title: "Bölüm 10" date: "2026-08-23"
Suzhou'dan Şanghay'a giden yol, tahmin ettiği gibi birçok yerde tamamen tıkanmıştı. Daha otoyola bile çıkmadan Tang Mo iki kez arabadan inmek zorunda kaldı. Yolu kapatan araçları kenara iterek geçebileceği bir alan açtı.
Evet. Bütün o arabaları tek başına itmişti.
Siyah Kule olayından sonra Tang Mo, özel bir yetenek kazanmasının yanı sıra fiziksel özelliklerinin ve zihinsel dayanıklılığının da büyük ölçüde geliştiğini çoktan fark etmişti.
Bunlardan ilki bedenindeki değişikliklerdi. Gücü artmış, görüşü keskinleşmiş, iyileşme yeteneği gelişmiş ve derisi demir kadar sertleşmişti.
Qian Sankun'u kandırıp bagajdan kıyafet almasına izin vermesini sağladığında, Tang Mo özellikle bagaj kilidinin metal çıkıntısını kullanarak derisinin ne kadar sertleştiğini test etmişti. Avuç içi, insan vücudundaki en hassas deri bölgelerinden biriydi. Sivri kilit çıkıntısı avucunun üzerinden geçmesine rağmen tek bir yara bile açmamış, hatta doğru düzgün acıtmamıştı. Tang Mo da ancak bundan emin olduktan sonra Qian Sankun'a karşı tereddüt etmeden saldırmıştı. Aynı şekilde, fiziksel özelliklerinin gelişmesi sayesinde Qian Sankun'un baldırına saplamaya çalıştığı bıçak kemiğine kadar ulaşamamış, yalnızca yüzeysel bir kan izi bırakmıştı.
İkinci değişiklik ise zihinsel dayanıklılığıydı.
Tang Mo hayatı boyunca bir kez bile örnek öğrenci belgesi almamıştı ama kötü bir şey de yapmamıştı. Ufak tefek hırsızlıklar mı? Asla. Sınavda kopya çekmeye bile üşenirdi.
Bu, ilk kez bir insan öldürüşüydü.
Qian Sankun'u kendini savunurken, istemeden öldürmüş olması sonucu değiştirmiyordu. Bir insanı öldürmüştü.
Ama o ilk andaki panik ve ne yapacağını bilememe hali geçtikten sonra çok kısa sürede sakinleşmiş, bundan sonra ne yapması gerektiğini düşünmeye başlamıştı.
Bedenindeki değişikliklerin onu soğukkanlı biri haline mi getirdiğini, yoksa aslında başından beri böyle biri mi olduğunu kendisi de bilmiyordu.
Tang Mo göz ucuyla ön yolcu koltuğunda duran kitaba baktı. Sonra bakışlarını çekip sakince önüne çevirdi ve arabayı sürmeye devam etti.
Yolu sürekli temizlemek zorunda kaldığından normalde bir saat sürecek yolculuk uzadıkça uzadı. Gökyüzü ağarmaya başladığında Tang Mo daha yeni Şanghay sınırlarına girmişti ve hala otoyoldaydı. Gişelere iki kilometre kala yedi aracın birbirine girdiği zincirleme bir kaza yolu tamamen kapatmıştı.
Tang Mo arabadan indi ve araçları itmeye başladı.
Gıcır—
İnsan bulunmayan bomboş otoyolda lastiklerin zeminde sürtünme sesi açıkça yankılanıyordu. Yedi araç birbirine çok şiddetli çarpmıştı. En öndeki dört araç neredeyse metal yığınına dönüşmüş, otoyolun ortasındaki bariyerleri de yamultup devirmişti. Tang Mo en arkadaki araçtan başlayarak hepsini teker teker kenara çekti. Epey uğraştıktan sonra sonunda ilk araca ulaştı.
“Bir de lüks arabaymış?”
Tang Mo hafifçe güldü.
En öndeki araç bir Maserati spor otomobildi. Ateş kırmızısı gövdesi kazada paramparça olmuştu. Yine de sonuçta pahalı bir arabaydı. Bu hale gelmesine rağmen lastikleri hala tekerleklerin içindeydi; etrafa savrulmamışlardı.
Soğuk sonbahar rüzgarı otoyolun üzerinden geçti. Tang Mo bütün gücüyle Maserati'yi kenara itti. Kendi arabasının kapısını açmak üzereydi ki birden hareketi durdu. Kaşlarını çatarak arkasını döndü.
“Kim var orada?”
Ona yalnızca rüzgarın hışırtısı cevap verdi.
Tang Mo kapıyı açmadı. Arabanın yanında dururken parmaklarını bileğindeki kibrit dövmesinin üzerine koydu ve soğuk bir sesle tekrar sordu.
“Kim var orada?”
Yine kimse ortaya çıkmadı.
Tang Mo acele etmedi. Az önce kenara ittiği Maserati'ye doğru adım adım ilerledi. Ayak seslerini olabildiğince hafifletmişti. Bütün bedeni gergindi ve ortaya çıkabilecek herhangi bir tehlikeye karşı tetikteydi. Elini hurdaya dönmüş Maserati'nin gövdesine koyup arkasına bakmak üzereyken titrek bir ses duyuldu.
“Dur! Ben... Ben çıkıyorum. Kendim çıkacağım. Kötü bir niyetim yok.”
Tang Mo başını kaldırıp Maserati'nin arkasından çıkan genç adama baktı.
Siyah saçlıydı ve yaklaşık bir seksen boyundaydı. Üzerinde ince, beyaz bir gömlek, altında kot pantolon vardı. Giysileri birçok yerinden yırtılmış ve kana bulanmıştı. Vücudunda da birkaç yara görünüyordu ama hepsi kabuk bağlamış, kanamaları durmuştu.
Soğuk rüzgarda dudakları mora dönmüştü. Titreyerek iki elini havaya kaldırdı ve arabanın arkasından çıktı. Tang Mo'ya korkuyla bakıyordu.
“Bu arabanın sahibi benim. Gerçekten kötü bir niyetim yok. Az önce arabaları ittiğini gördüm. Sana saldırmak isteseydim kesinlikle onları iterken saldırırdım.”
Tang Mo onu bir süre baştan aşağı süzdü.
“Ben arabaları iterken seni neden görmedim?”
Genç adam cevap verdi:
“Az önce otoyolun aşağısında saklanıyordum. Burası çok soğuk, aşağıda çok fazla ot var, biraz daha sıcak oluyor. Dün sabah Nanjing'den Şanghay'a dönüyordum. Şanghay'a yaklaşmıştım ki arkamdaki arabalar nedense birden peş peşe bana çarptı.”
Bir an durdu.
“Uyandığımda camdan dışarı fırlamış olduğumu fark ettim ama nedense ölmemiştim. Sonra da...”
Yüzünde korku belirdi.
“Bana çarpan arabaların içinde hiç kimse olmadığını gördüm. Bir damla kan bile yoktu!”
Tang Mo ona sakin bir bakışla baktı ama gardını indirmedi.
“Kayboldular. Siyah Kule oyunun başladığını ilan ettiğinde sen kaza yüzünden baygın olabilirsin. Şu anda bütün dünyada beş yüz milyondan az insan kaldı. Diğerleri...”
Tang Mo elini kaldırıp zincirleme kazaya karışmış araçları gösterdi.
“Onlar gibi, hiçbir açıklama olmadan ortadan kayboldu.”
Genç adam korkuyla gözlerini açtı ve soğuk rüzgarda bir kez daha titredi. Önce kendisine çarpan arabalara, sonra Tang Mo'ya baktı.
“Benim evim Şanghay'da. Sen de Şanghay'a gidiyorsun, değil mi? Beni de... Beni de götürebilir misin? Az önce gördüm, çok güçlüsün. O arabaların hepsini itebildin. Beni de götürürsen eve döndüğümüzde sana para veririm. Ne kadar istersen veririm.”
Tang Mo bunları duyunca hafifçe güldü.
Genç adam ne olduğunu anlayamadan ona baktı.
“Şanghay'a gidiyorum. Seni de götürmem sorun değil. Ama sence bu dünyada paranın hala bir değeri var mı?”
Genç adam olduğu yerde donup kaldı.
Yüzü yavaş yavaş soldu. Sanki ancak şimdi bundan sonra yaşayacağı dünyanın nasıl bir yer olacağını gerçekten anlamıştı.
Tang Mo arabaya bindi. Genç adam da ön yolcu koltuğuna oturdu. Tang Mo belli etmeden koltukta duran kitabı aldı ve kendi tarafına, koltuğunun yanına yerleştirdi. Kitabı bırakır bırakmaz kitap yavaşça gözden kayboldu. Tang Mo hafifçe şaşırsa da kısa sürede sakinleşti ve genç adamı da yanına alarak Şanghay'a doğru sürmeye devam etti.
“Benim adım Li Wen.”
Genç adam Tang Mo'nun ödünç verdiği paltoya iyice sarınarak titredi.
“Gerçekten çok teşekkür ederim. Uyanalı daha iki saat bile olmadı. İlerideki gişelere kadar gittim ama orada da tek bir insan yoktu. Ne yapacağımı bilemeyince arabama geri döndüm. Çok geçmeden seni gördüm.”
Tang Mo'ya baktı.
“Gerçekten çok güçlüsün. Trençkotum arabada kaldı ama araç ezildiği için çıkaramadım. Neredeyse donarak ölecektim.”
“Ben de Tang Mo.”
Tang Mo kayıtsızca soruyormuş gibi konuştu.
“Sen güçlü değil misin?”
Li Wen başını salladı.
“Sanırım değilim. En azından o arabaları itemiyorum. Trençkotumu da çıkaramadım.”
“Ama ölmedin, değil mi?”
Li Wen şaşkınlıkla Tang Mo'ya baktı.
Tang Mo tek eliyle direksiyonu tutarken sakin bir sesle konuştu.
“Böyle büyük bir kazadan sağ çıktın. Üstelik kolun bacağın bile kopmadı... Bunun biraz tuhaf olduğunu düşünmüyor musun?”
Li Wen donup kaldı.
Tang Mo başka bir şey söylemedi. Li Wen de başını eğdi. Ne düşündüğü belli değildi ama aklından geçenlerin çoğu yüzüne yansıyordu. Tang Mo göz ucuyla ona baktı ve genç adamın büyük ihtimalle bedeninde ne değiştiğini, iyileşme yeteneğinin neden bu kadar güçlü olduğunu ve böyle bir kazada nasıl ölmediğini düşündüğünü anladı.
Tang Mo dışarıdan rahat görünerek araba kullanıyordu ama dikkatinin bir kısmı başından beri Li Wen'in üzerindeydi.
Böyle bir zamanda tek başına olmak kuşkusuz en güvenli seçenekti. Ama yanında güvenebileceği birinin olması daha da iyi olabilirdi. Tang Mo, Li Wen'in de kendisi gibi bir Siyah Kule oyununa katılmış, hayatta kalmış ve oyunu kazanmış olması gerektiğini düşünüyordu. Böyle birine karşı tedbiri elden bırakamazdı. Ancak az önceki gözlemlerine bakılırsa Li Wen gerçekten de biraz saf ve iyi niyetli bir zengin çocuğuna benziyordu. Pek tehditkar görünmüyordu.
Üstelik onu böyle aptal aptal otoyolda bırakıp gitseydi Tang Mo gerçekten de... Bu adamın kendi kendini öldürmeyi başarabileceğini düşünüyordu.
Li Wen sordu.
“Tang Mo, ben baygınken Siyah Kule'nin tam olarak neler açıkladığını anlatabilir misin?”
Tang Mo Siyah Kule olayının gelişimini kısaca anlattı.
“Şanghay'a akrabalarını bulmak için mi gidiyorsun? Şanghay'ı çok iyi bilirim. Yardıma ihtiyacın var mı?”
Tang Mo daha önce birkaç kez Şanghay'a gelmişti ama sonuçta buralı değildi. Birini aramak onun için kolay olmayacaktı.
“Shibeili'de okuyan bir öğrenciyi bulmam gerekiyor. Yalnızca adını biliyorum. Önce okula gidip kayıtlarına bakmayı düşünüyorum. Okulda değilse evini bulmaya çalışacağım.”
İki yerde de bulamazsa yapabileceği başka bir şey yoktu. Şarlatan için yapabileceği tek şey buydu.
Tang Mo ayrıca kendi arkadaşını da aramayı planladığını söylemedi. Herkesin kendine saklaması gereken şeyler vardı.
Li Wen'le henüz her sırrını paylaşacak kadar yakın değildi.
“Shibeili mi? Jing'an Bölgesi'nde. Benim evim de Jing'an'da. Ortaokulu da orada okudum. Seninle geleyim, daha kolay olur.”
Tang Mo tuhaf bir ifadeyle Li Wen'e baktı.
Bu adam gerçekten bu kadar düşüncesiz miydi? Yoksa ne düşündüğünü anlamayı imkansız kılacak kadar mı kurnazdı?
Tang Mo biraz düşündü. Büyük ihtimalle ilk seçenekti.
Li Wen paltoyu giydikten sonra iyice ısınmış, konuşkanlığı da artmıştı.
“Otoyoldan çıkınca önce Shibeili'nin yakınından geçeceğiz. O zaman önce okula gidip onu ararız. Çocuğun hangi sınıfta olduğunu biliyor musun? Sınıfını biliyorsan çok daha kolay olur. Kayıtları bulmak da kolaylaşır.”
“Yalnızca adını biliyorum. Ha, bir de yedinci sınıfta.”
Li Wen başını salladı.
“Yedinci sınıfta olduğunu bilmek de işi biraz kolaylaştırır.”
Bir süre daha konuştular. Li Wen tereddüt ettikten sonra sonunda kendini tutamayıp sordu.
“Bir şey sorabilir miyim, Tang Mo? Siyah Kule'nin... aslında ne olduğunu biliyor musun? Neden bazı insanlar kayboldu da bazıları kaybolmadı?”
Bunca konuşmadan sonra aslında sormak istediği şey buydu.
Li Wen kazadan beri baygın olduğundan Tang Mo'ya kıyasla neredeyse bütün bir günü kaçırmış, dolayısıyla çok daha az bilgi edinmişti. Tang Mo'ya yardım teklif etmesinin bir nedeni onu Şanghay'a götürdüğü için minnettar olmasıydı. Diğer nedeni ise bilgi edinmek ve şu anda nasıl bir durumda olduğunu anlamaktı.
Ama bu soruyu sorması, büyük ihtimalle herhangi bir Siyah Kule oyununa katılmadığı anlamına geliyordu.
Tang Mo hafifçe kaşlarını çattı.
Oyuna katılmayan biri de hayatta kalabiliyor muydu? Dudaklarını birbirine bastırıp bir süre düşündü ve Li Wen'e nasıl cevap vereceğine karar verdi. Tam konuşmak üzereydi ki birden bütün Şanghay'da yüksek ve neşeli bir şarkı yankılandı.
“Thank you, thank you, thank you Let's all say thank you We will all say thank you On this special day!”
Berrak kadın sesinin ardından çocuklardan oluşan bir koronun sesi yükseldi. Neşeli ve canlı şarkı, ölüm sessizliğine gömülmüş şehirle öylesine uyumsuzdu ki neredeyse rahatsız ediciydi. Ama şarkı durmadan devam etti. Tang Mo frene bastı. Li Wen korkuyla başını kaldırıp Şanghay şehir merkezinin üzerinde asılı duran devasa Siyah Kule'ye baktı.
Şükran Günü çocuk şarkısı baştan sona söylendikten sonra Siyah Kule'nin üzerinde yanıp sönen rengarenk ışıklar söndü. Tang Mo nefesini tuttu ve kuleye baktı.
Ardından—
“Ding dong! Huaxia 1. Bölge Kaçağı Fu Wenduo, Siyah Kule'nin birinci katını başarıyla açtı. Üç dakika sonra tüm Huaxia bölgelerindeki oyuncular kuleye saldırmaya başlayacak!”
“Ding dong! Huaxia 1. Bölge Kaçağı Fu Wenduo, Siyah Kule'nin birinci katını başarıyla açtı...”
“Ding dong! Huaxia 1. Bölge Kaçağı Fu Wenduo...”
Siyah Kule ilk kez aynı duyuruyu üç kez tekrarladı.
Tang Mo'nun gözleri sonuna kadar açıldı. Kulaklarında durmadan aynı sözler yankılanıyordu.
“Kuleye saldırmaya başlayacak...”
Bir sonraki anda gözlerinin önü karardı. Bütün bedeni aşağı doğru düşmeye başladı.
