İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

Evangeline bayılmış, yere yığılmıştı.

Onu suçlayamazdım. Vücudunun dört bir yanı yaralı olmasına rağmen savaşmıştı. Daha önce bayılmamış olması bile etkileyiciydi.

Pelerinimi çıkarıp Evangeline'in üzerine örttüm. Hava giderek soğuyordu. Birazdan ateş yakmam gerekecekti.

“Benim… meşalem nereye gitti?”

Biraz ötede, mavi aleviyle yere düşmüş meşaleyi gördüm. Sönmemişti. Güzel.

Meşaleyi alıp başımın üzerinde birkaç büyük daire çizdim.

Bu, güvende olduğumuzu bildiren işaretti. Damien görürse anlardı.

Ardından, kısa bir süre sonra,

Parıltı!

Kalenin bulunduğu yönden bir ışık çaktı. İşaretimizi aldıkları anlamına geliyordu.

Sonra gelen işaret ise,

Parıltı. Parıltı. Parıltı.

Üç kez yanıp sönmüştü.

Bu, savunmayı başarıyla tamamladıklarının işaretiydi. Görünüşe göre onlar da kendi cephelerinde iyi iş çıkarmışlardı.

“Üff…”

Ancak o zaman biraz rahat nefes alabildim.

Rahatlama hissi, bedenimde kalan gücü de çekip aldı. Bacaklarım titrerken zar zor ayakta durabiliyordum.

Görünüşe bakılırsa bu iş nihayet sona eriyordu.

‘Gerçekten elimde avucumda ne varsa kullandım…’

Son anda geriye iki güvencem kalmıştı.

Bunlardan biri Damien'in destek ateşiydi.

Buradan Crossroad'a karayoluyla yaklaşık 12 kilometre, kuş uçuşu ise yaklaşık 10 kilometre vardı.

Dünya'da doğrulanmış en uzun keskin nişancı öldürme mesafesinin 3,5 kilometre olduğunu düşünürsek, 10 kilometreden destek ateşi istemek delilikti.

Hedefi görebilse bile merminin fiziksel olarak bu kadar uzağa ulaşması mümkün değildi.

Ama Damien görebildiği şeyi vurabilirdi. [Uzakgörü] yeteneğinin sağladığı düzeltme sağduyunun sınırlarını aşıyordu.

‘Yine de ondan böyle bir şeyi sık sık isteyemem.’

Yalnızca bu tek atış bile Damien'i korkunç derecede zorlamış olmalıydı. Ama yine de istemiştim. Durum o kadar acildi.

Yalnızca tek bir atış.

Damien'in fark edebilmesi için güneş battıktan sonra Mavi Alev Meşalesi'yle işaret vermek üzere anlaşmıştık.

Sonuç mu? Mükemmeldi. Döndüğümde onu bol bol övmem gerekecekti.

‘Ve son güvencem ise…’

Odun toplayıp meşaleyle ateşi yakarken yanıma göz attım.

Bilincini kaybetmiş olan Evangeline uykusunda hafifçe horluyordu.

Benim son güvencem oydu.

Daha doğrusu, Evangeline için özel olarak hazırlanmış ve benim buraya sakladığım ekipman seti son güvencemdi.

Baygın Evangeline'in ellerinden mızrakla kalkanı dikkatlice aldım. Özellikleri gözlerimin önünde belirdi.

[Cross Ailesinin Mızrağı (SR) Seviye 30]

— Kategori: Süvari Mızrağı

— Saldırı Gücü: 25-30

— Dayanıklılık: 3/30 [Onarım gerekiyor!]

— 'Evangeline Cross' karakterine özel silah.

— Gerçek yetenekleri geliştirmeyle açılır.

[Cross Ailesinin Kalkanı (SR) Seviye 30]

— Kategori: Kalkan

— Savunma Gücü: 25-30

— Dayanıklılık: 2/30 [Onarım gerekiyor!]

— 'Evangeline Cross' karakterine özel zırh.

— Gerçek yetenekleri geliştirmeyle açılır.

] Set Etkisi: Cross Ailesinin Varisi (2/2)

— 'Evangeline Cross' karakterine özel set etkisi.

— Bu karakter iki eşyayı aynı anda kuşandığında 'Crossroad' adlı benzersiz özelliği kazanır.

SSR sınıfındaki her karakterin kendine ait bir 'benzersiz ekipmanı' vardır.

Bunlar genellikle karakterin hikayesiyle bağlantılı, kendilerine has özellikleri veya etkileri olan ekipmanlardır.

Karakterin güçlü yanlarını artırır ya da zayıflıklarını telafi ederler.

‘SSR karakterler işte bu yüzden özellikle iyidir.’

SR sınıfında da mükemmel kahramanlar bulunsa da sonuçta benzersiz ekipmana sahip olup olmamaları, SSR sınıfındaki karakterleri daha güçlü kılar.

Gelelim Evangeline'in, şehrin adıyla birebir aynı olan benzersiz özelliğine, yani [Crossroad]'a.

[Crossroad] ['Evangeline Cross'a özel]

— Cross Ailesinin canavarları öldürerek insanları korurken biriktirdiği karmadan doğan özellik.

— Her türlü savaş ortamında en uygun yolu bulup buna göre hareket edebilirsin.

— Bu özelliğin etkin tutulması sürekli MP tüketir.

Cross Ailesinin yürüdüğü yol.

Cross Ailesinin bütün atalarının biriktirdiği deneyimler. Evangeline'in kuşağında çiçek açan birikimin kristalleşmiş hali buydu.

Hangi savaş ortamında olursa olsun, her zaman en doğru hamleyi yapabilirdi.

‘Evangeline önündeki yolu görebildiğini söylemişti.’

Açıklaması karmaşık olsa da aslında bu, kişinin kendisini güçlendiren basit bir etki. Bu mod etkinleştirildiğinde savaş verimliliği yaklaşık iki katına çıkar.

Evangeline'in mana havuzu çok geniş olmadığı için bunu uzun süre sürdüremez.

‘Oyunda Evangeline'i elde edip sadakatini artırdığında bu ekipman setini kendiliğinden bulurdu.’

Ama bu defa onu babasının mezarına gömeceklerini hiç düşünmemiştim. Gömüldüğünü ilk gördüğümde şaşkına dönmüştüm.

Neyse, onu bu cepheden sonsuza dek uzaklaştırmayı planladığımız için müdahale etmemiştim… Ama işler bu hale geldiğine göre ekipmandan sonuna kadar yararlanmaktan başka çare yoktu.

‘Bu sayede savaşı bitirmeyi başardık.’

Mezar taşının hemen yanında fena halde kazılmış olan Cross Uçbeyi'nin mezarına baktım. Kızını kurtarmak için yaptık, o yüzden kızmayacaksın, değil mi?

“Ah, sırtım…”

Yorgunluk bütün bedenimi sardı ve parçalanmış sol kolumda hafif bir ağrı yayılmaya başladı.

Sonradan tedavi ettirirken çok fena acıyacaktı.

‘Acaba şehir zarar görmeden kurtulabildi mi?’

Uzakta, şehir surlarının üzerinde alevler görünüyordu.

İşaretlerle her şeyin yolunda olduğunu bildirmişlerdi ama görünüşe göre savaş henüz tamamen bitmemişti. Herhalde geriye kalan golemleri temizliyorlardı.

‘…Üstesinden gelirler.’

Nesnel ve soğukkanlı bir değerlendirmeyle, şehrin kuvvetleri fazlasıyla yeterliydi.

Lucas, Jupiter, Lilly ve Damien oradaydı.

Son iki haftadır savunma araçlarını ve artefaktları kanımızı, terimizi dökerek hazırlamıştık. Şehir surlarının onarımı da kusursuz biçimde tamamlanmıştı.

Ben olmasam da gayet iyi iş çıkarırlardı.

Buna inanmalıydım.

Parti üyelerime güvenmek zorundaydım.

‘Biraz dinleneyim…’

Elimi kamp ateşine doğru uzattım ve gözlerim kapanmaya başladı.

Yorgunluk üzerime bir dalga gibi çöktü…


Rüya görmeye başladım.

Rüyamda bir hastane yatağında yatan küçük bir çocuk gördüm.

Oksijen maskesi takmıştı, başı tıraşlıydı ve gözlerini kapatmış uyuyordu.

Bip— bip-

Cihazların düzenli sesi yankılanıyordu.

Yatağın yanında durmuş çocuğu sessizce izliyordum.

Bip— bip-

Kulaklarımı yalnızca makinelerin tekrarlayan sesi dolduruyordu.

Bip— bip-

Bip— bip-…


“Hah!”

Ter içinde rüyamdan uyandım.

Hala karanlıktı, hala geceydi. Gökyüzündeki yıldızlara bakılırsa biraz zaman geçmişti.

“Hıh.”

Omuzlarımdaki sıcaklık yüzünden başımı çevirdim ve üzerime örtülmüş bir pelerin gördüm. Bu, Evangeline'e verdiğim pelerin değil miydi?

“Uyandın demek.”

Ön taraftan alaycı bir ses geldi.

Evangeline'di. Yavaş yavaş odun topluyordu. Ne zaman uyanmıştı?

“Kendini daha iyi hissediyor musun?”

“Biraz kestirince toparlandım sayılır. En azından ölmüyorum… Ya sen?”

“Elli golemi devirdiğimiz düşünülürse şaşırtıcı derecede hafif hissediyorum.”

Sol kolumdaki acıya dişlerimi sıkarak dayanıp kıkırdadım. Evangeline burnundan soludu.

“Güçlü görünmeye çalışmana gerek yok.”

“Bunu söyleyen de sen misin?”

“Hıh…”

Evangeline topladığı odunları ateşe attı. Alevler hızla güçlendi ve sıcaklığı etrafa yayıldı.

Evangeline yırtık ceketinin ceplerine ellerini iyice sokup içini çekti. Off…

“Bu gece burada kamp yapmak zorunda mıyız?”

“Öyle görünüyor. Ancak şehirdeki durum yatışınca dönebiliriz.”

“Acaba oradakilerin hepsi iyi midir…”

“Muhtemelen bizden daha iyi durumdalar. Endişelenmene gerek yok.”

Tam o sırada Evangeline'in karnından gök gürültüsünü andıran bir ses yükseldi.

Neredeyse aynı anda benim karnımdan da cılız bir ses çıktı.

“…”

“…”

Evangeline bana dik dik baktı. Ne? Şimdi ne oldu, kızım?

“Acıktım.”

“Ben de.”

“Yemek yapmayı çok iyi biliyordun hani.”

“Sen de akademiden mezun oldun. En azından kamp yemeği hazırlamayı biliyor olmalısın, değil mi?”

Bunun üzerine Evangeline birden elini kaldırdı.

“Taş.”

“Ne? Ciddi misin? Buna böyle mi karar vereceğiz gerçekten?”

“Kağıt.”

“Dur, dur! Buranın kurallarını bilmiyorum. Taş makası, makas kağıdı, kağıt da taşı yeniyor, değil mi?”

“Makas!”

Ben makas gösterdim, Evangeline ise taş.

“Heheh.”

Evangeline zafer kazanmış gibi göğsünü kabarttı.

Lanet olsun! Taş-kağıt-makasın kuralları bu gezegende farklı olabilir diye fazla düşünmüştüm. Aynıymış işte!

Söylene söylene villaya dönüp mutfak dolaplarını karıştırdım, birkaç şey toplayıp kamp ateşinin yanına geri geldim.

“Al.”

Getirdiklerim bir bardak ve bir şişe viskiydi.

Bir de bir torba kurutulmuş meyve. Evangeline hayal kırıklığını gizlemedi.

“Hepsi bu mu?”

“Bu haldeki bir yerde bunları bulduğumuza bile şükretmeliyiz.”

İçki benim, kurutulmuş meyve torbası da senin.

Evangeline kurutulmuş meyve torbasını alıp hemen bir tanesini ağzına attı. Ama sonra irkilip tükürdü.

“Öğğ, tü! Tadı berbat! Bu ne?”

“Babanın yetiştirdiği meyveler.”

Sözlerim üzerine Evangeline, tükürürken aldığı pozda donakaldı.

“Uçbeyi her gün onları çiğnerdi.”

“…Gerçekten de aptalın tekiymişsin, ihtiyar.”

Evangeline, bir tane daha almakta tereddüt etse de kurutulmuş meyveyi yeniden ağzına attı.

“…!”

Yüzünü defalarca buruşturup düzeltirken rengi değişti. Sonunda tükürmeden yutmayı başardı.

“Öğğ… Tadı iğrenç…”

Dilini dışarı çıkarıp soluyan Evangeline, elimdeki bardağı işaret etti.

“Bana da içecek bir şey ver. Ağzım kupkuru, bir şey içmem lazım.”

“Bu içki. Sen reşit değilsin.”

“Ne önemi var? Cehennemi yaşayıp geri döndüm.”

Evangeline oldukça ciddi görünüyordu.

“Az önce sen söyledin, Kıdemlim. Yapmadığın her şeyi dene. Hayatını pişmanlık duymadan harca.”

“…”

“Artık anladım. Bir şeyi yapmak isterken kendini tutmak aptallık. Bundan sonra tereddüt etmeyeceğim. Ne istiyorsam yapacağım.”

Evangeline elini viski bardağına doğru salladı.

“Tamam, hadi ver artık şunu~!”

“Daha yeni ergenlikten çıkmışsın, şimdiden…”

Bardağa azıcık viski koyup ona uzattım.

“Sadece bir yudum.”

Evangeline bardağı alıp gözlerini sımsıkı kapattı ve tek seferde içti. Aferin sana~

“Püh~!”

Bir yerlerde görmüş gibi tuhaf bir şekilde soluk verdi. Bu viski serttir, iyi misin?

“Gerçekten… Tadı korkunç!”

“Eh, normal.”

“Şu meyvenin de viskinin de tadı berbat.”

Evangeline bardağı geri verirken eliyle alnına dokundu.

İlk içkisinden bile çakırkeyif olmuştu; yüzü hızla kızardı.

“Babam her gün bunları mı yiyip içiyordu?”

“…”

“Ve üç yıl boyunca bu halde mi korudu şehri?”

“Toprak çiğneyip toz yutarken, sırtını dönüp kaçmak istesen de kaçmayıp her gün görevini yapmak.”

Kendime de bir içki doldururken kıkırdadım.

“Yetişkin olmak işte böyle bir şey.”

“Ben yetişkin olmak istemiyorum.”

“Haha. Ne şirinsin.”

Ama bu dünyada Neverland diye bir yer yoktu ve her Peter Pan sonunda Tinkerbell'i bırakmak zorundaydı.

Herkes büyüyüp yetişkin olurdu.

Böyle acımasız bir gerçeği dile getirmedim. Önümdeki kızın bunu kendi kendine kavraması gerekiyordu.

Evangeline, kızarmış yanaklarını ellerine dayayıp yumuşamış bir sesle mırıldanmaya başladı.

“…Evet, doğru. Biliyordum.”

“Neyi?”

“Babamın her gece gizlice evden çıkıp burada, annemin mezarının başında zaman geçirdiğini biliyordum.”

Evangeline başını yavaşça çevirdi. Uçbeyi ile karısının mezar taşları yan yana duruyordu.

“Cenazeye katılmak yerine ileri karakolu denetlemeye gittiğinde de, yüksek sesle ağlamadığında da içinden ağladığını biliyordum. Babamın böyle biri olduğunu biliyordum.”

Evangeline'in küçük elleri yavaşça yüzünü kapattı.

“Babama hala kızgınım. Bu yüzden keşke burada olsaydı diyorum. Ona istediğim kadar kızabilmek için. Kötü bir kız olduğum için beni azarlayabilmesi için.”

“…”

“Artık her şeyden nefret ediyorum. İçimde tek başıma kin tutmaktan, onu tek başıma özlemekten. Ben sadece…”

Kendi kendine konuşması yavaş yavaş bir çocuğun sızlanmasına dönüştü.

“Onları özlüyorum…”

“…”

“Annemi, babamı… Çok özlüyorum…”

Evangeline sessizce hıçkırmaya başladı.

Evangeline'i teselli etmedim. Onu kendi başına ağlamaya bıraktım.

Bu soğuk dünyada. Bu acımasız dünyada.

Büyüyüp yetişkin olurken toprağın ve tozun tadına kendi başına katlanması, hayatta kalmayı kendi kendine öğrenmesi gerekiyordu.

“Baba, seni özlüyorum…”

Hıçkıra hıçkıra ağlayan Evangeline sonunda içkinin etkisiyle uyuyakaldı. Büzülüp yüzünü dizlerine gömdü.

Pelerinimi genç kızın üzerine örttükten sonra şişeyle bardağı alıp ayağa kalktım.

Uçbeyi ile karısının mezar taşlarına yürüdüm, şişeyi açtım ve mezarların üzerine içki serptim.

“…”

Kalan içkiyi bardağıma döküp içtim. Mideme yayılan sıcaklığı hissederek yavaşça doğuya döndüm.

Doğu ufku giderek aydınlanıyordu. Şafak yaklaşıyordu.

Tak tuk, tak tuk…

Aydınlanan şafak göğünün altında askerlerimin uzaktan geldiğini görebiliyordum.

Buruk bir gülümsemeyle el salladım. En öndeki ata binen Lucas'ın yüzünde bir rahatlama parıltısı gördüm.

Ve böylece bir aşama daha sona ermek üzereydi.