuştu ama bu tekinsiz oyun resmen başlamıştı.

Tang Mo ile şarlatan başından beri danışma masasının arkasına saklanmış, küçük kıza yaklaşmamıştı. Kız kaybolduğu anda danışma masasındaki Tang Mo’ya ait bilgisayar birden açıldı.

İkili bilgisayarın yanına gitti.

Mavi ekranın üzerinde bir yazı belirdi. Bunun bir günlük kaydı olduğu açıktı.

Tang Mo yüksek sesle okudu:

“15 Kasım, güneşli. Annemin aldığı kitabı kaybettim! Annem beni öldürecek!”

Şarlatan birden bağırdı.

“Değişti! Yazı değişti! 16 Kasım, bulutlu. Annemi kandırdım, kitabın kaybolduğunu hala bilmiyor. Kitap nerede, kitap nerede? Annem gerçekten beni öldürecek!”

Bilgisayar ekranındaki yazılar yeniden değişti.

Tang Mo okumaya devam etti:

“17 Kasım, bulutlu. Annem fark etmiş gibi. Acaba gerçekten fark etti mi?”

Yazılar bir kez daha değişti.

“18 Kasım, yağmurlu. Hehehe... Annem beni gerçekten öldürdü.”

Tang Mo ile şarlatan sessizliğe gömüldü.

“...Gerçekten ölecek miyiz?”

Şarlatan kendi kendine mırıldanıyordu.

Tang Mo ona baktı.

Kütüphanede çalışmak oldukça sıkıcıydı. Her gün türlü türlü insanla ilgilenmeleri gerekiyordu. Molalarda bazen o gün karşılaştıkları tuhaf kişilerden söz ederlerdi.

Şarlatan, tuhafların arasında bile ayrı bir yere sahipti. Görünüşe göre işi yoktu. Her gün kütüphaneye gelip kitap okuyor, sürekli gizemli ve anlamsız şeyler mırıldanıyordu. Zhao’ya göre kız arkadaşı tarafından terk edildikten sonra psikolojisi bozulmuş ve bu hale gelmişti.

Kütüphane çalışanlarının gözünde şarlatan, hem komik hem de acınası, son derece tuhaf biriydi.

Ancak şu anda Tang Mo’ya bakan hali gerçekten acınasıydı.

Tang Mo adamın korktuğunu görebiliyordu. Aslında kendisi de korkuyordu ama şu anda ihtiyaç duydukları şey korku değildi.

Bir süre düşündükten sonra dürüstçe cevap verdi:

“Belki gerçekten ölürüz.”

Şarlatan umutsuzlukla gözlerini açtı.

“Bekle, bilgisayardaki yazı yine değişti. Uslu ve anlayışlı bir küçük kız olan Mozaik...”

Tang Mo’nun yüzü bir an çarpıldı ama okumaya devam etti.

“Mozaik’in yalnızca tek bir kusuru vardır: Kitap okumayı sevmez. Annesi, kitap okumayı sevmeyen küçük kızlardan nefret eder. Hele kendi kitabını atıp sonra da birinin çaldığı yalanını söyleyenlerden daha da çok nefret eder. Ancak annesi bilmiyordu. Mozaik yalan söylememişti. Kitabı kendisi atmamış, Şeytan çalmıştı.”

Tang Mo ekrandaki “Şeytan” kelimesini görünce kaşlarını çattı.

“Şeytan kitaplardan her şeyden çok nefret eder. Bütün şeytanlar cahildir. Kitap okumaya ne gerek var? Kitapları ancak kanatlı kuş bozuntuları okur, tamam mı? Talihsiz Şeytan kitabı çalarken Melek tarafından yakalandı. O uğursuz kitabı yakamadı, bunun yerine gizlice bir kütüphaneye sakladı. Ne var ki kütüphanedeki bütün raflar birbirinin aynısıydı. Melek gittikten sonra aptal Şeytan ne yapacağını şaşırdı ve öfkeyle kükredi...”

“Bu lanet olası kitaplar!”

Tang Mo bu kısmı okumayı bitirdiği anda kütüphanede berrak bir çocuk sesi yankılandı.

“Ding dong! ‘Kitabımı Kim Çaldı?’ adlı çatışma oyunu resmen başladı. Oyun süresince...”

“Bir: Şiddet yasaktır.”

“İki: Melek gündüzleri kitapla ilgili bir ipucu elde edebilir.”

“Üç: Şeytan geceleri istediği bir kitap rafını yakabilir.”

“Ey zeki ve iyi kalpli Melek! Üç gün sonra Mozaik, öfkeli annesi tarafından öldürülecek. Böylesine sevimli bir küçük kızın ölümünü seyretmeye gerçekten dayanabilecek misin?”

“...”

Kıçımın kenarı sevimli!!!