İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

Lucas'ın gözleri canlı bir maviydi. Zümrüt tonları taşıyan, derin ve parlak bir gök mavisi.

Normalde bakışları, sahibine bakan iri bir köpeğinki kadar yumuşak olurdu ama o anda gözlerinin ardında ne olduğunu kestiremiyordum.

Bu soruyu gerçekten benim için endişelendiğinden mi sormuştu?

Yoksa gerçekten 'asıl' Ash olup olmadığımı anlamak için beni sınamaya mı çalışıyordu?

“Şey, yani…”

Tökezledim, alnımdan soğuk terler boşanmaya başladı.

Ash'in aile geçmişinin bütün karmaşık ayrıntılarını nereden bilebilirdim ki? İmparatorun oğlu olduğu için geçmişinin pek de basit olmayacağını düşünmüştüm ama…

Böyle ani ve beklenmedik bir soruya hazırlıksız yakalanmıştım. Ne cevap vereceğimi bilemedim.

“…”

Lucas bir süre sessizce yüzüme baktıktan sonra nihayet konuştu.

“Özür dilerim. Sizi rahatsız eden bir konuyu açtım.”

Özür dilercesine başını eğdi.

Söylediğini reddetmek için hemen ellerimi salladım.

“Hayır, öyle değil! Sadece… hazırlıksız yakalandım, bir an dalıp gittim. Haha.”

“Hem sizin aile meseleleriniz hem de Evangeline Hanım'ınkiler elbet yoluna girecektir.”

Lucas, her zamanki o ışıl ışıl golden retriever gülümsemesiyle yüzüme baktı.

Acaba fazla mı tepki vermiştim? Lucas yalnızca benim için endişeleniyor olabilir miydi?

“Ş-şey… Teşekkürler, iyi geceler! Yarın görüşürüz!”

Elimi alelacele sallayıp vedalaştım ve yatak odama kaçtım.

‘Ash'in ailesiyle sorunları mı vardı?’

Sonuçta bir prensti. İmparatorun öz oğlu.

Elbette geçmişinde karanlık ve karmaşık sırlar bulunabilirdi. Sorun, benim bunlardan hiçbirini bilmiyor olmamdı.

‘Geçmişi hakkında daha neler saklıyor acaba?’

Sonra bu konuda biraz araştırma yapmam gerekecekti. Of.

Bir kez daha başka birinin bedeninde yaşadığım gerçeği bütün ağırlığıyla yüzüme çarptı. Başkasının hayatını sürdürmek hiç de kolay değildi…


Zindandan dönüşümüzün ertesi günü,

birikmiş işlerle ilgilendim ve bir sonraki aşama için savunmamızı güçlendirdim.

[Düşman Bilgileri — AŞAMA 3]

— Sv.? ??? : 5 adet

— Sv.20 Buhar Golemi: 152 adet

— Sv.15 Kaya Golemi: 103 adet

Bu kez bir golem ordusunu püskürteceğimiz düşünülürse savunma düzeneklerini buna göre uyarlamam şarttı.

‘İri canavarlar, bir avuç elit. Stratejiyi onlara göre kurmalıyım.’

Sonraki aşamaya bir haftadan biraz fazla kalmıştı.

Bu kez eksiksiz hazırlanacaktım.

Karşıma çıkabilecek bütün beklenmedik durumlarla başa çıkabilmek için. Hayır.

‘Karşıma ne sürpriz çıkarsa çıksın, çok daha büyük bir ateş gücüyle onu ezip geçebilmek için…!’

Şehirdeki bütün üretim loncalarına durmadan siparişler vererek, tesislerin işleyişini ince ayarlarla düzenleyerek bir sonraki aşamanın hazırlıklarını hızlandırdım.


Bir gün daha geçti. Sabahın erken saatleriydi.

Crossroad'un batısındaki çorak arazide. Mezarlıkta.

“…”

Cenaze hazırlıkları telaşla sürerken aralarında sessizce duruyordum.

İkinci Aşama'da pek çok kişi yaralanmıştı ama yalnızca bir kişi hayatını kaybetmişti.

‘Uçbeyi.’

Cenaze için hazırlanan isim listesine bakarken çenemi sıktım. Listede tek başına duran Charles Cross'un adı gözüme batıyordu.

“Prens Hazretleri, cenaze alayı yola çıktı.”

“Hımm.”

Lucas kulağıma fısıldadı, ben de başımı salladım.

Tapınaktan yola çıkan tabut, şehrin ana caddelerinden geçip sonunda batı kapısından dışarı çıktı.

Farkında bile olmadan, arkalarında uzayıp giden bir halk kalabalığı cenaze alayına katılmıştı.

Onlarca yıldır bu toprakları yöneten lord ölmüştü.

Ölüm karşısında neredeyse hissizleşmiş bu şehirde bile pek çok insan yas tutuyordu.

Sonunda tabut mezarlığın önünde durdu.

Cenaze töreni burada yapılacak, ardından tabut Cross Uçbeyi Charles'ın ömrünü geçirdiği meyve bahçesine gömülecekti.

Eşinin mezarı da oradaydı.

Güm!

Yere usulca indirilen tabutun üstüne Ash Everblack İmparatorluğu'nun sancağı örtüldü.

Rahipler tabutun çevresinde halka oluşturup dualara başlarken koro da cenaze ilahisini söylemeye koyuldu.

Tören alayının yürüyüşü sona erince kısa veda konuşmamı yapma sırası bana geldi.

Artık yüzlerce bakışın üzerimde olmasına alışmış halde kürsüye çıktım.

“Hah.”

Derin bir nefes alıp düşüncelerimi toparladım.

Sonra konuşmaya başladım.

“Daha önce de söyledim. Ölümlerinizin bedeli ağır. Üstelik bunu mecazen söylemiyorum. Parasal anlamda, kelimenin tam karşılığıyla söylüyorum.”

Cenaze masraflarından tazminatlara kadar.

Hiç abartısız, bu şehirde ölümün maddi bedeli çok yüksekti.

“Ama Uçbeyi Charles Cross'un ölümü, parasal kaybın çok ötesinde… insanın içine işliyor.”

Elimi sıkıca göğsüme bastırdım.

Kalabalık sessizliğini korudu.

Sözlerimin yerine ulaşması için biraz duraksadıktan sonra konuşmamı ağır ağır sürdürdüm.

“…Uçbeyi bir keresinde benden halkın arasında sevinci yeşertmemi istemişti.”

Yüzümde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

“Bu şehrin yalnızca yas tutarak ayakta kalamayacağını söylemişti. Burası bir kale şehriydi ve ölüm kaçınılmazdı. Bu yüzden kederle değil, umut ve sevinçle yönetmemi istemişti.”

Ardından başımı yavaşça iki yana salladım.

“Ama bugün Uçbeyi'nin son arzusuna karşı geleceğim. Bugün yas tutmayı seçiyorum.”

“…”

Hikayemi dinleyen insanlar heyecanla yutkundu. Sesimi yükselttim.

“Bu cephe, kıymetli hayatların feda edilmesiyle ayakta kalıyor. Yalnızca Uçbeyi'nin değil, burada yitirdiğimiz her canın acısı içimize işliyor.”

Bir kez daha elimi göğsüme bastırdım.

“Bu fedakarlığın değerini hiçbir zaman unutmamanızı istiyorum. İmparatorluk, hatta bütün insanlık, sizin fedakarlığınız ve özveriniz sayesinde ayakta duruyor. Bunu daima hatırlayın.”

Kürsünün önündeki kalabalığı gözden geçirdim.

“Bir kez daha söyleyeceğim. Bu cephede ölmeye devam edeceksiniz!”

Ciddiyetle başımı salladım.

“Ve bunun tartışmasız biçimde çok büyük bir değeri var.”

Sessiz kalabalığın önünde başımı yavaşça eğdim.

“Dünyayı kurtarmak için hayatlarını feda edenlerin anısına bir dakikalık saygı duruşunda bulunalım.”

Başımı eğdiğimde orada toplananlar da birer birer aynı hareketi yaptı.

Binlerce insanın arasında, Birlik Mezarlığı'nı çevreleyen bölgeyi derin bir sessizlik kapladı.

“Umarım bir gün bu şehirde her gün cenazeler yerine şenlikler düzenlenir.”

Başımı ağır ağır kaldırıp bu sözleri yumuşak bir sesle dile getirdim.

“Tıpkı Uçbeyi'nin arzuladığı gibi.”

Kürsüden indim. Lucas topçulara işaret verdi.

Güm! Güm-güm!

Top atışları yankılanarak hayatını kaybeden Uçbeyi'ni selamladı.

Böylece cenaze töreni sona erdi. Uçbeyi'ne sadık askerler tabutu omuzladı, ben de atıma bindim.

Uçbeyi'nin tabutunun toprağa verileceği yere doğru yola çıktık.


At sırtında güneydoğuya doğru yaklaşık otuz dakika.

Uçbeyi'nin meyve bahçesi görünmeye başladı.

“Ha?”

Alayın en önünde giderken bizden önce birinin bahçeye geldiğini fark ettim.

Platin sarısı saçlı ufak tefek bir kız, bahçenin arka tarafında duruyordu. Ellerini ceketinin ceplerine sokmuş, omuzlarını kısmıştı.

“…”

Atımı yavaşlattım. Cenaze alayındaki diğer askerler de kızı teker teker fark etti.

“Aa? Bu…”

“Evangeline Hanım mı?”

“Küçük hanım.”

“Küçük hanım geri dönmüş!”

Alay kısa süre sonra meyve bahçesine girdi.

Evangeline bahçenin arka tarafındaki küçük bir mezar taşının önünde duruyordu. Annesinin mezarı olmalıydı.

“…Ah.”

Evangeline bize döndü ve duygusuz bir sesle konuştu.

“Gelmişsiniz.”

Askerler hızla Evangeline'e koşup çevresini sardılar ve onu selamladılar.

“Evangeline Hanım, tam üç yıl oldu!”

“Başkentten buralara kadar ne uzun yol gelmişsiniz.”

“Uçbeyi'nin başına gelenlerden dolayı çok üzgünüz. Onu korumalıydık…”

“…”

Evangeline yalnızca sessizce başını eğerek karşılık verdi.

Askerler konuşmayı hemen kesip onun selamına başlarını eğerek karşılık verdiler.

“Tabut.”

Evangeline yere bırakılmış tabuta baktı ve sordu.

“Tabutu kontrol edebilir miyim?”

Cenazeyi yöneten rahipler ne yapacaklarını bilemeden bana baktı. Başımı salladım.

“Elbette hakkınız. Buyurun, bakabilirsiniz.”

Evangeline tabutun yanına geçti. Rahipler de baş tarafındaki kapağı dikkatle kaldırdı.

“…”

Evangeline dudaklarını sıkıca birbirine bastırıp babasının yüzünü inceledi.

Geçici bir büyüyle çürümesi önlenen cesedin rengi solgundu.

Tek teselli, bedeni korkunç biçimde parçalanmış olsa da yüzünün nispeten zarar görmemiş olmasıydı.

“…Demek doğruymuş.”

Evangeline ağır ağır mırıldandı.

“Sanki yenilmezmiş gibi hep savaşın en önündeydi. Ama sonunda…”

Dudağını ısıran Evangeline birden arkasını döndü.

“…Teşekkürler. Bu kadar yeter.”

Tabut yeniden kapatıldı.

Tabut mezara indirilene kadar Evangeline sırtı bize dönük halde, kımıldamadan durdu.

Tabut derince kazılmış çukura yerleştirildi. Geriye yalnızca üzerini toprakla örtmek kalmıştı.

Tam o sırada askerlerden biri çekinerek Evangeline'e seslendi.

“Küçük hanım.”

“Evet?”

“Size bir şey sormak istiyorum.”

Yaşlı asker Evangeline'e bir şey uzattı. Bunlar yıpranmış bir süvari mızrağı ve kalkandı. Evangeline'in gözleri şaşkınlıkla açıldı.

“Bu…”

“Bu silahlar Cross Ailesi'nde nesiller boyunca elden ele geçti. Uçbeyi de bunları bizzat kullanırdı. Aslında onunla birlikte gömmeyi düşünmüştüm. Ama önce size danışmamın daha doğru olacağına karar verdim.”

“…”

“Biraz eskimiş ve hasar görmüş olsalar da onarılıp yeniden kullanılabilirler…”

“Gömün.”

Evangeline başını eğdi.

“Lütfen babamla birlikte gömün.”

“…Emriniz olur, küçük hanım.”

Askerler mezarın yanında ayrı bir oyuk açtı, içine bir sandık yerleştirip mızrakla kalkanı onun içine koydular.

Nesiller boyunca Cross Ailesi'nin reislerine eşlik eden iki silah, toprak yığınının altında kayboldu.

İçimde hafif bir pişmanlık hissederek olanları seyrettim.

Sonunda tabutun üzeri de toprakla örtüldü.

Rahipler son dualarını ederek cenaze törenini tamamladı.

“Ah, omuzlarım.”

Ağrıyan omuzlarımı ovuşturdum. Her şey yalnızca birkaç saat sürmüştü ama inanılmaz yorulmuştum.

“Herkes bir şeyler içip ferahlasın!”

Lucas, emeklerinin karşılığı olarak herkese içecek dağıttı.

Herkes içeceklerini alıp yudumlarken ben mezarın önünde durup gözlerimi mezar taşına diktim.

‘Önümüzdeki günlerde başka insanlar da ölecek.’

Bugüne kadar savaş meydanında hayatını kaybedenlerin hepsini hatırladım. Ölümleri şimdi geçmişe baktığımda bile öylesine canlı, öylesine gerçek geliyordu ki.

Daha kaç kişi?

Daha kaç kişi?

Uçbeyi'nin sözlerinden biri ansızın zihnimde yankılandı.

— Bu şehri korumak için en değer verdiğin şeyden vazgeçmen gereken bir gün gelecek.

“…”

Ben neyimden vazgeçmek zorunda kalacaktım?

Böyle bir kayıptan sonra hala kendim olarak kalabilecek miydim?

Bu düşüncelere dalmışken alçak sesle bir şiir okumaya başladım.

Buzdan ve kardan örülmüş,

Burada uzanır yeryüzü,

Şefkatle yaşanan bir hayatın yolu.

Bu, Dünya'dayken sevdiğim bir şiirden dizelerdi.

Aslında Uçbeyi'ne yakışacağını düşünerek cenazede anısına okumayı planlamıştım ama törenin havasına uymayacağını hissedince vazgeçmiştim.

Düşüncelere dalmış, gözlerimi mezar taşına dikmiştim.

Tam o sırada.

“Şiir okumak gibi kültürlü uğraşlardan hoşlandığınızı bilmiyordum.”

Yan tarafımdan genç bir kızın sesi geldi.

Döndüğümde karşımda, tahmin ettiğim gibi, Evangeline'i buldum.