İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

Otomatik Savunma Tareti çağırmak için gereken malzemeler, R veya üzeri derecede bir Büyü Çekirdeği ile taş ve ahşap gibi inşaat malzemeleriydi.

Elimde SR dereceli bir Büyü Çekirdeği vardı. İnşaat malzemelerine gelince…

'Bol bol var.'

Golemler sağ olsun, köşkümü paramparça etmişlerdi. Her yere tuğlalar ve tahta kalaslar saçılmıştı.

Büyü Çekirdeği'ni köşkün içine fırlatıp bağırdım:

“Çağır!”

Gırırırırır!

Çevredeki binalardan kalan enkaz bir anda havaya yükseldi.

Tak! Güm! Takır!

Havalanan taşlar ve tahtalar parçalanarak bir yapı oluşturmaya başladı; çatıdaki kocaman deliğe Tetris parçaları gibi yerleşiyorlardı.

Tuhaf bir şeyler olduğunu sezen Büyü Taşı Golemi, inşası süren tarete büyü saldırıları düzenlemeye başladı.

Bum! Gümbür gümbür!

Ancak ışınların durmak bilmeyen bombardımanına rağmen Otomatik Savunma Tareti kararlılıkla tamamlandı. Özellikle de namlusu ilk önce bitirilmişti.

Tak!

Devasa bir topu andıran namlu Büyü Taşı Golemi'ni hedef aldı ve bir sonraki anda…

Bum bum bum!

Namlu ateş püskürdü.

Büyü Taşı Golemi çevikçe sıyrıldı ama peş peşe gelen Büyü Mermileri sağ koluyla bacağını kopardı.

Gııı, uuu…!

Çığlığa benzeyen bir mekanik ses çıkaran Büyü Taşı Golemi aşağı çakılıp şiddetle yere vurdu.

Ardından Otomatik Savunma Tareti namlusunu çevirdi. Karşı yönden yaklaşan golemleri hedef almıştı.

Bum! Bum bum bum!

Düzinelerce gök mavisi Büyü Mermisi yağdı.

Önden gelen golem kevgire döndü ve hemen ardından patladı.

Güm…!

Geriye kalan golemler ilerlemeyi kesip alelacele geri çekildi.

İlerlemeye devam ederlerse yok olacaklarını anlamış gibiydiler.

'Bir süredir düşünüyorum da bu yaratıklar neden bu kadar zekice davranıyor…?'

Bu oyundaki canavarların temel zekası, insanları öldürmek için en kısa yoldan durmaksızın üzerlerine yürümelerini gerektiriyordu.

Ortada kayda değer bir komutan da yokken böyle hareket etmeleri…

Yine de sonunda soluklanacak fırsat bulmuştum. Yaratıkların geri çekildiğini doğrulayınca derin bir nefes verdim.

“Görünüşe bakılırsa nihayet biraz duruldu.”

“Gerçekten her çeşit tuhaf taktiğin var, Kıdemlim… Ah!”

Evangeline acıyla inledi.

Hemen yanına gidip envanterimden çıkardığım sıradan bir iksiri yaralarına sürdüm.

“Hayatım boyunca kullanacağım bütün iksirleri bugün içecekmişim gibi hissediyorum…”

Kalan iksiri de ona uzattım. Evangeline tek dikişte içtikten sonra bitkin bir yüzle sordu:

“Şimdi ne yapacağız?”

“Bekleyeceğiz. Güneş batana kadar.”

Ufkun üzerinde hala asılı duran güneşe bakarak mırıldandım:

“Güneş battığında diğer güvencemi de kullanabileceğim.”

Öğleden sonra iyice ilerlemişti.

Kıtanın en güney ucundaki bu topraklarda güneş geç batsa da gece yaklaşıyordu.

Tek yapmam gereken o zamana kadar beklemekti. Sonra da…

“Ah…!”

Tam o anda Evangeline omzundaki yarayı kavrayıp acıyla inledi…

Biraz önceki saldırıda en ağır darbeyi orası almıştı. İksir sürmeme rağmen hala kanıyordu.

“Bandaj gibi bir şey bulacağım. Burada bekle.”

Ayağa kalkıp binanın içini gözden geçirdim. Her yer harabeye dönmüştü ama hala işe yarayabilecek birkaç eşya vardı.

Burası eskiden köşkün mutfağıymış.

Dolaplar ve vitrinler devrilmiş, kırık içki şişeleri etrafa saçılmıştı. Keskin alkol kokusu havayı dolduruyordu.

Bir çekmecede temiz bir bez bulup Evangeline'in kolunu sardım.

Nefes almakta zorlanan Evangeline kaşlarını çattı.

“Bu arada burada neden bu kadar çok içki var? Kokudan durulmuyor.”

“Çünkü Crossroad Uçbeyi iflah olmaz bir alkolikti.”

“Ne?”

Evangeline'in keskin bakışlı gözleri şaşkınlıkla açıldı. Ben de ona göz kırptım.

“Bilmiyor muydun? Baban hiç de hafife alınacak gibi değildi. Neredeyse içkiyle yatıp içkiyle kalkıyordu.”

“İmkansız… Benim tanıdığım babam hayatında içkiye elini bile sürmemişti.”

Evangeline huzursuz bir sesle mırıldandı:

“Canavarlar her an saldırabilir diye sürekli tetikte olması gerektiğini söylerdi… Bir yudum bile içmezdi…”

Acı acı güldüm.

“Sen gittikten sonraki üç yılda çok şey değişmiş anlaşılan.”

“…”

“Çok büyük acılar çekti. İçmeden bir gün bile dayanamaz hale geldi.”

Evangeline'in solgun dudakları birbirine kenetlendi.

Küçük kıza acıyarak temkinli bir sesle sordum:

“Bütün bunlardan sonra bile babandan nefret ediyor musun?”

“Evet.”

Hiç düşünmeden cevap verdi.

“Onu hala affedemiyorum.”

“Baban üç yıl önce şehri savunmak yerine anneni kurtarmayı seçseydi onu affeder miydin?”

“…En azından şimdi nefret ettiğim kadar etmezdim.”

“Ama o sırada sen şehirdeydin.”

Evangeline'in kaşları hafifçe seğirdi.

“Baban anneni kurtarmaya gitseydi bu kez sen tehlikede olacaktın.”

“…”

“O zamanlar Crossroad'un askerleriyle yalnızca tek bir tarafı savunabilirdi. Baban anneni terk etmedi. Seni korumayı seçti. Bunu biliyorsun.”

“…Evet, biliyorum.”

Evangeline dudağını hafifçe ısırıp mırıldandı:

“Babamın elinden geleni yaptığını biliyorum. Her zaman yaptı… Bunu biliyorum. Ama yine de!”

Evangeline yavaşça başını eğdi.

“Öyleyse kimi suçlayacağım ben…?”

Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım.

Ne?

“Annem canavarlar tarafından parçalandı. Öyle öfkeli ve üzgünüm ki delirecek gibi oluyorum. Ama canavarlardan nefret etmenin bir anlamı yok. Onlar kaza gibi, felaket gibi… O zaman kimi suçlayacağım?”

Evangeline yüzünü elleriyle kapattı.

“Biliyorum, korkaklık bu… Annemi öldüren canavardan nefret etmek yerine suçlayacak birini aramak… Korkaklık.”

“…”

“Ama birini suçlamazsam… Kalbim patlayacakmış gibi geliyor…”

Kontrol edilemeyen bir canavar, doğal bir felaketten farksızdı.

Bu yüzden insanlar gözlerinin önünde sorumluluk üstlenebilecek, hayatta olan birine öfke duyuyorlardı.

Çünkü birinden nefret etmek, acıyı unutmaya çalışmaktan daha kolaydı.

“Babam suçlanmaya razı oldu. Annemi kurtarmaya gitmediği için. Onun hatasıydı, onun sorumluluğuydu. Ben de ondan istediğim kadar nefret ettim.”

“…”

“Şimdi de babamı affetmem mi gerekiyor? Çünkü gerçekten elinden geleni yaptı? Çünkü beni korumak için yaptı?”

Evangeline'in küçük yumruğu yere indi.

“Peki babamın suçu değilse bütün bunlar kimin suçu…!”

“Kimsenin suçu değil.”

Sakin bir sesle söyledim.

“Hepimiz sadece… hayatta kalmaya çalışıyoruz.”

Kimsenin kötü bir niyeti yok.

Herkes elinden geldiğince yaşamaya çabalıyor.

Ama canavarlar saldırıyor ve insanlar ölüyor.

Aileler ölüyor, dostlar ölüyor, silah arkadaşları ölüyor.

“Elimizden bir şey gelmiyor. İnsanlar zayıftır… Hayatta kalabilmek için suçlayabilecekleri somut birine ihtiyaç duyarlar.”

Nefret etmek için değil, yaşamaya devam edebilmek için.

Buradaki insanların suçlayacak birine ihtiyacı vardı. Bütün bu cehennemin sorumluluğunu üstlenecek birine.

“Öyleyse bundan sonra…”

Evangeline'in önüne diz çöküp başını nazikçe okşadım.

“Beni suçla.”

Yere bakmakta olan Evangeline iri yeşil gözlerini kaldırıp bana baktı.

“…Efendim?”

“Babanın üstündeki suçlamayı ben devralayım. Artık Crossroad'un lordu benim.”

Sağ elimle göğsüme dokundum.

“Buranın sorumlusu benim.”

“Böyle bir şey yapmana gerek yok, Kıdemlim…”

Yoktu elbette.

Ama Cross Ailesi'nin bugüne dek taşıdığı yüklerden biri de buysa yeni lord olarak onu üstlenmem doğru olandı.

“Suçlanacak kişi ben olacağım. Sen de… babanı biraz anlamaya çalış.”

“…”

“O sadece senin mutlu olmanı istiyordu.”

Evangeline'in saçlarını kabaca karıştırdım. Kızın kül gibi solmuş yüzünü görünce hafifçe güldüm.

“Ben de seni kurtarmak için bunca zahmete o yüzden katlanıyorum.”

“…”

Evangeline bir süre konuşamadan bana baktı, ardından dudaklarını araladı.

“Ben…”

Tam o sırada.

Guuuu!

Uzaklardan mekanik bir uğultu duyuldu. Evangeline'le aynı anda sesin geldiği yere döndük.

Golemler çökmüş binaların arasından hareket ediyordu.

Köşkü geniş bir çember halinde kuşatıyorlardı. Evangeline hemen ayağa kalktı.

“Etrafımızı sarıyorlar!”

“Cık, biraz daha zamanımız olsaydı…”

Otomatik Savunma Tareti'nin mühimmatı sınırlıydı. Aynı anda ateş edebildiği yönler de kısıtlıydı.

Bizi çepeçevre sarıp aynı anda saldırırlarsa Otomatik Savunma Tareti kör noktalarından gelecek saldırılara karşı savunmasız kalacaktı.

Bunu fark eden golemler de bizi kuşatmıştı.

“Şu herifler gerçekten zekiymiş, ha?”

“Hepsi birden saldırırsa işimiz biter.”

“Peki ne yapacağız…?”

“Önce biz saldıracağız.”

Geriye yalnızca on altı tanesi kalmıştı. Hayır, az önce otomatik taret birini öldürdüğüne göre on üç.

Köşkü tam bir çember halinde kuşatsalar bile hatları ister istemez seyrek olacaktı. Bir noktadan yarıp geçme şansımız vardı.

Büyü Tüfeği Kara Kraliçe'yi elime aldım.

“Tek seçeneğimiz önce bir taraftan saldırıp kuşatmayı yarmak, sonra da geriye kalanları teker teker ortadan kaldırmak.”

Kısaca batıya baktım. Güneş yavaş yavaş batıyordu.

Gece olmak üzereydi.

Beklediğim fırsat yaklaşıyordu. Elimde kalan iki güvenceden birini kullanma fırsatı.

Evangeline boş ellerini gösterdi.

“Ama benim… hiç silahım yok.”

Zindandan getirdiği iki SSR dereceli set ekipmanını daha yeni parçalamış olması ne yazıktı.

Gerçekten de üzücüydü. Ağzımda buruk bir tatla dışarıyı işaret ettim.

“Yedek ekipman şurada.”

“Ne? Ben yedek ekipman taşımıyorum ki.”

“Sen taşımıyorsun. Burada var.”

“Gerçekten mi? Babam bu köşkte silah mı saklıyordu?”

“Hayır, tam olarak öyle değil.”

Sırıtarak arka bahçedeki meyve bahçesini işaret ettim.

“Birkaç gün önce ben gömdüm.”

Bir an boş boş bakan Evangeline'in ağzı birden açıldı.

“Yoksa o şeyden mi söz ediyorsun…!”


Tak. Güm.

Ağır ayaklar cam kırıklarının üzerine basarak ses çıkarıyordu.

Golemlerin ayak sesleri, kuşatma çemberi daraldıkça yaklaşıyordu.

Yıkılmış yapıların enkazını aşarak köşke dikkatle ilerliyorlardı.

Uuuung!

Köşkün ortasına yerleştirilmiş Otomatik Savunma Tareti namlusunu döndürürken tehditkar bir mekanik ses çıkarıyordu.

Menziline bir düşman girerse saniyenin onda biri kadar bile beklemeden ateş edecekti.

Golemlerin kuşatma çemberi yavaş yavaş daraldı. Taretin menzili ile kuşatma hattının kesiştiği anda…

Dıdıdıdım!

Otomatik Savunma Tareti'nin topu ilk önce ateş püskürdü.

Öndeki golem Büyü Mermisi yağmuru altında paçavraya döndü. Ama hala on iki golem kalmıştı.

Dıdıdım! Dıdıdıdım!

Golemler, durmaksızın Büyü Mermisi yağdıran Otomatik Savunma Tareti'ne hep birlikte hücum etti.

Taret bir anda iki golemi daha kevgire çevirmeyi başardı ama yapabilecekleri bununla sınırlı kaldı.

Namlusunu bir sonraki hedefe çevirdiğinde geri kalan golemler çoktan tarete yapışmıştı.

Çat! Gıcır! Güm!

Golemlerin sert yumrukları zırhı hızla parçaladı. Son ana kadar Büyü Mermisi kusan top namlusu bir anda sökülüp atıldı.

Gümbür…!

Büyü Çekirdeği paramparça oldu ve Otomatik Savunma Tareti patladı.

Patlamaya yakalanan tek bir golemi daha devirmesi taretin son başarısıydı.

Bu kadarı yeter.

İşe yaradı.

“Hücum!”

Golemlerin Otomatik Savunma Tareti'ni parçalamasını son ana kadar izledim.

Tak!

Evangeline'le aynı anda köşk binasından dışarı fırladık.

Guu?!

Tareti parçalamakla meşgul golemlerin hepsi birden bize döndü. Hiç tereddüt etmeden peşimize düştüler.

“Koşmaya devam et Evangeline! Arkana bakma!”

Önden koşan Evangeline'e seslenirken Büyü Tüfeği'nin namlusunu arkamıza doğrulttum.

Golemler hızla yetişmiş, neredeyse topuklarıma dayanmıştı.

Güm!

Kara Kraliçe ateş püskürdü.

Başıyla göğsü parçalanan bir golem geriye devrildi. Vakit kaybetmeden yana doğru bir el daha ateş ettim.

Pat!

Bu kez hedefi şaşırıp bir golemin alt yarısını vurdum.

Uyluğunun altı tamamen kopan golem korkunç bir halde yere yığıldı. Hedeflediğim yer değildi ama en azından savaşamayacak durumdaydı.

“Biraz daha! İleride son güvencem var!”

Pat! Pat! Güm!

Mermi esirgemeden peş peşe ateş ettim.

İki golemi daha indirmeyi başardım ama bir atışım tamamen boşa gitti. Önemli değildi. Biraz daha zaman kazanmam yeterliydi.

Sonunda arka bahçedeki meyve bahçesine ulaştık. Uçbeyi ile eşinin mezar taşları oradaydı.

Benden önde koşan Evangeline babasının mezarının yanına diz çöktü.

“…Ah!”

Ellerini toprağa daldırıp kazmaya başladı.

Evangeline var gücüyle mezarın hemen yanında bir yeri kazıyordu.

Çok geçmeden toprağın içinden tahta bir kutu çıktı. Hemen kapağını açtı.

İçinde eski bir Süvari Mızrağı ile kalkan vardı.

Cross Ailesi'nin nesiller boyunca kullandığı silahlar.

Ve babasının cenazesi günü, Evangeline'in isteği üzerine Uçbeyi'yle birlikte gömülmüşlerdi.

“…”

Evangeline toprak içindeki elleriyle yıpranmış Süvari Mızrağı'nı sımsıkı kavradı.