İçeriğe geç

Crossroad'un kuzeyinde henüz yerleşime açılmamış dağlık araziler uzanıyordu.

Cephenin kuzeyindeki topraklarda tarıma elverişli her yer çoktan işlenir hale getirilmişti.

Cephe hattının güneyindeki topraklar kadar verimli olmasalar da hayatta kalabilmek için toprağın her karışından yararlanmak gerekiyordu.

Buranın bugüne kadar el değmemiş olması demek...

"Bu dağ biraz... engebeliymiş..."

Arazinin son derece sarp olduğu anlamına geliyordu.

Haliyle düzgün bir patika da yoktu. Ayak basılmamış denecek kadar ham bir dağ yolu uzanıyordu önümüzde.

Hayatım boyunca doğa yürüyüşü gibi ferahlatıcı hobilerle hiç ilgilenmediğimden biraz tırmanır tırmanmaz nefes nefese kaldım. Canım çıkıyordu!

"İyi misiniz, Lordum? İsterseniz varacağımız yere kadar sizi taşıyayım."

"Aa, gerçekten mi? Taşır mısın?"

Tam Lucas'ın sırtına atlayacaktım ki...

"..."

Üff.

Arkamdan Evangeline'in keskin bakışlarını hissedebiliyordum...

"...Ne oldu, Çömez? Ne o bakışlar?"

"Yok, bir şey."

Hiçbir şey olmadığını söyledikten hemen sonra konuşmaya başladı.

"Sadece... ne kadar şanslı olduğunuzu düşünüyordum. Size özel bir taşıtınız var."

"..."

"Emrinizdekiler ter döke döke yokuş tırmanırken siz şövalyenizin sırtında rahat rahat yolculuk edeceksiniz. Tam bir kraliyet mensubuna yakışır hareket."

"..."

Arkama göz attım.

Dağa tırmanan onlarca asker bizi takip ediyordu.

Başta tek başıma gideceğimi söylemiştim ama Lucas bu kararıma şiddetle karşı çıkarak benimle gelmekte ısrar etmişti.

Ben de Lucas'ı götürmeye karar vermiştim. Ne var ki Evangeline bir şekilde bu yolculuğu duymuş, o da gelmek için diretmişti.

Böylece yalnızca o ikisini götürmeyi düşünürken... her zamanki sonuç ortaya çıkmıştı.

Damien'i bilerek getirmemiştim. Son zamanlarda kendisini fazlasıyla zorluyordu, ayrıca insanlara ateş etmek zorunda kalacağımız bir durum çıkabilirdi.

Neyse, bu beklenmedik dağ yürüyüşünde herkes zorlanırken Evangeline de benim işimi kolaylaştırmaya çalışmama takmıştı.

"Pekala, şöyle yapalım."

Söylenmeye hazırlanan Evangeline'e işaret parmağımı kaldırdım.

"Seni ben taşıyayım."

"Ne?"

Evangeline'in gözleri büyüdü.

"S-siz beni... taşıyacak mısınız?!"

"Aynen öyle. Lucas da beni taşıyacak."

Bu saçma öneriyi son derece ciddi bir yüzle sununca hem Evangeline hem Lucas dehşete kapıldı. Kollarımı kavuşturup kıkırdadım.

"Hem emrimdeki birine yardımcı olurum hem de kendi işimi kolaylaştırırım. Bir taşla iki kuş!"

"Bir dakika! Ama o zaman Lucas çok zorlanır!"

"Hayır, zaten iki kişiyi birden taşımam mümkün değil..."

Dağ yolunda ilerlerken aramızdaki bu saçma atışma sürüyordu. Arkamızdan gelen subaylardan biri önümde derin bir saygıyla eğildi.

"Çok utanıyorum, Prens Hazretleri... İhmalimiz yüzünden..."

Adama göz attım.

Bu subay, mahkum nakil birliğinin komutanıydı.

Beş hükümlüyü Crossroad'a getirirken başına bir olay gelmişti.

"Yok, yok. Senin sayende beklenmedik bir egzersiz yapıyorum işte, değil mi? Ahh, belim..."

"Prens Hazretleri, gerçekten çok özür dilerim! Lütfen merhamet edin!"

Homurdanmam üzerine subay neredeyse olduğu yere yığılacaktı.

"Hey, hey. Şaka yapıyorum, şaka. Şakadan da mı anlamıyorsun? Seni yiyeceğimden mi korkuyorsun?"

Şaşkınlığımı gören Evangeline omuz silkti.

"Başkentten gelen bir şöhretin var, Ash."

Ah, doğru ya. Ben onun bedenine gelmeden önceki Ash, başkentte hiç de hafife alınacak biri değildi.

Bu subaylar ve nakil birliği de başkentten gelmiş olmalıydı. Beni yine o vahşi, deli Prens Ash sanıyorlardı.

Korkularına şaşmamalı.

"Yani kaçan hükümlüler doğrudan bu dağlara yöneldi, doğru mu?"

"Evet, Prens Hazretleri. Gördüğünüz gibi izleri bu dağlara uzanıyor."

Sarp dağ yolunda bizden önce geçenlerin ayak izleri yer yer seçiliyordu.

Ayrıca ağır bir şeyin sürüklendiğini gösteren izler de vardı.

"Neden böyle zorlu bir yolu seçsinler ki..."

Bu bölgenin yerlisi olan Evangeline sorumu yanıtladı.

"Crossroad'un kuzeyindeki dağlarda haydutlar yaşar. Uzun zamandır başımıza belalar."

"Haydutlar mı?"

"Evet. Tüccarlara, savaştan kaçan mültecilere saldırırlar... Alçak herifler."

Evangeline yol kenarına atılmış bir şeyi yerden aldı.

Kırık bir mızraktı.

"Görünüşe bakılırsa bu dağda haydutlar da yaşıyor."

"Hmm."

Etrafı dikkatle inceledim.

Gerçekten de sağda solda kırık silahlar ve tekerlek parçaları vardı. Buradan insanların geçtiği belliydi.

Toprağa gömülmüş bir bıçak bulan Lucas kaşlarını çattı.

"Sizce kaçan hükümlüler haydutlarla bağlantıları olduğu için mi buraya geldiler?"

"Şey, hapisten kaçtıktan sonra haydut kralı olmayı amaçlıyorlarsa yeni bir başlangıç için fena yer sayılmaz."

Ama bu işte akla yatmayan çok şey vardı.

'Başkentten getirilen beş eski asker hükümlü, nakil arabasından aynı anda kaçıyor. Sonra da haydutların yaşadığı bu dağları nokta atışı bulup buraya sığınıyorlar...'

Bir şeyler ters geliyordu.

Nakil birliğinin komutanına yeniden baktım.

"Raporunda yalan yok, değil mi?"

"Hayır, Prens Hazretleri! Size yalan söylemeye nasıl cüret edebilirim?"

Nakil birliğinin komutanı hemen itiraz etti.

Hmm, neyse. Birazdan öğrenirdik.

Yaklaşık on dakika daha tırmandıktan sonra önden giden Lucas bir şey fark etti.

"Lordum, ileride bir şey görüyorum."

"Hadi bir bakalım~"

Lucas'ı takip edip sırtın tepesine çıkınca ben de gördüm.

Bir dağ kalesiydi.

Kazıklarla çevrilmiş, haydutların tahkim edilmiş üssüydü. Dağın ortasındaki düz bir alana kurulmuş olan kale şaşırtıcı derecede büyüktü.

En az otuz kişiyi barındıracak gibiydi.

"Düşmanlarla karşılaşabiliriz."

Şıngır!

Lucas belindeki uzun kılıcı çekip bana işaret etti.

"Önce ben gidip kontrol edeceğim."

"Sadece kontrol et. Kendini fazla zorlama."

"Ben de geliyorum!"

Evangeline Lucas'ın peşine takıldı. Mızrağını çıkarmadı, onun yerine sol koluna kalkanını taktı.

İki şövalye önden ilerledi, ben de geride kalan askerlerle yavaşça peşlerinden gittim.

Haydutların sığınağına yaklaşırken üzerimize ok yağmasından endişeleniyordum ama nedense içeride hiçbir yaşam belirtisi yoktu.

Buna karşılık yaklaştıkça havada belli bir koku güçleniyordu. Bu...

Kan kokusuydu.

"Kan kokusu geliyor."

Önden Lucas'ın fısıltısını duyunca başımı salladım.

İçeride katliam mı yaşanmıştı?

Sığınağın etrafındaki kazıklı çitin hemen yanında duran Lucas kılıcını kavradı. Evangeline kalkanını daha sıkı tuttu.

"İçeri giriyoruz. Üç, iki..."

Bir!

Güm!

Lucas sığınağın ana kapısını omzuyla kırıp içeri daldı.

Evangeline ve askerler de peşinden hücum etti.

Ben de ağır adımlarla arkalarından girdim.

"Hmm."

Sığınağın içi... darmadağındı.

Haydut oldukları anlaşılan cesetler her yana saçılmıştı; her yerde kan ve kırık silahlar vardı.

'Burada haydutlar varmış. Artık yoklar.'

Kanla kaplı sığınağı biraz tiksinerek incelerken ileriden Lucas'ın sesini duydum.

"Lordum! Burada hayatta kalan biri var!"

Hızla yanına vardığımda onlu yaşlarının sonlarında, korkudan yüzü bembeyaz kesilmiş bir oğlan gördüm.

"A-ah, ahh...!"

"Sakin ol, küçük haydut. Biz kraliyet askerleriyiz."

Lucas'ın yakaladığı titreyen çocuğun önüne çömeldim ve sıcak bir sesle konuştum.

"Tabii suçuna bağlı olarak seni ya idam ederiz ya da karnını doyururuz, ama burada ölmeyeceksin."

Titreyen genç haydut çaresizlik içinde ağzından kaçırdı.

"B-biz, biz yanlış bir şey yapmadık...! Sadece başkentten gelen bir arabayı ele geçirdik..."

"Bir arabayı mı ele geçirdiniz?"

"E-evet! Pahalı görünüyordu, içinde de değerli şeyler vardır sandık... Hem içindekileri hem de arabayı satıp para kazanırız diye düşündük..."

Dilimi şaklattım.

"Sonra ele geçirdiğiniz arabayı açınca hazine yerine mahkumları buldunuz. O mahkumlar da hepinizi bir güzel patakladı. Durum bu, öyle mi?"

Genç haydut telaşla başını salladı.

Hemen nakil birliğinin komutanına döndüm.

"Nakil komutanı, hükümlülerin kendi başlarına kaçtığını söylememiş miydin? Ama bu çocuğun anlattığına bakılırsa nakil arabanızı haydutlar ele geçirmiş."

"O-o şey..."

"Anladım. Başkentten gönderilmiş bir mahkum nakil birliğisin ama ücra bir yerdeki haydutlar tarafından soyulduğunu itiraf etmek gururuna dokunurdu."

"Ö-özür dilerim. Yalan söylemek istememiştim..."

Tehditkar bir sesle hırladım.

"Ama dinle, nakil komutanı. Mahkumları haydutlara kaptırma hatanı affedebilirim, fakat bana yalan söylemeni affedemem..."

"P-Prens Hazretleri! Ölümü hak eden bir suç işledim!"

"Hataları bağışlarım, kasıtlı davranışları değil. Buna uygun bir ceza alacağını bil."

Nakil komutanı titreyerek yere kapandı.

Bu kadar kolay ortaya çıkarılacak bir konuda neden yalan söylemişti? Olayı bizzat araştırmayacağımı, raporlara sorgusuz sualsiz inanacağımı mı sanmıştı?

'...Belki de gerçekten öyle düşünmüştü.'

Her neyse, şimdi tablo netleşiyordu.

Nakil birliği, beş idam mahkumunu arabayla Crossroad'a götürürken haydutların saldırısına uğramıştı.

Haydutlar arabayı ele geçirip sığınaklarına getirmiş, içini açmış ve içerideki mahkumlara hazırlıksız yakalanarak alt edilmişlerdi.

Nakil birliği ise mahkumların kendi başlarına kaçtığını söyleyerek raporu çarpıtmıştı. Yalanları ortaya çıktığına göre şimdi benden esaslı bir azar işiteceklerdi.

'Durum açıklığa kavuştu, ama...'

Peki bu beş idam mahkumu şimdi neredeydi?

"Kıdemlim!"

O sırada sığınağın derinlerinden Evangeline'in sesini duydum.

"Buraya! Çabuk!"

Ayağa kalkıp sesin geldiği yöne gittim.

Evangeline sığınağın avlusunun ortasını göstererek şaşkınlıkla duruyordu.

"Bak."

"...!"

Gördüğüm manzara karşısında şaşkınlıktan gözlerim açıldı.

Harabeye dönmüş sığınağın ortasında,

Everblack İmparatorluğu'nun siyah üniformalarını giymiş beş kişi oturuyordu.

Hayır, oturuyorlardı ama...

Şakır, şukur.

Kendilerini zincirle bağlamış, gözlerini ve ağızlarını kapatmışlardı. Orada diz çökmüş duruyorlardı.

Avluya giren herkes bu manzara karşısında afalladı.

"Hoş geldiniz, Prens Hazretleri ve Crossroad halkı."

Ortada oturan mahkumlardan biri yavaşça konuşmaya başladı.

"Biz beş idam mahkumu sizi bekliyorduk."

Gözleri ve ağzı bağlanmamış tek mahkum oydu; yine de diğerleri gibi zincire vurulmuştu.

'Kendini kendi mi bağladı?'

Neden?

Kaçma fırsatını nihayet bulmuşken neden kaçmak yerine kendilerini bağlayıp bizi beklemişlerdi?

"Kaçmaya ya da firar etmeye zerre kadar niyetimiz yok. İdamımızın bir an önce gerçekleştirilmesini ve üst makamlara olabildiğince çabuk rapor gönderilmesini istiyoruz."

Adam başını yavaşça kaldırdı.

Yıpranmış, yer yer yanmış imparatorluk üniformasının başlığının altından parlak yeşil saçlar döküldü.

Şaşkınlıkla ağzım hafifçe aralandı.

Bu oyunda bu saç rengine sahip yalnızca tek bir ırk vardı.

'Bir elf mi...?!'

"Lütfen, hepiniz."

Elf adam başını yeniden eğerek isteğini tekrarladı.

"Lütfen bizi bir an önce idam edin. Olmazsa boğazımızı burada kesebilirsiniz."

Diğer mahkumlar da başlarını derin bir saygıyla eğdi.

Anlayamadığım sözleri tekrar edip duruyorlardı.

"Lütfen bizi çabucak öldürün."

"..."

Hayır, ne demek öldürün?

İçimden haykırdım.

'Sizi Alt Parti için ayırdım! Ölemezsiniz!'