“Şiir okumak gibi kültürlü uğraşlardan hoşlandığınızı bilmiyordum.”
Evangeline'in sözleri karşısında mahcup bir gülümseme takındım.
“O ana pek yakışmayacağını düşündüm, o yüzden kendi kendime sessizce okudum. Anlaşılan yakalanmışım.”
“Sesiniz güzelmiş. Bir dahaki sefere yüksek sesle okumaya ne dersiniz?”
Yüzünde hiçbir ifade yoktu; ne düşündüğünü anlayamıyordum. Yine de sormaya cesaret ettim.
“Böyle yapmamın sakıncası olmaz mı?”
“Elbette olmaz, neden olsun ki? Bugünün geleceği zaten belliydi.”
Evangeline umursamazca omuz silkti.
“Sonuçta başka bir yerde şövalye olarak görevlendirilseydim buraya dönemezdim. Babamın son anlarına yetişememem büyük olasılıktı.”
“…”
“Hiç değilse cenazesinde bulunabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum.”
Henüz on altı yaşındaki Evangeline, yaşından çok daha büyük bir olgunluk sergiliyordu.
Ama ne diyebilirdim ki? Artık büyümek zorunda olduğu da bir gerçekti.
“Demek başka bir yerde görev almak için ayrılacaksın?”
“Elbette. Yoksa sırf huzurlu diye bu taşra uçbeyliğinde kalacağımı mı sanıyorsunuz?”
Evangeline uzaktaki Crossroad'a göz attı.
“Miras işlerini halledip aile konağını, toprakları, serveti… hepsini elden çıkardıktan sonra gideceğim.”
Evangeline en başından beri kararını vermişti.
O halde ailenin atadan kalma kılıcının bugün gömülmesini istemesinin nedeni de buydu herhalde.
“Miras işlerini halletmene yardım edeceğim.”
Teklifim üzerine Evangeline gözlerini kısarak bana baktı. Ben de ona gülümsedim.
“Senin yaşındaki biri için ağır bir iş. Bırak da bir yetişkin yardım etsin.”
“Dış görünüşüme aldanmayın, akademi mezunuyum… Temel hukuk bilgim var.”
“O halde aynı akademiden mezun olmuş kıdemlinin bir iyiliği olarak düşün! Şehrin şu anki lordu destek olursa işler daha kolay yürümez mi?”
Evangeline bir süre beni süzdükten sonra bakışlarını yere indirdi.
“Beni yargılamayacak mısınız?”
“Neden yargılayayım?”
“Cross Ailesi'nin görevlerini bir kenara bırakıp gidiyorum. Bunu kendi rahatım için, bencilliğimden yapıyorum.”
Hafifçe güldüm.
“Görev diyorsun ama ailenize bu yük, size seçim hakkı tanınmadan yüklendi.”
“…”
“Cross Ailesi zaten fazlasıyla fedakarlık etti. Ben aynı şeyi başarabilir miyim bilmiyorum ama bundan sonra bu cepheyi korumak için elimden geleni yapacağım.”
Kendimden emin bir tavırla göğsüme vurdum.
“Endişelenme, istediğin yere git çömezim. Ailenin fedakarlıklarının boşa gitmesine izin vermeyeceğim. Var gücümle çalışacağım.”
“…”
Kaşları çatık halde beni inceleyen Evangeline başını yana eğdi.
“Hakkınızda anlatılanlara hiç benzemiyorsunuz, kıdemlim.”
“Öyle mi?”
“Böyle bir yere sürüldüğünüze göre geri dönmenin yollarını arıyor olacağınızı düşünmüştüm.”
Biraz utandım. Gerçek Ash olsaydım kesinlikle öyle yapardım.
“Buradaki lordluk görevinizi tahmin ettiğimden çok daha ciddiye almanız şaşırtıcı.”
“Haha…”
Mahcubiyetimi gülerek geçiştirip dürüstçe cevap verdim.
“Burayı iyi savunursan birinin dileğini gerçekleştireceğini söylediler. Ben de bu yüzden elimden geleni yapıyorum.”
Bu, kendisine bu oyunun yönetmeni diyen varlığın ortaya koyduğu şarttı.
— Bu dünyayı Gerçek Son'a ulaştırırsan dileklerinden birini gerçekleştireceğim, RetroAddict.
Aynen öyle. Bu görevi yüce idealler uğruna üstlenmemiştim.
Kendi kişisel dileğime ulaşmanın yolu olarak Gerçek Son'u hedefliyordum.
Ancak sözlerimi dinleyen Evangeline çenesini ovuşturarak düşünmeye daldı.
“İmparator Hazretleri gerçekten böyle bir söz mü verdi? Böyle ücra bir şehrin sınır bölgesi için bu kadar uğraşmanız…”
Hayır, bu sözü veren imparator değildi.
Bunu açıklamak durumu daha da karıştıracaktı, ben de yanlış anlamasını düzeltmedim.
Ve sonra…
Gurrr!
Ansızın gök gürültüsünü andıran bir ses patladı. Ne oluyor yahu?! Gökyüzü masmaviydi!
“Ah, çok acıktım.”
Meğer ses Evangeline'in midesinden gelmişti.
Normalde hafifçe guruldaması gerekmez miydi? Bu gök gürültüsü de neyin nesiydi?
Evangeline gömleğinin üstünden karnını sıvazladıktan sonra ellerini ceketinin ceplerine soktu ve benden kabaca bir şey istedi.
“Beni doyur. Dün yaptığın yemek çok güzeldi. Yine yap.”
Bu arsız tavır karşısında bir süre ağzım açık ona baktım, sonra kahkahaya boğuldum.
Evet, yaşayanların hayatta kalmak için yemek yemesi gerekiyordu.
Cenaze için toplanmış herkese seslendim.
“Hadi dönelim! Yemek vakti!”
Ölüleri toprağa verdikten sonra yaşayanların yoluna devam etmesi gerekiyordu.
‘İşe koyulma vakti.’
Bir sonraki aşama hızla yaklaşıyordu.
O günden itibaren iki sorumluluğu bir arada yürüttüm.
Biri, her zamanki gibi, bir sonraki aşama için hazırlanmaktı.
Golem Lejyonu'nun saldırısına karşı şehir surları onarılıp güçlendirildi; artefaktlar da iri canavarlara karşı etkili olacak biçimde düzenlendi.
Her şeyden önce, alışıldık Öldürme Bölgesi stratejisi bu büyük sınıf canavarlara karşı işe yaramayacaktı.
Devasa yaratıklar küçük engelleri ve barikatları önemsemeden ileri atılır, yollarına çıkan her şeyi yıkıp geçerdi.
Bununla birlikte iri cüsseleri, uzaktan yoğun ateş gücüyle hedef alınmalarını kolaylaştırıyordu.
‘Stratejideki değişiklikleri bütün askerlere anlatmalı ve golemlerle nasıl savaşacaklarını öğretmeliyim.’
Her golem türünde Büyü Çekirdeği'nin nerede bulunduğunu ve onu en verimli şekilde nasıl yok edeceklerini öğrenmeleri şarttı.
Aşama hazırlıklarını sürdürmek birinci görevimdi; ikincisiyse…
‘Uçbeyi'nin geride bıraktığı mirası nakde çevirmek.’
Yani Cross Ailesi'nin mal varlığını yönetmek.
Evangeline uçbeyliği unvanından vazgeçmiş ve başka bir yere taşınmaya karar vermişti.
Gelecekte bir daha buraya dönmek zorunda kalmaması için bütün varlıkları nakde çevirmek en iyisiydi.
Bu işi benden çok daha becerikli olan Aider'a devrettim.
“Anlıyorum. Evangeline Hanım'ın gitmesine izin vermeye karar verdiniz.”
Üzüntüsünü belli eden Aider, anlayışla başını salladı.
“Anlaşıldı. Cross Ailesi'nin bütün mal varlığını nakde çevirip Evangeline Hanım'a aktaracağım. Mirasla ilgili bütün hukuki belgeleri ve işlemleri de halledeceğim.”
“Sana güveniyorum, Aider. Gelişmelerden beni haberdar et.”
“Hiç şüpheniz mi var? Hımm, ancak…”
Aider bu sorumluluğu tereddütsüz üstlenmişti ama koyduğum koşullardan rahatsız görünüyordu.
“Her şeyi bir hafta içinde nakde çevirmek zor olacak…”
Belirlediğim son tarih bir hafta sonrasıydı.
Yani sonraki aşamanın başlamasından bir gün önce.
“Cross Ailesi'nin servetinin büyük bölümü arsa ve binalar gibi taşınmazlardan oluşuyor. Bu kadar kısa sürede alıcı bulabilir miyiz, emin değilim…”
“Öyleyse önce onları benim adıma satın al. Makul bir fiyat belirle.”
Ciddiyetle başımı salladım.
“Bütün satış işlemlerini bir haftada bitirip Evangeline'le vedalaşmak istiyorum.”
Niyetim, sonraki aşama başlamadan bu işi kapatmak ve Evangeline'i cepheden uzaklaştırmaktı.
‘Evangeline'in bir sonraki çatışmaya karışmasına izin veremem.’
Evangeline sonraki aşama başlamadan buradan ayrılmazsa canavarlar akın edecek, savaş patlak verecek ve şartlara bağlı olarak Evangeline de istemeden çatışmanın içine çekilebilecekti.
Bunun ne gibi sonuçları olacağını kimse öngöremezdi.
Kollarımda can veren Cross Uçbeyi'nin görüntüsü zihnimden çıkmıyordu. Alt dudağımı sertçe ısırdım.
‘Cross Ailesi'nin bütün üyeleri bu cephede can verdi.’
Evangeline bu soyun son varisiydi.
Başka bir deyişle, hayatta kalan tek kişiydi.
‘Hiç değilse Evangeline bu savaş meydanından sağ salim kurtulmalı.’
Bu, Cross Uçbeyi'nin son dileği ve geride bıraktığı mirastı.
Onun isteğine harfiyen uymaya kararlıydım.
Kararlılığımı görünce Aider düşüncelerimi anlamış olacak ki hemen kurnazca gülümsedi.
“Anlaşıldı! Bana güvenmeniz yeterli, lordum!”
Bu oyunun yönetmeni olarak kuşkulu yanları olsa da Aider bir lord yardımcısı olarak paha biçilmezdi. Bu işin de üstesinden gelirdi.
Aşama bilgileri penceresini açtım.
[AŞAMA 3]
— Başlamasına kalan: 8 gün
Zaman durmaksızın akıyordu ve sıradaki savunma savaşının gelmesi kaçınılmazdı.
Yumruklarımı sıktım.
Gösterecektim onlara.
İnsani merhametimden vazgeçmeden, insanların hayatlarını harcanabilir kaynaklar gibi kullanmadan da bu oyunu bitirebileceğimi gösterecektim.
Bunu kanıtlayacaktım. Kesinlikle.
Zaman ok gibi uçup geçti.
Göz açıp kapayıncaya kadar bir hafta geçmişti.
Demirci Atölyesi.
“Özür dilerim, Efendim. İlk kez Büyü Tüfeği ürettiğimiz için pek çok güçlükle karşılaştık…”
Başdemirci ile Simyacılar Loncası'nın başkanı tekrar tekrar eğilerek özür diliyordu.
“Zaman yetmediği için beşinin tamamını bitiremedik. Lütfen bizi affedin.”
Elimi sallayarak onları susturdum.
“Hayır, hiç sorun değil. Savaşa hazır bir Büyü Tüfeği bile elde etmiş olsak memnun olurum.”
Zaten başından beri bu aşamada beşini birden kullanmayı düşünmemiştim. Damien için bile fazlasıyla abartılı olurdu.
“Peki kaç tanesini üretmeyi başardınız?”
“Şey… İki.”
İki lonca başkanı da gergin gözlerle bana bakıyordu. Hafifçe güldüm. Ne o, onları yiyeceğimi falan mı sanıyorlardı?
“Gergin olmayın, sadece gösterin. Getirin bakalım.”
“Emredersiniz!”
İki lonca başkanı, arkalarındaki masadan kumaşa sarılmış iki ateşli silah getirdi.
“Silahların çekirdeklerini oluşturmak için standart sınıf bir Büyü Çekirdeği ile Kara Örümcek Kraliçesi'nin Büyü Çekirdeği'ni kullandık!”
“Önce şundan başlayalım.”
İlk Büyü Tüfeği'ni örten kumaş kaldırıldı.
Altından daha önce gördüklerimden biraz küçük, sade, gri bir Büyü Tüfeği çıktı.
“Bu Büyü Tüfeği standart sınıf bir Büyü Çekirdeği kullanılarak üretildi. Düşük sınıflı bir çekirdekle başarısızlık riskinin daha az olacağını düşündüğümüz için önce bunu yaptık.”
“Başarılı oldu mu?”
“Elbette! Gayet iyi çalışıyor.”
Simyacılar Loncası başkanının aceleci cevabına kaçamak bir bakış ve alnında beliren bir damla soğuk ter eşlik etti.
“…Performansı biraz beklentilerin altında ve ufak bir kusuru var.”
“Kusur mu?”
Gri Büyü Tüfeği'ni elime alıp özelliklerini inceledim. Bakalım.
[Ağaçkakan (N) Sv.20]
— Tür: Büyü Tüfeği
— Saldırı: 25-26
— Dayanıklılık: 4/4
— Şarjör: 20/20
Gerçekten de vasattı. Bir Büyü Tüfeği için verdiği hasar oldukça düşüktü.
Ancak şarjör kapasitesi bir Büyü Tüfeği'ne göre hayli yüksekti. Görünüşe bakılırsa mühimmat kapasitesini artırmak için hasardan feragat edilmişti.
“Peki kusuru ne?”
Büyü Tüfeği'ni yanımdaki masaya bırakıp sorunca Demirciler Loncası'nın başkanı cevap verdi.
“Tasarımdaki küçük bir hesaplama hatası yüzünden tetiği bırakmazsanız şarjördeki bütün mermileri ateşliyor.”
“Ha? Yani durmadan ateş mi ediyor?”
“Evet. O yüzden adını 'Ağaçkakan' koyduk.”
“Yanlışlıkla tam otomatik ateşe geçerseniz nişanı korumakta zorlanabilirsiniz. Ayrıca silah aşırı ısınabilir ve başka sorunlar da yaşanabilir.”
İki lonca başkanı yeniden başlarını eğmeye başladı.
“İlk kez Büyü Tüfeği ürettiğimiz için bazı hatalar yaptık. Özür dileriz…”
“Çok özür dileriz, Prens Hazretleri!”
“Hayır, iyi iş çıkardınız. Sonuçta ortaya bir şey koydunuz.”
Tam otomatik ateş edebiliyorsa bu özelliğin kendine göre avantajları da olabilirdi.
Damien için nişan almak zaten sorun değildi.
Şimdi sıra ikinci Büyü Tüfeği'ndeydi. Bu kez iki lonca başkanının da kendinden emin bir havası vardı.
“Sırada bu var! Bize verdiğiniz yüksek sınıf Büyü Çekirdeği kullanılarak ürettiğimiz Büyü Tüfeği!”
“Buna güvenimiz tam! Hayır, güven demek bile az kalır! Üretirken sanki ilahi bir ilham bizi yönlendiriyordu…!”
Tavırları tamamen değişmişti. Bu kadar kendilerinden emin olmalarını sağlayan nasıl bir şey üretmişlerdi?
Meraklı bakışlarım altında iki lonca başkanı ikinci Büyü Tüfeği'nin üzerini hızla açtı.
“…”
Çevresindeki bütün ışığı yutuyormuş gibi görünen karanlık bir namlu.
Silahı süsleyen zarif altın desenler.
Asil ama ürkütücü, nedense uğursuz bir hava yayıyor… önümde uzun ve ince bir Büyü Tüfeği yatıyordu.
Yutkunarak silahı elime aldım ve özelliklerine baktım. Yalnızca gösterişten ibaret değildi, değil mi?
[Kara Kraliçe (SSR) Sv.55]
— Tür: Büyü Tüfeği
— Saldırı: 225-250
— Dayanıklılık: 7/7
— Şarjör: 7/7
— Düşmanı anında öldürme ihtimali bulunan lanetli mermiler ateşler. Bu ihtimal, silahın ustalık seviyesi arttıkça yükselir.
— ??? (Bu silahla öldürülen düşman sayısına bağlı olarak açılır)
— ??? (Bu silahla öldürülen düşman sayısına bağlı olarak açılır)
“…”
Bu nasıl bir canavardı böyle?
İnanılmaz bir eşya ortaya çıkmıştı. Öylesine şaşırmıştım ki ağzım açık kalakaldım.
Bu da… neyin nesiydi?
