İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

Üç yıl önce.

Evangeline'in başkente gitmek üzere evinden ayrıldığı gün.

Kızının peşinden gelen Uçbeyi, Süvari Mızrağı'nı ve kalkanını Evangeline'e uzattı.

Bunlar nesilden nesile aktarılan aile yadigarlarıydı. Eski olmalarına rağmen zarif görünümleri ve dayanıklılıkları bölgede eşsizdi; bu yüzden çok değerli emanetlerdi.

Üstelik Evangeline'in çocukluğundan beri istediği yadigarlar da bunlardı.

“Al bunları,” dedi Uçbeyi kısa bir sesle.

“İşine yararlar.”

Şangır!

Ne var ki Evangeline babasının uzattığı mızrakla kalkanı yere fırlattı.

“İstemiyorum.”

'…'

“Böyle bir şeyi almayacağım.”

Babasına yan gözle bakan sert yüzlü Evangeline arabaya bindi.

Yerde yuvarlanan mızrağına ve kalkanına bakan Uçbeyi yavaşça ağzını açtı.

“…Evangeline.”

Evangeline babasının öfkeyle bağıracağını sanmıştı.

“Kuzey soğuktur. Özellikle de kışın çok sert geçtiği başkent.”

Ama babası bağırmadı.

“Üşütme. Kendini sıcak tut.”

'…'

“Ne zaman istersen geri dönebilirsin.”

Sesi titriyordu.

Evangeline cevap vermedi; yalnızca arabanın kapısını kapattı.

Az sonra araba yola koyuldu. Koltuğuna çöken Evangeline kısa bir anlığına arkasına baktı.

Babası orada tek başına duruyordu.

Kızı gözden kaybolana, yolun sonuna varana dek olduğu yerde kalmıştı.


“…”

Toprakla kirlenmiş ellerinde yıpranmış Süvari Mızrağı'nı ve kalkanı tutan Evangeline dudağını sertçe ısırdı.

Mızrakla kalkan iyice yıpranmıştı. Tıpkı annesini kaybettikten sonra hızla yaşlanan babası gibi.

Çocukken bu yadigarları ne kadar da havalı bulurdu.

Canavarlar her saldırdığında bu yadigarları sessizce eline alıp evden çıkan babasının sırtı… Onun gözünde daha havalı bir şey olamazdı.

Nasıl bu hale gelmişlerdi?

Nasıl?

Gııı!

Peşlerindeki golem vahşice kükredi. Ash telaşla bağırdı:

“Evangeline! Çabuk!”

“…!”

Evangeline aceleyle kalkanı sol koluna geçirip Süvari Mızrağı'nı sağ eline aldı. Ardından sordu:

“Bir güvencemiz var demiştin, Kıdemlim!”

“Evet, var.”

“Öyleyse hemen çıkar! Sınırıma geldim. Daha fazla dayanamayacağım!”

“Çoktan kullandım bile.”

Prens Ash'in yüzünde kendine has kurnaz, özgüvenli ve son derece yakışıklı gülümsemesi vardı.

“İşte burada.”

Ash işaret parmağını Evangeline'in alnına dokundurdu.

“Son güvencem sensin.”

Evangeline inanamayarak gözlerini kırpıştırdı.

“…Ne?”

“Hadi! Kalk bakalım, benim güvence kuzucuğum! Babanın yadigarlarını kuşan ve sana öğrettiği gibi dövüş!”

İtiraz etmek istiyordu ama zaman yoktu. Golem neredeyse enselerine yetişmişti.

Evangeline kalkanla mızrağı sımsıkı kavradı.

Yadigarlar, uzun zamandır kayıp sahiplerini bulmuşçasına ellerine kusursuzca oturdu.

Sonra nedense…

'Mızrağı böyle, kalkanı da şöyle tutacaksın.'

Babasıyla geçirdiği günlerden anılar bir anlığına zihninden geçti.

Çok küçük olduğu zamanlar. Mızrak ve kalkan kullanmayı ilk öğrendiği o an.

Dişlerini sıkıp hızla doğrulan Evangeline, yaklaşan golemin üzerine atılarak Süvari Mızrağı'nı ileri savurdu.

Bum!

Uzun süren savaşta hırpalanan golemler pek de iyi durumda değildi.

Yıpranıp parçalanmış göğüs zırhı, eski Süvari Mızrağı'nın tek darbesiyle yarıldı.

Evangeline açığa çıkan Büyü Çekirdeği'ne kalkanıyla vurdu. Golem buruşmuş bir kağıt gibi çökerek yere yığıldı.

Ardından dört golem daha üzerine hücum etti.

Evangeline'in yeşil gözlerinde bir ışık parladı.

Yanılıyor muydu? Düşmanların hareketleri yavaşlamış gibiydi.

Düşmanın apaçık zayıf noktasını görüyordu. Nereye basması, hareketlerinin ritmini nasıl ayarlaması gerektiğini içgüdüsel olarak biliyordu.

Bum! Pat! Çat! Şak!

Sanki gözlerinin önünde bir 'yol' belirmişti.

Tak! Güm! Pat! Bam!

Savun, sapla, savun, sapla, savun, sapla, savun, sapla.

Göz açıp kapayıncaya kadar dört kez savunmuş, dört kez saplamıştı. Şimşek kadar hızlı ve kusursuz hareketleri hem savunmayı hem saldırıyı içeriyordu.

Evangeline kendine geldiğinde dört golem savaşçı paramparça olmuş, yere yıkılıyordu.

“Ha?”

Evangeline'in dudaklarından şaşkın bir soluk kaçtı.

Yaralı bedeniyle yaptığı bu yoğun hareketlerin acısı gecikmeli olarak geldi.

Bütün vücudunda yükselen acıya katlanarak az önce yaşadığı hissi hatırlamaya çalıştı.

Neydi o?

Alkış, alkış, alkış…

Derken alkış sesleri duydu.

Yan tarafına sertçe baktığında Ash'in sırıtıp ellerini çırptığını gördü.

“Harika iş çıkardın, güvence kuzucuğum! Sana güvendiğimi söylemiştim!”

“Kıdemlim. Az önceki… Tam olarak neydi o?”

Evangeline titreyen ellerine baktı.

“Sanki bir 'yol' görmüş gibiydim. Bu ne?”

“Şey, kullandığın silah senin Kişisel Ekipmanın. Yükseltme yapılmasa bile özellikleri etkinleşiyor. Hissettiğin şey onun etkisi.”

“…?”

Kişisel Ekipman? Yükseltme? Özellikler? Etki?

Evangeline anlamadığı sözler karşısında şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.

Ama bir şey kesindi. Prens Ash bu tuhaf hissin ne olduğunu biliyordu.

“Öhö! Ama daha da önemlisi, şu anda ilgilenmemiz gereken acil bir şey var.”

Telaşlanan Ash gökyüzünü işaret etti.

“Sonuncusu.”

“…!”

Havada süzülen, Büyü Taşı Golemlerinin sonuncusuydu.

Sağ kolunu ve sağ bacağını kaybetmesine rağmen hala savaşmaya hazırdı.

Kalan parmak uçlarında biriken kırmızı büyü açıkça görülüyordu.

“Bunu nasıl halledeceğiz? Çok yüksekte, saldırılarımız yetişmiyor.”

Büyü Taşı Golemi yaklaşık on metre yüksekte süzülüyordu.

Ama ellerinde uzun menzilli silah yoktu. Ash'in Büyü Tüfeği'nin mermileri bitmişti.

Evangeline en azından mızrağını fırlatabilirdi ama ıskalarsa veya golem sıyrılırsa elinde hiçbir silah kalmayacaktı.

“Bir yolu var.”

Ash dudaklarında buruk bir gülümsemeyle konuştu. Evangeline, bu durumda bile nasıl böyle kendinden emin gülümseyebildiğini istemsizce düşündü.

“Bu prensin oyunları hiç bitmez.”

Ash batı göğüne baktı. Güneş neredeyse batmıştı. Gece çökmek üzereydi.

“Evangeline. Bugünlük son emrim bu.”

“Söyle.”

“Doğruca üzerine koş. Ben onu aşağı indireceğim.”

Evangeline onu nasıl aşağı indireceğini sormamaya karar verdi.

Ash emir verdiğinde ona uyacaktı.

Çünkü bunun en mantıklı, hayatta kalma olasılığı en yüksek seçenek olduğunu anlamıştı.

“Gidiyorum.”

“Bu sonuncusu. Gayret!”

“Böyle tezahürat mı olur, ne kadar eski kafalı…”

Evangeline yerden güç alıp ileri atıldı.

Viyuv! Cızz!

Büyü Taşı Golemi'nden can sıkıcı kırmızı ışınlar yağdı. Belki de yalnızca tek kolu kaldığından büyü saldırısı çok daha zayıftı.

Güm! Çat!

“Bir sorun varsa…!”

Sorun, Evangeline'in de son derece bitkin olmasıydı.

Yine de koştu. Kasılmalarla titreyen bacaklarıyla yeri iterek doğrudan canavarın bulunduğu noktaya yöneldi.

'Ah.'

Tam o sırada. Biraz önceki hissi yeniden yaşadı.

Düşman saldırılarından kaçınırken koşabileceği en uygun 'yol' gözlerinin önünde belirmişti.

'Bu nasıl bir his?'

Kalkanını sıkıca yukarıda tutan Evangeline o yolu izleyerek koştu.

Evangeline hücum ettiği anda Büyü Taşı Golemi çılgınca büyü yağdırdı.

Ama Evangeline tek bir sıyrık bile almadan tam altına ulaşmayı başardı.

“Aferin, Evangeline.”

Ve Büyü Taşı Golemi'nin bütün dikkati Evangeline'e yöneldiğinde…

Bu açıklıktan yararlanan Ash, karşı taraftan Büyü Taşı Golemi'ne doğru koşarak bir şey çıkardı.

“Bu… şah mat!”

Bu, üzerinde mavi alevlerin titreştiği bir meşaleydi.

Ash meşaleyi bütün gücüyle Büyü Taşı Golemi'ne fırlattı.

Fuuş!

O sırada güneş tamamen batmıştı. Karanlık göğün altında Mavi Alev Meşalesi ışık saçarak yükseldi…

Cızzz…

…ve çok geçmeden güçsüzce aşağı düştü.

Büyü Taşı Golemi'ne çarpmak şöyle dursun, ayaklarına bile erişemedi. Sönmeden önce golemin üzerine yalnızca mavi bir ışık düşürmüştü.

Tak.

Meşalenin yere çarpışından çıkan zayıf ses duyuldu.

“…”

“…”

Sessizlik çöktü. Yalnızca Ash ile Evangeline değil, Büyü Taşı Golemi bile tuhaf bir şekilde donakalmıştı.

Şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyen Evangeline sonunda ağzını açtı.

“Bu da ne…”

Tam o anda.

Şak!

Çok uzaklarda bir ışık çaktı. Crossroad'un surlarından gelmişti.

Ve birkaç saniye sonra…

Vıııın!

Patlama…!

Büyü Taşı Golemi'nin göğsü aniden patlayarak açıldı.

“Ne?!”

Evangeline inanamayan gözlerle baktı.

Uzaklardaki Crossroad şehrinden gelen İblis Mermisi, Büyü Taşı Golemi'nin göğsünü boydan boya delip geçmişti.

'Crossroad'dan ateş edilen bir mermi mi?'

Bunca uzaklıktan, Prens Ash'in işaretine bakılarak mı ateş edilmişti?

'İmkansız. Bir insanın yapabileceği bir şey değil bu! Fiziksel olarak imkansız!'

Evangeline'in şaşkınlığı sürerken Ash'in yüksek sesini duydu.

“Ne önemi var! Tek şansımız bu! Evangeline!”

Hazırlıksız yakalanan Büyü Taşı Golemi düşüyordu. Ash elini uzatıp bağırdı:

“İşini bitir!”

Vuuş!

Evangeline farkına bile varmadan adamın emrine uymuştu.

Düşmekte olan Büyü Taşı Golemi'ne hücum etti, bir adım atıp havaya sıçradı.

“Hiiiyah!”

Bütün gücüyle mızrağını sapladı.

Tak!

Cross Ailesi'nin yıpranmış şövalye mızrağı göz kamaştırıcı beyaz bir ışık yayarak havayı yardı ve son golemin Büyü Çekirdeği'ni dümdüz delip geçti.

Böylece bu uzun ve dehşet verici savaş sona erdi.

Güm! Çatır…!

Parçalanan golemin kalıntıları dört bir yana saçıldı.

Golemin gövdesini boydan boya geçip öte tarafa inen Evangeline, kısa süre sonra yüzüstü yere kapaklandı.

“Ah… Ha.”

Yorgunluktan ölecek gibiydi. Abartısız, parmağını kaldıracak kadar bile gücü kalmamıştı.

Sonunda sırtüstü uzandığında dünya gözlerinin önünde dönmeye başladı ve görüş alanına Prens Ash girdi.

Ash yorgun bir gülümsemeyle Evangeline'in yanına oturdu.

“Çok çalıştın, yıldız çömezim. Bunu gerçekten başaracağını hiç düşünmemiştim.”

“Artık gerçekten bitti mi?”

“En azından burada, evet.”

Gerçekten de elli devasa canavarı yalnızca ikisi yenmişti.

Ash'in ortaya çıkardığı gizli silah oyun dışından destek almış olsa da bu hala inanılmaz bir başarıydı.

“Kıdemlim… sen… inanılmazsın… Bu kadar imkansız bir şeyi… başardın…”

“Anlatsak kimse inanmaz.”

Ash umursamaz bir tavırla omuz silkti.

“Bunu yalnızca ikimizin bildiği küçük savaşımız olarak saklayalım.”

Evangeline'in gözleri kapanmaya başladı.

“Artık bayılabilir miyim?”

“Hayır desem ayakta kalabilecek misin?”

“Emirse… dayanırım…”

Gözleri yarı kapalı olan Evangeline konuşmak için kendini zorladı.

Ash elini uzatıp Evangeline'in gözlerini usulca kapattı.

“Uyuyabilirsin ufaklık. Güzelce dinlen.”

“…”

“İyi geceler, iyi geceler.”

Gücü tamamen tükenen Evangeline gözlerini kapattı.

Çok geçmeden her şey karanlığa gömüldü.