İçeriğe geç

[Yan Hikaye] Aegis Özel Görev Birimi 8. Takım

Öncelikle çevredeki askerleri uzaklaştırdım. İstenmeyen konuşmalar işleri tersine çevirebilirdi.

Yanımda yalnızca Lucas ile Evangeline kalmıştı. Kendimi beş mahkumla yüz yüze otururken buldum.

"Önce kimliklerinizi doğrulayalım."

Bazı belgeleri çıkarıp mahkumların temsilcisiyle göz göze geldim.

"Adın... 'Godhand', doğru mu?"

"Evet, doğru."

Mahkumların temsilcisi olan Godhand başını salladı.

Dağınık açık yeşil saçlarının arasından koyu kahverengi gözleri görünüyordu.

Kulaklarını tam olarak göremiyordum ama hiç şüphe yoktu. Gerçek bir elfti.

Diğer dördü de öyleydi. Gizlemek için ellerinden geleni yapmışlardı ama dikkatlice bakınca anlaşılıyordu. Beşi de elfti.

"Bağlı olduğunuz birlik?"

"Aegis Özel Görev Birimi 8. Takım'a bağlıyız."

Aegis Özel Görev Birimi'nin adını duyunca Lucas ile Evangeline şaşkınlıklarını gizleyemedi. Haklıydılar da.

İmparatorluğun bütün kirli işlerini yapan karanlık kanadıydı bu. Doğrudan kraliyet ailesine bağlı, gizli operasyonlarla görevli bir birlikti.

Kraliyet ailesinin gölgesi, İmparator'un av köpekleri... Aegis Özel Görev Birimi işte buydu.

Gözlerimi kısarak Godhand'e baktım.

"'Godhand' pek gerçek ismine benzemiyor."

"Özel Görev Birimi üyelerinin gerçek isimleri yoktur. Kimliğimiz, kod adlarımızdır."

"Anlıyorum. O halde... Godhand."

"Evet."

Godhand konuşma boyunca sakin sakin yanıt vermişti ama sonraki sorum üzerine sustu.

"Vatana ihanet ettiğinizi duydum. Doğru mu?"

"..."

Sessizlik yalnızca birkaç saniye sürdü ama insanın üzerine çöken bir ağırlığı vardı.

Bir süre sonra Godhand başını derin bir saygıyla eğdi.

"Evet."

"Bütün suçlamaları kabul ediyor musunuz?"

"Saygısızlık etmek istemem, Prens Hazretleri."

Godhand gözlerini yere indirip alçak sesle konuştu.

"Üç ay önce başkentte askeri mahkemeye çıkarıldık. Hakkımızdaki hüküm de cezamız da çoktan kesinleşti."

"..."

"Bu soruları neden sorduğunuzu anlamıyorum. Bizi hemen idam edebilirsiniz."

Zaten kaçınmaya çalıştığım şey de tam olarak buydu! İçimden söylendim.

'Onları bir şekilde emrim altına almanın yolunu bulmalıyım.'

Dudaklarımı hafifçe yaladım.

Acaba biraz arı kovanına çomak mı soksam?

"Merak ettiğim birkaç şey var. Zaten ölmek üzere olduğunuza göre meraklı bir prensin birkaç sorusunu neden cevaplamayasınız? Sanırım bu kadar yetkim vardır."

"..."

"Bunu evet sayıp sorularıma devam ediyorum."

Bir sonraki sorum Godhand'in gözlerini şaşkınlıkla açmasına neden oldu.

"Ekibiniz en son Bringar Dükalığı'nda görevlendirildi, değil mi?"

"Bunu nasıl bildiniz..."

"Güneyin ücra köşesine sıkıştım diye dışarıda olup bitenlerden habersiz olduğumu sanırsan başın derde girer, Godhand."

Gerçekte dışarıda olup bitenlerden hiç haberim yoktu. Yalnızca sistemdeki karakter profillerinde yazan özgeçmişlerini okumuştum.

'Herhalde karanlık kanada bağlı oldukları için karakter profillerinde fazla bilgi yok.'

Yalnızca kamuya açık bilgiler vardı. Ne zaman nereye gönderildiği, ne zaman idam cezası aldığı... Hepsi bundan ibaretti.

Ama yalnızca bunlara bakarak bile genel tabloyu görmek mümkündü.

Üstelik elf olduklarını da biliyordum. Bu, işin arka planını anlamama yardım ediyordu.

"Ekibiniz bir yıl önce Bringar Dükalığı'na gönderildi. İmparatorluğumuzun Bringar'daki büyükelçisi de dokuz ay önce suikasta uğradı."

Komşu ülkelerle İmparatorluk arasındaki diplomatik ilişkiler oyunu etkilediğinden, oyunu 742 kez sıfırlamış biri olarak bütün olayları gayet iyi biliyordum.

"Ardından iki ülkenin diplomatik ilişkileri giderek kötüleşti. Sonunda altı ay önce savaş patlak verdi. Hala devam ediyor."

Dudaklarını sıkıca kapatan Godhand'e karşı konuşmamı sürdürdüm.

"Aegis Özel Görev Birimi düşman gerisine sızma, sabotaj ve hedefli suikastlar konusunda uzman, değil mi?"

"..."

"Bundan sonra susmanı evet sayacağım. Her neyse, bir varsayımım var."

Parmaklarımla bir halka oluşturup sessizce kıkırdadım.

"İmparatorluğumuz Bringar Dükalığı'nı bütünüyle yutmak istiyordu ama savaş çıkarmak için uygun bir bahanesi yoktu."

"..."

"Peki ya kendi elçimiz o ülkenin sınırları içinde öldürülürse? Suçu Bringar'ın üzerine atabiliriz. Böylece savaş için kusursuz bir gerekçe doğar."

Godhand artık başını önüne eğmiyordu. Gözlerimin içine dik dik bakıyordu.

"Bir elçi gönder, özel görev birliğimize öldürt, suçu o ülkenin üzerine yık ve savaşı başlat. Oldukça makul bir varsayım, sence de öyle değil mi?"

"Varsayımlarınız haddini aşıyor..."

"Üç ay önce ekibiniz görevi tamamlayıp İmparatorluğa döndü. Döner dönmez de tutuklandınız ve hiçbir kanıt gösterilmeden vatana ihanetten idama mahkum edildiniz."

Sırıtarak omuz silktim.

"İşi yapan ekibi ortadan kaldırıp ağızlarını sonsuza dek kapatmak... Karanlık bir strateji, değil mi?"

"Prens Hazretleri."

Godhand hafifçe iç geçirdi. Bugün gösterdiği ilk duygusal tepki buydu.

"Varsayımlarınız ağır. Diyelim ki şimdiye kadar söylediklerinizin hepsi doğru... Öyleyse neden ölümü kendi isteğimizle kabul edelim?"

Kaşlarımı çattım. Godhand devam etti.

"Söyledikleriniz doğruysa görevimizi tamamladığımız halde haksız yere cezalandırılmışız demektir. O zaman neden sessizce ölümü bekleyelim? Ya gerçeği anlatırız ya da kaçarız..."

"Çünkü ellerinde rehineler var."

Yanıtım üzerine Godhand ağzını kapattı.

İnce bir gülümsemeyle devam ettim.

"Soydaşlarınızın hepsi tutsak tutuluyor ve köle olarak çalıştırılıyor."

"..."

"Görevinizi bitirip ölümü kabul ederseniz soydaşlarınız bunun karşılığında bir şey kazanacak. Öyle değil mi?"

Godhand alt dudağını ısırdı. Anlaşılan doğru tahmin etmiştim.

Bu dünyada elfler ve cüceler gibi diğer ırkların hepsi köle sınıfına aitti.

Bir asır önce insan dışı ırkların bütün ülkeleri insanlarla girdikleri savaşta yenilmiş, hayatta kalanlar da insanlığın köleleri olmuştu.

Irklar arasındaki savaşta insanlığı zafere taşıyan Everblack İmparatorluğu, kıtanın hakimiyetini ele geçirmişti... Hikaye böyle anlatılıyordu.

Neyse, geriye pek az elf kalmıştı ve hepsi Elf Özerk Bölgesi'ne hapsedilerek korkunç koşullarda yaşamaya mahkum edilmişti.

Peki bu elfler İmparatorluğun özel operasyonlarında mı çalışıyordu?

Üstelik beşi birden sakince idam edilmeyi mi bekliyordu?

Yanıt apaçık ortadaydı. Soydaşlarının hayatı koz olarak kullanılıyordu.

'Üç yıl sonra ortaya çıkan Elf Kraliçesi de benzer nedenlerle yönlendiriliyor.'

Her halükarda İmparatorluğun insan dışı ırkları sömürmek için en sık başvurduğu yollardan biriydi bu.

Aynı ırktan insanların canlarını rehin tutup diğerlerini kendilerini feda etmeye zorlamak. Bu oyunda neredeyse klişeleşmişti.

"Soydaşlarınız uğruna kendinizi feda etmek... Ne kadar asil. Gerçekten özverili bir ruh."

Alayla gülümsedim.

"Bir o kadar da aptalca gerçi."

"...Prens Hazretleri'nin bütün varsayımlarının doğru olduğunu olabilecek en büyük hoşgörüyle kabul etsek bile..."

Godhand bir kez daha iç geçirdi.

"Peki ne değişecek, Prens Hazretleri?"

"Hmm?"

"İdam cezası aldık. Size de aynı ferman ulaşmış olmalı."

Godhand yorgun bir sesle konuştu.

"Darağacına gitmek üzere olan adamlara neden bunları anlattığınızı anlamıyorum. Bizimle alay mı ediyorsunuz? Yoksa kraliyet ailesinin bir başka eğlencesi mi bu?"

Sırıtarak Godhand'e doğru eğildim.

"Anlamıyor musun, Godhand?"

"...?"

"Bana gelen fermanda 'idamı gerçekleştir' yazıyor, fakat canlarınızı nasıl alacağıma dair tek bir hüküm yok."

"Ne demek istiyorsunuz..."

"Sizi asmam mı, kafanızı kesmem mi, kazığa bağlayıp yakmam mı, yoksa beş parçaya ayırmam mı gerektiği yazmıyor. Dolayısıyla canlarınızı istediğim şekilde alabilirim."

Güneye doğru işaret ettim.

"Üstelik burası Canavar Cephesi. Felaket getiren yaratıkların neredeyse her gün üzerimize yürüdüğü bir yer."

"...?"

"Size son derece zor bir görev veririm, siz de o görevi yerine getirirken ortadan kaybolursunuz. Üst makamlara da idamın gerçekleştirildiğini bildiririm... Böyle bir senaryo mümkün."

"...!"

Bu kadar takdir yetkim vardı.

Canavar Cephesi, Everblack İmparatorluğu'nun güney sınırındaydı. İmparatorluğun pek çok sınır hattından biriydi.

Bu bölgeden sorumlu komutanın ölüm kalım üzerinde tam yetkisi vardı.

'...Gerçi bu sadece kağıt üzerinde. Diğer komutanlar kadar yetkim yok.'

Ama takviye asker istediğimde bana kullanılabilecek beş idam mahkumu göndermeleri bile aslında 'ne yaparsan yap' demekti.

Ben de bunu kendime göre yorumlamayı seçtim.

"Ama önce bir şey sormak istiyorum. Yaşamak istiyor musunuz?"

Titreyen gözlerine bakarak Godhand'e sordum.

"Soydaşlarınıza zarar gelmeyecekse şu zavallı hayatlarınızı sürdürmeye halen isteğiniz var mı?"

"...Hayatta kalmamız neye yarayacak ki?"

"Her şeye."

"..."

"Hayatta olduğunuz sürece, eninde sonunda her şeyi başarabilirsiniz."

Dudakları titreyen Godhand dişlerini sıkarak hırladı.

"Bize boş umut vermeyin, Prens Hazretleri."

"Hmm?"

"Bizi kırbaçlayabilirsiniz, kılıcınızla kesebilirsiniz, uzuvlarımızı koparabilirsiniz ya da boğazımızı köpeklere parçalatabilirsiniz. Fark etmez. Nasıl isterseniz öyle yok edin. Ama..."

Godhand başını hafifçe salladı.

"Yeter ki bize umut vermeyin."

"..."

"Umut, bize her şeyden çok acı veriyor."

Umutsuzluk içinde yaşamaya alışmış insanlar vardır.

Bir şeyler beklemek, gelecek için hayal kurmak ve sonunda ihanete uğramak.

Vazgeçerlerse en azından incinmezler.

"Yanlış anlama. Zaten size öyle göz kamaştırıcı şeyler sunmak gibi bir niyetim yoktu."

En başından beri onlara umut sunmayı planlamıyordum. Zaten verebileceğim bir şey de değildi.

"Ben yalnızca bir fırsat sunmak istiyorum. Hayatınıza son vermemek için bir fırsat."

"...Neden?"

Godhand ancak şimdi nedenini sordu.

"Neden bizi hayatta tutmak istiyorsunuz?"

"Belli olanı sorma. Çünkü burada size ihtiyacım var."

İçtenlikle yanıt verdim.

"Açık konuşayım. Size ihtiyacım olduğu için sizi hayatta tutmayı planlıyorum."

Kulağa tuhaf gelse bile neden onlara ihtiyaç duyduğumu dürüstçe açıklamak en doğrusu olurdu.

"Canavar Cephesi'nde kronik bir asker eksikliği var. Yetenekli savaşçılara umutsuzca ihtiyacımız var. Bana yardım ederseniz burayı savunmak kolaylaşır."

"..."

"Canavar istilaları her geçen gün kötüleşiyor. Burası düşerse soydaşlarınızın yaşadığı özerk bölge de tehlikeye girecek."

Elf Özerk Bölgesi buradan epey uzaktaydı ama kıtanın güneyinde yer alıyordu.

Canavar Cephesi düşerse onların da güvende kalamayacağı kesindi.

Sonuçta burayı savunmak soydaşlarını da korumak demekti.

"Neyse, çok konuştum ama seçim sizin."

Kollarımı kavuşturup arkama yaslandım.

Yaşamak ya da ölmek.

Her zamanki gibi, mesele buydu.

"Yalnız bir ricam var. Sadece kendi hayatlarınızı sürdürmekle kalmayın, soydaşlarınızı korumaya da yardım edin."

"..."

Kısa bir sessizliğin ardından.

"Prens Hazretleri."

Godhand konuşmaya başladı.

"Söylediğiniz gibi. Bize özel bir görev verildi. Beşimiz görevimizi tamamlayıp sessizce 'ortadan kaldırılırsak' kabilemize bir yıl yetecek kadar yiyecek verilecekti."

Yani aslında kurbanlık olarak sunulmuşlardı.

Ve onlar da bu kaderi kabul etmişti.

"Elbette biz de ölmek için can atmıyoruz. Ama ırkımızın durumu o kadar çaresiz ki hayatlarımızı seve seve feda edebiliriz. Ölümün peşinden gidecek kadar çaresiziz."

Godhand arkasında bağlı ve diz çökmüş duran dört astına yavaşça baktı.

"Size söylemeye cüret ediyorum, Prens Hazretleri. Bizim sorumluluğumuzu üstlenmeyecekseniz bizi burada öldürün."

"..."

"Ama bizi yanınıza almaya karar verirseniz lütfen sonuna kadar sorumluluğumuzu üstlenin."

"Sonuna kadar sorumluluğunuzu üstleneceğim."

Elimi göğsüme koyup yemin ettim.

"Everblack İmparatorluğu'nun üçüncü prensi Ash 'Born Hater' Everblack'in kanı ve adı üzerine yemin ederim."

"Aegis Özel Görev Birimi 8. Takım, şu andan itibaren Prens Ash Hazretleri'ne sadakatini sunar."

Şangır!

Metal kopma sesiyle Godhand'i bağlayan zincirler yere düştü.

İstediği zaman kaçabileceği halde kendi kendini bağlamıştı.

Godhand elini sallayınca dört astını bağlayan zincirler de koptu.

Dört astı ağızlarındaki tıkaçları ve gözlerindeki bağları yavaşça çıkardı.

"Biz yalnızca bir ok, bir mermi, bir rüzgar esintisiyiz."

Godhand öne çıkıp önümde yavaşça tek dizinin üzerine çöktü. Dört astı da arkasında sırayla diz çöktü.

Beş özel görev birimi üyesi aynı anda bana baş eğdi.

"Lütfen bizi dilediğiniz gibi kullanın ve merhamet göstermeden bir kenara atın."

Sizi asla bir kenara atmayacak, sonuna kadar el üstünde tutacağım.

Sırıttım.

Sonunda işe yarar bir Alt Parti edinmiştim.