İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

[Yan Hikaye] Dünyayı Sakın Koruma (3)

Aslında tamamlanması mümkün olmaması gereken eğitim aşamasında, yenilmez olması gereken Kara Örümcek Kraliçesi'ni alt etmiş ve Büyü Çekirdeği'ni ele geçirmiştim.

Normalde Kara Örümcek Lejyonu'yla ancak ikinci yılın ortalarında karşılaşılırdı.

Bu Büyü Çekirdeği'nden yapılacak ekipmanın mevcut seviyedeki silahlardan çok daha güçlü olacağını tahmin etmiştim.

‘Bunu bekliyordum ama… bu kadarı da…’

Kara Kraliçe'yi elimde sıkıca kavradım ve yutkundum.

Kara Örümcek Kraliçesi'nin Büyü Çekirdeği'nden yapılmış SSR sınıfı Büyü Tüfeği, Kara Kraliçe.

‘Bu her şeyi değiştirir.’

Bu inanılmaz ekipman ortaya çıkınca Büyü Çekirdeği'ni bunca zaman saklamış olmam bana gülünç gelmeye başladı.

Gizli özelliklerinin ne olduğunu henüz bilmiyordum. Ama görünenler bile fazlasıyla yeterliydi. Hayır, akılalmaz derecede güçlüydüler.

‘Yalnızca bununla bile en azından ilk yılı rahatça çıkarırım.’

Salt hasar gücüne bakıldığında bile olağanüstü bir silahtı.

Önümüzdeki yaklaşık bir yıl boyunca, yalnızca sıradan elit canavarları değil, boss seviyesindeki canavarları bile zayıf noktalarından tek atışta indirebilirdi.

Üstelik bu tüfeği kullanacak kişi, [Uzakgörü] yeteneğine sahip hile gibi bir karakter olan Damien'di.

Yani bu ezici hasarı tam gerektiği anda, tam gereken noktaya isabet ettirebilecekti.

‘Bu lanet oyun sonunda bana biraz nefes aldırmaya mı karar verdi?’

Ağzımın kenarları istemsizce yukarı kıvrıldı. Böylesine olağanüstü bir eşya elde edince gülümsememi bastırmak elbette kolay değildi.

Ben keyiften kendimden geçerken demirci ustasıyla simyacı ustasının da yüzleri gülüyordu.

“Prens Hazretleri'nin memnun olmasına gerçekten çok sevindik!”

“Üretim boyunca sanki büyülenmiş gibiydim. Böylesine muhteşem bir eser ortaya çıkarabildiğimiz için mutluyuz.”

“İkiniz de harika iş çıkardınız. Atölyedeki herkes çok emek verdi.”

Atölyeyi gözden geçirip herkesi övdüm.

“Hepinize yüklü bir prim vereceğim. Sonraki işlerde de size güveniyorum.”

“Başüstüne, Prens Hazretleri!”

“Başka bir emriniz var mı?”

Büyü Tüfeklerini Lucas'a taşıttım ve atölyeden ayrıldık. Arkada kalan iki lonca ustası durmadan eğiliyordu.

“Bu Büyü Tüfeği gerçekten o kadar inanılmaz mı, lordum?”

Lucas'ın merak dolu sorusuna sırıtarak karşılık verdim.

“Savaşın gidişatını kökünden değiştirecek.”

“O kadar önemli mi…?”

Lucas elindeki Büyü Tüfeği'ne artık daha büyük bir saygıyla baktı.

“Aşama başlamadan önce tamamlanmasına çok sevindim.”

Kalan süreyi hesapladım.

[AŞAMA 3]

— Başlamasına kalan süre: 20 saat 30 dakika

Sonraki aşamanın başlamasına hala bolca zaman vardı.

Büyü Tüfeği'ni Damien'e teslim edebilir, hatta ona silaha alışması için biraz eğitim yaptırabilirdim.

‘Aider'den özür dilemem gerekiyor.’

Yönetmene sövüp saymış, bu acımasız oyunun zorluğunu ayarlaması için yalvarmıştım.

Ne ironiktir ki azarı hak eden bendim. Oyunun bir anda bu kadar sorunsuz ilerleyeceğini hiç tahmin etmemiştim.

Mutluluktan kıkırdayarak arabayla malikaneye döndüm.

Bugün savunma savaşından önceki son gündü, bu yüzden parti üyelerini önceden malikaneye çağırmıştım. Hepsi orada beni bekliyor olacaktı.

“Lordum.”

Araba malikaneye yaklaşırken arabacı yerinde oturan Lucas bana seslendi.

“Ha? Ne oldu?”

“Sanırım bunu kendi gözlerinizle görmelisiniz.”

Meraklanıp arabanın penceresinden dışarı uzandım. Ve onu gördüm.

Lordun malikanesine uzanan taş döşeli yolun başında.

Ufak tefek bir kız duruyordu.

“…”

Platin sarısı saçları öğleden sonranın geç saatlerindeki güneşte ışıldıyor, berrak yeşil gözlerini çevreliyordu.

Sırtına uzun bir yolculuğa çıkacakmış gibi büyük bir çanta asmıştı.

Evangeline Cross bizi bekliyordu.

Takırt!

Arabadan inip Evangeline'e doğru yürüdüm.

“Evangeline.”

“…”

Evangeline kendine özgü keskin bakışlarını bana kaldırdı ve sonunda iç çekti.

“Bugün lordun yardımcısı bana bunu verdi.”

Giysisinin içinden büyüyle işlenmiş birkaç kağıt çıkardı.

Bu bir Altın Senedi'ydi.

İnsan bütün gün ağır altınları yanında taşıyamazdı.

Kıtasal Tüccarlar Birliği ile Büyücüler İttifakı'nın Fildişi Kulesi'nin güvencesinde olan bu büyülü belge, belirtilen miktarda altına gerçekten sahip olduğunuzu ve altınların fiziken nerede saklandığını doğruluyordu.

Kısacası bir çekti.

Bir senet gerektirecek kadar altına sahip insan sayısı pek fazla olmadığından, bu belgelerin kendisi de kıtanın her yerinde büyük değer taşıyordu.

Kısacası Cross Ailesi'nin mal varlığını değerlendirdiğimizde ortaya hatırı sayılır bir meblağ çıkmıştı.

Senette yazan parayla Evangeline gittiği her yerde geçimini rahatça sağlayabilirdi.

“Her şeyi bir haftadan kısa sürede halletmene minnettarım ama…”

Evangeline sivri köpek dişlerini göstererek homurdandı.

“Bunu aldıktan hemen sonra yardımcın bir şey söyledi.”

“Ne dedi?”

“'Lordun emri şu: Paranı aldığına göre artık bu şehirde işin kalmadı, o yüzden bir an önce ayrılıp şehri terk etmelisin~' dedi…”

Aider'in sesini taklit eden Evangeline kollarını kavuşturup hoşnutsuzluğunu belli etti.

“Üstelik bunun lordun emri olduğunu söyleyerek bütün eşyalarımı topladılar ve beni malikaneden çıkardılar. İnanamadım, ben de doğrudan sana sormak için burada bekledim. Bunu gerçekten sen mi emrettin, kıdemlim?”

Başımı salladım.

“Evet.”

“Beni biraz fazla çabuk kovmuyor musun? Daha herkese veda bile edemedim.”

“Veda edeceksen çabucak etmek en iyisi. Bunu uzatmanın ne faydası var?”

Sakin ve kararlı bir sesle cevap verdim.

“Bir sonraki savunma savaşı yarın başlayacak. Burası savaş alanına dönecek. Sen de bu kargaşanın ortasında kalıp bizimle birlikte mücadele etmek mi istiyorsun?”

“Ama yine de…”

“Artık tereddüt etmeyi bırak ve yoluna devam et. Bu şehirle bir bağın kalmadı.”

Unvanından vazgeçmiş, bütün mal varlığı da düzenlenmişti.

Yine de sanki içinde bir ukde kalmış gibi tereddüt eden Evangeline dikkatle konuşmaya başladı.

“Yine de bir sonraki savunma savaşında yardım etmek istiyorum. Bana çok yardım ettin, o yüzden…”

“Hayır!”

Onu kesin bir dille reddettim.

“Gidiyorsan arkana bakmadan git. Gereksiz yere bu işe karışmana lüzum yok.”

“Ama!”

“Senin gibi bir çocuğun yardımı olmasa da bu şehir kendini gayet iyi savunabilir.”

Bu sözlerim üzerine Evangeline'in tepesi attı.

“Nasıl savaştığımı gördün! Kendimi koruyabilirim! Hatta bundan da fazlasını…”

“Evangeline!”

Bağırmam üzerine Evangeline irkilip geriye sendeledi.

Parmağımı ona doğrultup üstüne gittim.

“Memleketine sırtını dönüp yepyeni bir hayata başlama kararını veren sen değil miydin? Bu yüzden unvanından vazgeçtin, ailenin mülklerini sattın. Evini de geçmişini de geride bıraktın!”

“Ama… Doğru, ama…”

“Bir karar verdiysen arkasında dur. Arkana bakma, git!”

Ağır sözleri peş peşe sıralamayı sürdürdüm.

“Haklısın. Buradaki canavar cephesinde bulacağın tek şey ölüm ve toz. Bir kere o ölümün ve tozun içine adım attın mı seni bir daha bırakmazlar!”

“…”

“Bundan sonra canavar savaşlarından uzak dur. Sonsuza dek ayrıl ve gerçekten istediğin başka bir şey bul.”

Nefes alıp ağır ağır verdim.

“Özgürce yaşa. İstediğini yap. Babanın son dileği buydu.”

“…!”

“Asi bir kız olmak istediğini söylemiştin, Evangeline. Özgür bir ruh gibi yaşamak istiyordun. Bari babanın son dileğini yerine getir.”

Öylece kalakalmış Evangeline'in yanından geçip malikaneye girdim.

“Artık buranın yabancısısın. Bu malikane de ailenin mülkü değil.”

“Kıdemlim, bir dakika…!”

“Yarınki savunmanın toplantısını yapmamız gerekiyor. Artık gitmeni rica ediyorum.”

“…”

Malikanenin içinde yavaş adımlarla ilerledim.

Arkamdan beni izleyen Evangeline'in yüzünde nasıl bir ifade olduğunu bilmiyordum.

“Son birkaç gündür yaptığın her şey için teşekkür ederim, kıdemlim. Hayır, Prens Hazretleri.”

Arkamdan saygılı bir ses yükseldi.

“Anne babamın mezarını son bir kez ziyaret edeceğim… Sonra Crossroad'dan ayrılacağım.”

“…”

“Umarım bundan sonraki yolculuğunuzda şans yanınızda olur, Prens Hazretleri.”

Cevap vermeden malikaneye girdim.

Koridorda yürürken arkama baktığımda Evangeline'in derin bir saygıyla eğildiğini gördüm. Alçak sesle mırıldandım.

“…Senin yolculuğunun da güzel geçmesini dilerim.”

Güm!

Ön kapıyı kapatıp iç çektim. Ne zor bir durumdu.

Yanımda duran Lucas hafifçe güldü.

“Ona bu kadar sert davranmanız gerekmiyordu.”

“Biraz yumuşak davransaydım en ufak bir umuda tutunurdu. Duydun işte! Neymiş, savunmaya yardım edecekmiş! Neymiş, kendi başının çaresine bakabilirmiş! Olacak iş değil!”

Elimi umursamazca salladım.

“Bir gün daha, bir kez daha derken bu döngüye hapsolacak. Buna izin veremeyiz. Onu buradan uzaklaştırmalıyım.”

“Ama bunun altından kalkabilirdi…”

“Vedada gözyaşına kimin ihtiyacı var? Bir deste Altın Senedi yeter de artar, değil mi?”

Malikanenin koridor penceresinden gizlice dışarı baktım.

Evangeline sırt çantasını düzeltti, mızrağını ve kalkanını beline sabitledi ve yavaşça güneye doğru yürümeye başladı.

Anne babasının mezarına son kez uğrayacağından söz etmişti.

“…”

Kızın ufak silueti uzaklaşırken sessizce izledim ve hafif bir pişmanlıkla iç çektim. Elveda, benim pahalı SSR'ım…

“Neyse, bir derdimiz eksildi!”

Yanımdaki diğer SSR sınıfı şövalyenin sırtına bir şaplak attım. Lucas zoraki bir gülümseme takındı.

“Elimizden geleni yapalım, Lucas!”

“Ben yalnızca emirlerinizi yerine getireceğim.”

Lucas'la birlikte malikanenin kabul salonuna geçtik.

Partinin kilit üyeleri çoktan salonda toplanmış bizi bekliyordu. Jupiter, Damien ve…

“Neden yine burada olmak zorundayııım!”

Ateş Büyücümüz Lilly.

Yüksek sesle itiraz eden Lilly'nin karşısına şeytani bir sırıtışla oturdum.

“Küçük tatilinin tadını çıkardın mı, Lilly? Şimdi yeniden oyuna dönme zamanı.”

“Aaaah! Ne olur! Beni atölyeye geri gönderin! Canım çıkana kadar çalışırım, yeter ki beni bundan kurtarın!”

İple bağlanmış Lilly, gözyaşı ve sümük içinde gerçekten acınası görünüyordu.

Kendini zavallı gösterme, Lilly. Gerektiğinde sorumluluğu üstlenmesini bilen birisin. Bu prens senin ne kadar yetenekli olduğunu gayet iyi biliyor.

“Savunmaya bir günden az kaldı. Takımımızın stratejisini son kez gözden geçirelim.”

Lilly'yi yatıştırıp teselli ederek strateji toplantısına başladık.

Golemlere karşı zaten bir planımız vardı. Bugün yalnızca ayrıntıları netleştirip herkesin bunları anladığından emin olacak ve son kontrolleri yapacaktık.

Önümüze serdiğimiz kale haritasıyla toplantı yaklaşık bir saat sürdü.

Herkesin görevlerini yeniden hatırlattıktan ve Lilly'ye arka saflarda uygun bir destek görevi verdikten sonra…

“Damien, sana bir sürprizim daha var.”

Sinsi bir sırıtışla iki paketli Büyü Tüfeği'ni Damien'e uzattım.

Damien gözlerini kocaman açarak verdiğim tüfekleri aldı.

“Paketlerini açabilir miyim?”

“Elbette! Hadi aç bakalım.”

Damien tüfeklerin ambalajını dikkatle açıyor, ben de tam kendilerine özgü özelliklerini anlatmaya hazırlanıyordum ki…

Pat!

Kabul salonunun kapısı bir anda hızla açıldı.

Herkes irkilip kapıya döndü. Orada nefes nefese kalmış bir asker duruyordu.

“Hah, hah! Acil haber, efendim! Büyük bir tehlike var!”

“Ne oluyor? Ne oldu?”

“Gözcülerden haber geldi! Ca, canavarlar…!”

Sonraki sözleri gözlerimi faltaşı gibi açmama neden oldu.

“Canavarlar ortaya çıktı! Golem Lejyonu! Kocaman yaratıklar! Yaklaşık iki yüz tanesi! Korkunç bir hızla şehre ilerliyorlar!”

“…Ne?”

Şaşkınlıkla sistem penceresini açtım.

“Bu ne saçmalık? Aşamanın başlamasına daha vakit yok mu?”

[AŞAMA 3]

— Kalan süre: 18 saat 55 dakika

“Baksanıza! Daha on dokuz saatimiz var…”

Tam o anda.

[??? oyuna müdahale etti!]

Boynumdaki kolye ısınmaya başladı.

Vııın!

[AŞAMA 3]

— Kalan süre: ■■ saat, ■■ dakika

Sistem penceresindeki rakamlar delicesine dönmeye başladı.

“Daha, ka…”

Dilim dolaştı.

Bir dakika, ne?

Neler oluyor?

Az önce açıkça görünen kalan süre, vınlayan bir ses çıkararak hızla azalmaya başladı.

Azaldı, azaldı ve yine azaldı…

Çat!

[AŞAMA 3]

— Kalan süre: 00 saat 30 dakika

Yok olmuştu.

On dokuz saatlik hazırlık süresi silinip gitmiş, geriye yalnızca yarım saat kalmıştı.

“…Bu delilik.”

Dilim tutuldu.

Hayır, hayır, hile olmaz. Sistem penceresinin hile yapmaması gerekiyor.

Bu da neyin nesi…?

“Hepsi bu kadar değil, Prens Hazretleri!”

Asker sözlerini telaşla sürdürdü. Kendime gelip yeniden ona döndüm.

“Raporlara göre canavarlar tuhaf davranıyor!”

“Tuhaf mı? Nasıl yani?”

“İki gruba ayrılmışlar!”

Canavar lejyonu mu? İkiye mi ayrılmış?

Neden?

“Yaklaşık yüzde sekseni, yani iki yüz kadar canavardan oluşan ana kuvvet doğrudan şehre ilerliyor. Ama ana kuvvetten ayrılan yaklaşık elli canavarlık diğer yüzde yirmi ise…”

Sonraki sözleri başımı döndürdü.

“Eskiden Uçbeyi'nin yaşadığı meyve bahçesine yöneliyorlar!”

“…Az önce ne dedin?”

Başımı yavaşça yana çevirdim.

Bakışlarımız buluştuğunda Lucas'ın da yüzünün bembeyaz kesildiğini gördüm.

Şu anda o bahçede…

— Anne babamın mezarını son bir kez ziyaret edeceğim… Sonra Crossroad'dan ayrılacağım.

…Evangeline olmalıydı.