Crossroad şehir merkezi. Tapınak.
Şafaktan beri buraya getirilmiş, sol kolumu tedavi ettiriyordum.
“Bu yarayı nasıl aldığınızı pek anlayamadım.”
Tapınağın rahibesi ve R sınıfı şifacısı 'Azize' Margarita tedavimi bitirip kolumu bandajla sardı.
“Sol kolunuzdaki bütün kemikler parçalanmış. Neyse ki iksirle ilk müdahaleyi kendiniz yapmışsınız, böylece hayati tehlike oluşturacak bir yaralanmaya dönüşmemiş.”
Acıdı.
Kolumu alçıya aldıktan sonra bir adım geri çekilen Margarita, kolumu bıraktı.
“Tedavi tamamlandıktan sonra bile sol kolunuzu eskisi gibi kullanamayacaksınız. Kavrama gücünüz azalacak, bileğiniz sertleşebilecek ve başka sorunlar da yaşayabileceksiniz.”
“Öyle mi…”
Dişlerimi sıktım.
000 FUMBLE sonucunun bedeli ağırdı. Savaşçı olmadığıma şükretmeli miydim?
“Her neyse, kesinlikle dinlenmeniz gerekiyor. Tedavi için iki günde bir tapınağa gelin.”
“Anladım, Azize. Teşekkür ederim.”
Hareketsiz bırakılmış sol kolumu biraz kurcaladıktan sonra bir soru sordum.
“Evangeline iyi mi?”
“Omzundaki yara biraz ciddi ama kendisini zorlamazsa yakında iyileşecektir. Olağanüstü dayanıklı biri.”
O, SSR sınıfı bir tanktı. İyileşme kapasitesi benim kırılgan bedenimle karşılaştırılamazdı. Yoksa bu, ergenlik çağındaki biriyle yirmili yaşlarındaki birinin arasındaki fark mıydı?
Margarita'ya teşekkür ettikten sonra her zamanki gibi bağış kutusuna cömertçe para atıp dışarı çıktım. Lucas orada duruyordu.
“…”
Alçıya alınmış sol kolumu gören Lucas'ın yüzünde karmaşık bir ifade belirdi. Sırıttım.
“Ben sana ne dedim? Sapasağlam döndüm… Ah!”
Şerefsiz birden sol koluma vurdu. Gözlerimin önünde kıvılcımlar uçuştu. Ahh!
“Lanet olasıca acıyor! Ne yapıyorsun, herif!”
“Pek de sapasağlam görünmüyorsunuz, değil mi? Övünmeyi bırakın.”
İyi de bu, yaralı yerime vurman gerektiği anlamına gelmiyor ki! Bir şikayetin varsa kelimelerle anlat, pislik!
Tam öfkelenecekken Lucas yağmurda ıslanmış bir köpek yavrusu gibi bir yüz ifadesi takındı.
“Bu defa nasıl bir pervasızlık yaptınız, Lordum…”
“Öff.”
Şu suratı yapmayı kes! Yanlış bir şey yapmadığım halde kendimi suçlu hissediyorum!
“Bir dahaki sefere kesinlikle böyle pervasızca bir şey yapmayın.”
“Tamam, tamam…”
Lucas'ı gelişigüzel yatıştırdıktan sonra en önemli meseleyi sordum.
“Savunma savaşı sorunsuz geçti mi?”
Henüz ayrıntılı bir savaş raporu almamıştım. Lucas yavaşça başını salladı.
“Size zarar gelmesine izin veremeyeceğim için, Lordum, komutayı elimden geldiğince iyi yürüttüm.”
“Ah, sen de…”
Lucas bana savunma savaşının genel gidişatını anlattı.
Savaş başladıktan sonraki ilk on beş dakika içinde Damien'in üç Büyü Taşı Golemi'ni de keskin nişancı atışlarıyla öldürdüğünü söyledi.
En baş belası düşmanları bu kadar kolay mı halletmişti? Buna uygun eşleşme mi deniyordu…?
Sonraki altı saat boyunca yakınlardaki diğer düşmanları sistemli bir biçimde yok etmişlerdi.
Geriye kalan golemlerin temizliği tamamlandıktan sonra, nihayet malikane tarafına kurtarma ekibi ulaşabilmişti anlaşılan.
“Savaşta en küçük dikkatsizlik bile öngörülemez kayıplara yol açabileceğinden sonuna kadar titizlikle hareket ettik. Kurtarmaya geç kaldığımız için özür dilerim, Lordum.”
“Özür dileyecek bir şey yok. Harika iş çıkardınız.”
Lucas'ın omzuna hafifçe vurdum ve temkinli bir şekilde sordum.
“Yaralılar var mı?”
Lucas tapınağın içine göz gezdirdi. İçeride tedavi gören askerler görünüyordu.
“On dört ağır, yüz yirmi sekiz hafif yaralımız var.”
“…Peki ya ölen?”
“Yok.”
Cevabı karşısında donakaldım.
Kaskatı kesilmiş halime bakarak Lucas bir kez daha vurguladı.
“Hiç can kaybımız yok, Lordum.”
“…Ha ha.”
İlk kez.
İlk kez bir aşamayı tek bir insan bile kaybetmeden tamamlamıştık.
İçimden kendiliğinden bir kahkaha yükseldi. Elimle ağzımı kapatıp dirseğimle Lucas'a şakacıktan dürttüm.
“Harika iş çıkardın, Lucas! Hiç ölüm yok… İnanılmaz. Belki de bu işte benden daha iyisin, dostum.”
“Böyle şeyler söylemeyin.”
Lucas'ın yüzündeki ciddiyet bozulmadı.
“Siz yokken… herkes çok tedirgindi.”
“Ha? Tek başıma gittiğim için mi endişelendiler?”
“Hayır.”
Lucas gözlerini indirip kelimeleri güçlükle ağzından çıkardı.
“Burada kalan herkes… kendilerine güvenemedikleri için… kaygıyla titriyordu.”
Gözlerimi kırpıştırdım. Ne diyordu bu?
“Yanımızdayken, Lordum, kafa karışıklığı ortadan kalkıyor. Emirlerinizi güvenle yerine getirebiliyoruz. Ama dün, siz gider gitmez…”
Lucas'ın sesi kesildi.
“Herkes… ne yapacağını bilemedi…”
“…”
Aklımdan pek çok düşünce geçti.
Bunun sebebi emirlerimin kesin ve etkili olmasıysa iyi bir şeydi.
Ancak pasif yeteneğim 'Sarsılmaz Komutan'ın olası yan etkileri aklıma geldi.
‘Pasif etkim zihinsel durum bozukluklarına karşı bağışıklık sağlıyor…’
Başta bunun yalnızca savaş sırasında düşmanın neden olduğu durum bozukluklarına karşı koruduğunu düşünmüştüm.
Ama öyle değildi. Çevremdeki insanlar korku ya da kafa karışıklığı yaşamamakla kalmıyor, zihinsel açıdan da dengede kalıyorlardı.
Sırf yanlarında bulunmam bile zihinlerine huzur veriyor gibiydi.
‘Ben neyim, aromaterapi mi?’
Ama meseleye diğer açıdan bakınca, ben yanlarında olmadığımda huzursuzlaştıkları anlamına geliyordu.
‘Yoksa onları kendime bağımlı hale mi getiriyorum…?’
Bana güvenilmesi hoşuma gidiyordu. Ama yan etkilerini düşünmek gerekiyordu.
Sessiz kaldım. Hımm~
Neyse, şimdilik bilmiyorum.
“Ama sonuçta aşamayı başarıyla tamamladık! Hiç can kaybımız yok! Evangeline'le ben de sağ salim döndük!”
Coşkuyla bağırıp Lucas'ın sırtına kuvvetlice vurdum.
“Her şey yoluna girdi, Lucas! Endişelenmene gerek yok. Bundan sonra kendi başıma çekip gitmeyeceğim.”
“Evet, Lordum.”
Lucas kuyular kadar derin gözleriyle bana baktı.
“Ben sizin muhafızınızım. Tanıştığımız andan beri, daima öyleydim.”
“Ee, evet…”
“Özellikle tehlikeli yerlere giderken beni geride bırakmayın.”
Bunun üzerine Lucas'ın başını okşadım. Ah, sadık köpeğim benim. Sahibi bir kere yanından ayrıldı diye bu kadar endişeleniyor.
“Diğer parti üyeleri nasıl? Hepsi güvende mi?”
“Evet, herkes iyi. Yalnız savaşın ilerleyen saatlerinde Damien'in gözlerinden biraz kan geldi…”
“Ne, ciddi misin?!”
“İyi olduğunu söyledi. Şu anda tapınakta tedavi görüyor.”
Oh, neyse ki. Tedavisi bitince yanına uğramalıydım.
Görünüşe göre her şey güzelce sonuçlanıyordu. Yüzümde bir gülümseme belirdi.
“Harika iş çıkardın, Lucas.”
“Siz de büyük işler başardınız, Lordum. Lütfen bugün dinlenin.”
Lucas içini çekip şehir surlarını işaret etti.
“Yanınızda kalmayı tercih ederdim ama rahatça dinlenebilmeniz için savaş sonrası düzenlemelerle ilgilenmem gerekiyor.”
“Ha ha, gerisini sana bırakıyorum.”
“Evet, Lordum. Sonra görüşürüz.”
Lucas başını eğerek selam verdi ve şehir surlarına doğru yola çıktı.
Lucas'ın uzaklaşmasını izledikten sonra tapınağın önüne park edilmiş arabaya kendimi bıraktım. Ah be, eve gidip uzanmam lazım.
Savaşı kesinlikle kazanmıştık ama aşamanın tamamlandığını bildiren duyuru henüz çıkmamıştı.
Herhalde malikanenin orasında burasında parçalanmış halde kıpırdayan birkaç golem kalmıştı.
Canlı değil de taştan yapılmış yaratıklar oldukları için böyle şeyler oluyordu.
Askerler arama yapıp düşmanların öldüğünü teyit ediyorlardı.
Bu işlem bitip sonuncusu da yok edildiğinde aşamanın tamamlandığını bildiren duyuru görünmeliydi.
‘Sanırım bugün biter.’
Lordun malikanesinde, iç avlu.
Küçük bir çardakta rahatça oturmuş güneşin tadını çıkarıyordum.
Bahar kesinlikle yaklaşıyordu. Hava epey sıcaktı.
Yorgunluğum tam olarak geçmemişti, güneşin altında uyuklamaya başlamıştım ki,
“Burada böyle oturacağına neden içeride kestirmiyorsun?”
Somurtkan bir ses kulaklarıma ulaştı.
Gözlerimi kırpıştırarak açınca Evangeline'i gördüm. Avluda durmuştu, bütün vücudu bandajlarla sarılıydı ve bir koltuk değneğine yaslanıyordu.
“Yaşına bakılırsa üşütüp romatizma olabilirsin.”
“Hey, o kadar da yaşlı değilim. Daha ergenlik çağındasın, bir de bununla övünüyor musun?”
İnanılır gibi değil. Şimdiki gençler… Off.
“Evangeline.”
Bahçeyi geçip yanıma gelen Evangeline kendisini pat diye yanıma bıraktı.
Bahar güneşinin altında platin sarısı saçları kum altını gibi parlıyordu.
Altın rengi SSR sınıfının rengiydi; o yüzden parladığını görmek bile farkında olmadan moralimi yükseltiyordu.
…Yoksa bu da Altın Humması mıydı?
“Sabaha kadar sağ kalmana şaşırdım.”
Uykulu gözlerle güney göğündeki güneşi izleyen Evangeline omuz silkti.
“Bu güneş ışığını bir daha asla göremeyeceğimi sanmıştım.”
“Tam ayrılmaya hazırlanırken sana bütün bunları yaşattığım için özür dilerim.”
Bu aşama baştan sona sürprizlerle doluydu. Bu kadar büyük sorun çıkaracağını hayal bile edemezdim.
“Tedavilerin tamamlanınca iyice toparlanmak için zaman ayır. Gitmeden önce istediğin kadar dinlen.”
“Gitmiyorum.”
“…Ne?”
Bu beklenmedik sözler karşısında yüreğim ağzıma geldi.
Evangeline'e dosdoğru baktım. Ama genç kızın yüzündeki ifade kararlıydı.
“Bütün gece düşündüm. Uçbeyi unvanını devralmak istiyorum.”
“Bunun… ne anlama geldiğinin farkında mısın?”
Aceleyle konuştum.
“Cross Ailesinin görevlerini de devralacaksın demek! Hayatının sonuna kadar burayı korumak zorunda kalacaksın demek!”
“Biliyorum.”
“Baban buradan ayrılmanı istiyordu. Özgürce, dilediğin gibi yaşamanı istiyordu.”
“Üzgünüm ama babamı hala tam olarak affetmedim. Onun isteğine karşı çıkmak, yapabileceğim son itaatsizlik.”
Evangeline hafifçe başını salladı.
“Sonuçta inatçı katırın tekiyim.”
Acı acı gülümsedim. Bu kız da…
“Kıdemlim, ben… Babamı anlamak istiyorum.”
Evangeline'in bakışları uzaklardaki güney tahkimatına kaydı.
“O zamanki duygularını. Düşüncelerini. Davranışlarını. Hala tam olarak anlamıyorum.”
Babasının bir zamanlar durup savunduğu yerdi orası.
Cepheye yönelttiği bakışlar kararlıydı.
“Babamın durduğu yerde ben de durursam belki o zaman anlarım. O inatçı ihtiyarın içinden geçenleri…”
“…”
“Sözümden döndüğüm için özür dilerim ama!”
Evangeline şeytanca sırıttı.
“Cross Ailesinin meşru varisi olarak unvanı devralmak ve topraklar üzerindeki yönetim yetkisini geri almak istiyorum.”
“Evangeline…”
“Üstlenmeye çalıştığın o öfkeyi ve sorumluluğu… Seninle paylaşacağım.”
Evangeline kendinden emin bir tavırla kendisini işaret etti.
“Sürekli söylüyorum ama akademinin birincisiyim. Savaşta kendi başımın çaresine bakabilirim.”
Elbette. Ne de olsa asil bir SSR sınıfıydı.
“Gelecekte daha da uzayacağım. Çok daha havalı olacağım.”
Olacaktı. Birkaç yıl sonra yiğit bir şövalyeye dönüşecekti.
“Her şeyden önemlisi, daha güçlü olacağım. Hem şövalye olarak hem insan olarak.”
Evet. Üçüncü sınıf ilerlemesini tamamlayıp nihai yeteneğini kazandığında, geliştirilmiş özel ekipman setini de kuşanırsa gerçekten en güçlü tank olacaktı.
“O yüzden yalnızca bir şey söyle.”
“Neymiş o?”
“Bundan sonra birlikte savaşalım.”
Evangeline oturduğu yerden kalkıp karşıma dikildi.
Ufak tefek olmasına rağmen kendinden emin duruşuyla gerçek bir şövalyeyi fazlasıyla andırıyordu.
“Bu şehri hemen yanında koruyacağım.”
“…”
SSR sınıfının en güçlü tankı Evangeline Cross, partime katılmayı kendisi teklif ediyordu.
Dünyada bu teklifi reddedecek kadar aptal bir oyuncu yoktu.
Kendinden emin bir gülümseme takınan Evangeline'e dönüp ben de gülümsedim ve cevap verdim.
“Hayır.”
“Ha ha. Pekala, o zaman bundan sonra… Bir dakika, ne?”
“Hayır, dedim.”
Evangeline'in gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
Yüzündeki ifadeden, reddedileceğini hayal bile etmediği anlaşılıyordu.
İşaret parmağımı şaşkın yüzüne doğru uzatıp bağırdım.
“Bu şehir artık benim! Geri veremem!”
Ciddiyim, gerçekten.
Bu yeri ele geçirmek için ne kadar uğraştığımı biliyor musun? Nasıl olur da şimdi benden vazgeçmemi istersin?! Delirdim mi ben?!
