Yoktu.
Benim hayatımda öyle şeker gibi tatlı olaylara yer yoktu.
“…”
Erkekler hamamında, içi hoş bir sıcaklıktaki suyla dolu özel bir küvetteydim.
Çorbadaki bir mantı gibi tamamen suya gömülmüş, öylece yüzüyordum.
Hamamın tasarımı kitaplarda sık sık gördüğüm antik Roma hamamlarına şaşırtıcı derecede benziyordu.
Suyu Kore hamamlarındaki gibi kaynar değildi ama insanı memnun edecek kadar sıcaktı.
Bir lord olarak özel bir küveti tek başıma kullanmanın lüksünü epey beğenmiştim.
“Su tesisatına iyi bakılıyor.”
Kendi kendime mırıldandığım bu sözlere, küvetimin yanında bana hizmet eden Lucas hemen karşılık verdi.
“İmparatorluğun gurur kaynaklarından biri değil mi? Çok sayıda sel felaketi yaşadığımız için su kaynaklarını yönetme konusunda ustalaştık. Bu işte dünyanın en iyisiyiz.”
“Şehrin nüfusunun az olması da avantaj. Suyun kalitesini korumak daha kolay olsa gerek. Daha da önemlisi, sen yıkanmayacak mısın? Buraya kadar sırf bana hizmet etmek için geldin."
“Bir muhafızın görevi, lordunu her zaman ve her yerde korumak değil midir?”
“Durmadan böyle asil laflar duymak insanı yoruyor. Yeter artık, sen de temizlen. Hemen yanında kocaman bir havuz var.”
Onu ısrarla teşvik edince Lucas istemeye istemeye başını eğdi.
“Öyleyse yanınızdaki havuza gireceğim.”
“Gir hadi, çabuk suya…”
Lucas dikkatlice havuza girdi. Geniş sırtına bakınca bir an söyleyecek söz bulamadım.
Lucas'ın kaslı vücudu türlü türlü yara iziyle kaplıydı. Sanki hayatı boyunca çektiği bütün sıkıntıların özeti bedenine kazınmıştı.
“Çok zorluk çekmişsin, Lucas.”
Sözlerim üzerine Lucas hafifçe gülümsedi.
“Önemli değil, Lordum.”
Öte yandan Damien, Lucas'ın yanında suda yüzüyordu. Öldü mü bu? Hala yaşıyor, değil mi?
“İyi misin, Damien?”
“Ben… Ben iyiyim, Prens Hazretleri… İyiyim…”
Hayır, bu çocuk kesinlikle öteki dünyaya yükseliyordu. Ruhunun bedeninden sızdığını görebiliyordum sanki.
“Dün gece tam olarak ne oldu…?”
“Dün gece yaşananları geçmişte bırakmak daha iyi olabilir.”
Lucas solgun ve bitkin bir yüzle gözlerimi kaçırarak yanıt verdi. Yahu ne oldu da böyle tepki veriyorsun?!
Neyse, böyle gevşeyip dinlenirken üçümüzün biraz laflayabileceğini düşündüm.
Tam o sırada erkekler hamamına bir insan seli doluştu.
Alacakaranlık Tugayı'ydı. Genç yaşlı bütün adamlar hep bir ağızdan “Ohh~” diye inleyerek havuzun dört bir yanına yerleşmeye başladılar.
Alacakaranlık Tugayı'nın ardından sıradan paralı askerler de geldi.
Çok geçmeden erkekler hamamı sakallı, kaslı adamlarla dolup taştı.
“…”
Boğulacak gibi hissettim.
İri yarı kas yığınlarıyla daracık bir alana sıkışınca başım dönmeye başladı.
Lanet olsun, biri beni kurtarsın. Köşkteki banyomu tek başıma kullansaydım ya. Ortama kapılıp buraya geldim ve…
“Artık çıksak mı acaba…?”
“Öyle mi yapmak istersiniz?”
“Ben de çıkmak istiyorum, off…”
Üçümüz de küvetlerden güç bela çıkıp erkekler bölümünün çıkışına doğru sendeleyerek ilerledik.
Şak!
Şak!
Şak!
Dışarı çıkarken göz göze geldiğim her paralı asker bana selam duruyordu.
Çırılçıplakken bana selam vermeyin! Durun dedim!
Yıkanıp temizlendikten sonra Halk Hamamı'nın verdiği bornozu giyerek içeriye geçtim.
Önümde geniş bir dinlenme salonu uzanıyordu. Dışarıya açılan, ferah bir mekandı.
“Oh…”
Burası tıpkı bir Kore hamamına benziyordu.
Elbette sauna yoktu; yalnızca serin esintinin dolaştığı, geniş bir salon vardı.
Yıkanmasını bitirenler etrafa dağılmış, rahatça uzanmış ya da oturmuş sohbet ediyorlardı. Böyle gelişmiş bir tesisin varlığından kimin haberi vardı ki?
‘Fantastik bir dünyayı küçümsediğime pişman oldum. Hiç fena değilmiş.’
Böyle önemsiz şeyler düşünürken salonun zeminine boylu boyunca uzandım. Sıcak suda bekledikten sonra bedenime ağırlık çökmüştü.
‘Ahh~ Canım tatlı pirinç içeceği çekti…’
Ortam Kore hamamlarına o kadar benziyordu ki ister istemez Tatlı Pirinç İçeceği aklıma geldi.
Haşlanmış bir yumurtayı kırıp afiyetle yedikten sonra bir bardak soğuk Tatlı Pirinç İçeceği içtiğimi düşünün. Cennetin ta kendisi olurdu.
Böyle anlarda Dünya'yı özlüyorum işte…
“Lucas!”
“Buyurun, Lordum!”
Ben uzanmışken yanımda rahatça oturan Lucas hemen cevap verdi. Başımı kaldırıp etrafı taradım.
“Burada yiyecek içecek bir şey satmıyorlar mı?”
“Üzgünüm Lordum, fakat burada yiyip içmek yasak.”
Lucas'ın yüzünde, ‘Bunu herkes bilir,’ der gibi bir ifade vardı.
Lanet fantastik dünya! Böyle şeyler konusunda amma katılarmış!
“Şey… Biraz su içebileceğim bir yer yok mu…?”
Yanımda uzanan Damien tam o sırada yarı ölü bir yüzle mırıldandı.
Dün gece içtiği içkinin ve sıcak küvette terlemenin ardından susuz kalmış gibiydi. Zavallı çocuk.
“Lucas, onu götür de biraz su içir.”
“Ama sizin güvenliğinizden ben sorumluyum…”
“Buradakilerin hepsi emrimdeki adamlar, başıma ne gelebilir ki? Kendime bakabilirim. Merak etme, hadi git.”
Lucas bir an tereddüt etse de sonunda ayağa kalktı.
“Size de su getireceğim, Lordum.”
“Ah, aferin sana. Hadi git.”
Lucas ile Damien salondan ayrıldı. Ben de yatış şeklimi değiştirdim. Ahh, ne güzelmiş.
Biraz uyusam mı acaba? Gözlerimi kapatıp düşüncelere dalmak üzereydim ki…
“Ahaa!”
Tanıdık bir genç kız sesi duyuldu.
“İşte Kıdemlim.”
“Ha?”
Gözlerimi açıp o tarafa baktığımda Evangeline'in paytak paytak salona girdiğini gördüm.
Banyodan ıslanmış platin sarısı saçlarını başının üstünde bir havluya dolamıştı. Böyle daha da ufak tefek görünüyordu.
“Sen yine neden buradasın?”
“Ben buralıyım. Bu hamama sık sık gelmem gayet doğal.”
Demek bir lordun kızı olmasına rağmen burayı kullanıyordu.
Gerçi bu küçücük şehirde böyle bir tesisi kullanmaması daha tuhaf olurdu.
Tam o sırada Evangeline'in arkasından gelen Lilly gözüme çarptı; tekerlekli sandalyeyi itiyordu.
Lilly telaşla küçük bir ses çıkarıp başını önümde eğdi.
“Prens Hazretleri?! Siz neden buradasınız?!”
“Ben de aynısını soracaktım… İkiniz birlikte mi geldiniz?”
Evangeline kıkırdayarak başını salladı.
“Lilly'yle hamama geldim!”
“Ne ara arkadaş oldunuz siz?”
“Birlikte ölüm kalım mücadelesi verince ister istemez arkadaş oluyor insan, değil mi abla?”
“Hımm… Evet, küçük hanım…”
Lilly'nin alnından huzursuzca soğuk terler akıyordu. Hayır, sanırım Evangeline tek taraflı olarak yakınlık kurmaya çalışıyordu.
‘Partide Lilly'den başka onun yaşlarına yakın bir kız yok ki.’
Evangeline'in neden yakınlaşmaya çalıştığını anlayabiliyordum.
Öte yandan Lilly'nin niçin gerildiğini de anlayabiliyordum.
Partiden ayrılmak istiyordu… Üstelik Evangeline Uçbeyi'nin varisiydi; onunla yakınlaşmak Lilly'ye yük gibi geliyordu…
“Ah, abla! Gel, şuradaki yeri kapatalım! Dağlar taa uzaklardan görünüyor, çok güzel bir köşe.”
“Peki, küçük hanım.”
“O zaman görüşürüz Kıdemlim. Biz biraz kız kıza sohbet edeceğiz~”
Ah, hey! Gitmeyin! Benimle oynayın! Kurtarın beni şu kasvetli adamlardan!
İçimden çığlık atıyordum ama ikisi de beni yalnız bırakıp çoktan uzaklaşmıştı. Ne acımasızlık.
“Hehe… Sorun değil, Lucas ve Damien'la da eğlenebilirim.”
…Öyle dedim ama şu iki haylaz hala dönmedi. Su getirmeye nereye kadar gittiler?
Tam o sırada.
“Prens Hazretleri?”
Berrak bir kadın sesi duyuldu.
“Şaşırdım doğrusu. Kraliyet ailesinin böyle bir tesisi kullanacağını hiç düşünmezdim.”
Gözlerimi açıp sesin geldiği tarafa baktım.
Uzun kahverengi saçlı genç bir kadın ıslak saçlarını havluyla sıkıyordu. Kaşlarımı çattım. Yabancı birine benziyordu.
“Siz kimsiniz?”
“Ben Margarita.”
“Efendim?”
Bu, tapınağın başrahibesi Azize Margarita'dan başkası değildi!
Siz her zaman tepeden tırnağa koyu renk rahibe kıyafetleri giymez miydiniz?
Böylesine rahat kıyafetlerle onu tanıyamamam doğaldı.
Hemen saygıyla başımı eğdim.
“Azize, siz de Halk Hamamı'na gelir misiniz?”
Margarita sorumu duyunca başını yana eğdi.
“Rahiplerin yıkanamayacağına dair bir kural mı var?”
“Hayır, öyle demek istemedim…”
Rahiplerin tapınağın dışına pek çıkmadığına ilişkin bir izlenimim vardı. Anlaşılan bu yalnızca benim önyargımdı.
“Dün büyük bir ameliyat gerçekleştirdim. Biraz temizlenmek istedim.”
Ah, doğru ya. Dün Godhand'i ameliyat eden oydu.
Margarita'nın elleri kıpkırmızı lekelerle kaplıydı.
Ömrünü hastaların kanıyla ve yaralarıyla uğraşarak geçirdiğinden olmalı, yıkansa bile ellerindeki lekeler silinmemiş gibiydi.
O ellere bakarken aklıma bir soru geldi.
“Ameliyat iyi geçti mi?”
“Majesteleri dün gece ziyafet sırasında ameliyatın gidişatını öğrenmek için defalarca adam göndermedi mi?”
“Ha, ben mi?”
Demek sarhoşken Godhand'in durumunu kontrol etmek için adam yollamışım. Ama hiç hatırlamıyorum.
“Ameliyat başarılıydı. Şimdi güvenle iyileşiyor. Sabah bir şifa büyüsü uyguladım, ardından yıkanmaya geldim.”
Margarita bornozunun düğmelerini iliklerken etrafına baktı.
“Buranın bu kadar kalabalık olacağını beklemiyordum.”
Hımm, dinlenme alanı paralı askerlerle dolup taşmıştı.
Savunma savaşı dün bitmiş, bütün gece şölen düzenlenmişti. Hamamın kalabalık olması gayet anlaşılırdı.
“Yorucu bir ameliyatın ardından askerlerim dinlenmenizi engellediyse özür dilerim.”
Biraz mahcup bir halde özür diledim. Margarita başını iki yana salladı.
“Savaş acımasızdır, evet. Ancak buradaki cephede verilen mücadelelerin kutsal olduğuna inanıyorum.”
“Kutsal… İnsanları korumak için verildiğinden mi?”
Margarita yanıt vermek yerine hafifçe başını salladı.
“Kutsal bir savaşın kanını ve terini yıkamanın bile kendine özgü bir değeri vardır. Bu deneyimi paylaşabildiğim için mutluyum.”
Bir din adamına yakışır ama aynı zamanda son derece insani bir cevaptı.
Sözlerini düşünürken Margarita yeniden önümde başını eğdi.
“Artık gitmeliyim. Diğer rahiplerle birlikte hareket etmem gerekiyor.”
“Ah, elbette. İyi dinlenin.”
“Siz de iyi dinlenin, Majesteleri.”
Margarita rahiplerin arasına katıldı ve hep birlikte kıkırdayarak dinlenme salonunun uzak köşesine doğru kayboldular.
Hepsi düşündüğümden çok daha normal insanlarmış. İyi anlamda yani.
“Efendim!”
“Prens Hazretleri!”
Tam o sırada Lucas ile Damien geri döndü. Sinirli bir iç çekiş çıkardım.
“Niye bu kadar geç kaldınız!”
Açıkçası burada tek başıma kalmak biraz utandırıcıydı!
“Şey, önemli bir şey değil…”
Lucas tedirginlikle çevresine bakınarak yanıma yaklaştı ve bornozunun içinde tuttuğu şeyi gösterdi.
“!”
Şaşkınlıktan gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Bu… bir yumurtaydı!
Lucas kararlı bir ifadeyle başını salladı.
“Haşlanmış yumurta. Hamamdaki bir seyyar satıcıdan aldım.”
“Yahu seyyar satıcının burada ne işi var…”
Yan taraftan Damien da elindekini gösterdi. Üzerinde su damlacıkları olan bir şişeydi.
“Bu da soğuk ballı su.”
İkisi aynı anda başlarını salladı.
“Gizlice yiyelim!”
Aman Tanrım, şu akıllı çocuklara bak. Kalbimden geçeni nasıl bildiler?
“İkiniz bana yetersiniz!”
İkisine birden sıkıca sarıldım. Lucas ve Damien neden böyle yaptığımı sorarak kıvranıyorlardı ama umurumda değildi.
Tam ortam ısınıp içimizi hoş bir yakınlık kaplamışken,
“Heyy~ Güzel şeyler getirmişsiniz.”
Neşeli bir ses duyuldu. Ne?!
Evangeline ile Lilly bize doğru yaklaşıyorlardı.
Evangeline'in yeşil gözleri, atıştırmalığımızın kokusunu çoktan almış gibi açlıkla parladı.
“Bir fasulyeyi bile paylaşırız derler. Beş kişilik Ana Parti olarak bunu da beşe bölüp birer lokma almamız gerekmez mi?”
“Ben sadece ballı sudan bir yudum istiyorum…”
“S-siz… Sizi nankörler!”
Ama onları kovamazdım. Aynı gemideydik, zorlukları birlikte göğüslüyorduk.
Sonunda beş kişilik Ana Parti olarak dinlenme alanının bir köşesine yerleşip çevremizi kollayarak haşlanmış yumurtaları gizlice soyup yedik.
Toplam altı tane vardı, ben de ikisini yedim.
“Ahh~!”
Yumurtayla tıkanmış boğazımdan buz gibi ballı suyu geçirmekten daha büyük cennet olamazdı.
“Mükemmel…”
Turizm şehri planına Halk Hamamı'nı da eklemeliyim diye düşündüm. Bunun yaygınlaşması şart!
