Tam anlamıyla afallamıştım.
Ağzım hafifçe açık kaldı.
“Çünkü siz, Prens Hazretleri, İmparatorluk'taki en büyük baş belasısınız!”
Evangeline'in neden hayranım olduğuna dair verdiği cevap karşısında nutkum tutulmuştu.
“…”
Benimle dalga mı geçiyordu?
Bu cüretkar genç kızın asıl niyetini anlayamamış, şaşkınlığa düşmüştüm. Evangeline ise itiraz edercesine ellerini salladı.
“Hayır, dalga geçmiyorum! Kuralları böylesine pervasızca çiğnediğiniz için size gerçekten hayranlık duyuyordum.”
“Ee… Ne? Niye?”
“Ben… babama karşı gelmek istiyordum.”
Evangeline mahcup bir tavırla omuz silkti.
“Onu olabildiğince sinirlendirmek istiyordum. Sorun çıkarmak, ortalığı karıştırmak, ailemin adını lekelemek… Böyle bir hayat yaşamak istiyordum.”
Bir ergenin karmaşık ruh halini çözmek hiç kolay değildi.
“Ama nasıl desem… Yoldan çıkmak düşündüğümden daha zormuş. İlk başta işe yaradı, çünkü babam kraliyet akademisinden mezun şövalyelerden nefret eder. Ben de evden kaçar kaçmaz oraya kaydoldum.”
“Sonra?”
“Ama akademiye girince sabahtan akşama kadar eğitimden başka bir şey yaptırmadılar. Yoldan çıkmak bir yana, beni örnek bir öğrenciye dönüştürdüler.”
Örnek öğrenci demek bile yetersiz kalırdı.
Evangeline, İmparatorluk Kraliyet Akademisinin altı yıllık eğitimini yalnızca üç yılda tamamlayıp sınıf birincisi olarak mezun olmuştu. Akademi tarihine geçecek bir dahiydi.
“Babamla bütün iletişimi kesmek dışında ona karşı gelebildiğim hiçbir şey olmadı.”
“Ne kadar da sevimli bir isyan…”
“Böyle ürkek ürkek yaşarken sizin haberlerinizi duydum, Prens Ash.”
Evangeline gözleri parlayarak bana döndü.
“İmparatorluk'taki en büyük otorite olan İmparator'a, üstelik kendi babanıza kafa tutacak kadar cesur olmanız! Her hafta yeni ve yaratıcı bir olay çıkarmanız! Altın paralardan bir çeşme yaptıracak, değerli taşlarla bir bariyeri parçalatacak kadar savurgan olmanız!”
“…”
“İmparator'un bile sizin yüzünüzden öfkeden bayıldığı söyleniyor, öyle değil mi? Gerçekten inanılmaz! Tam bir efsane!”
Benimle alay ediyormuş gibi hissediyordum. Ediyor muydu, etmiyor muydu?
“Her yeni maceranızı duyduğumda, sizin yerinize ben heyecanlandım. Siz benim örnek aldığım insansınız, idolümsünüz!”
“A, anlıyorum…”
Böylesine sorumsuz bir hayatın birilerinin bana hayran olmasına yol açacağını kim tahmin ederdi? Hayat gerçekten sürprizlerle doluydu.
‘Tebrikler Ash. Serserilikle geçen hayatın tamamen boşa gitmemiş.’
Zorlama, içi boş bir kahkaha attıktan sonra çekinerek sordum.
“Babandan gerçekten nefret ediyorsun, değil mi Evangeline?”
“Şey…”
Evangeline kısa bir süre duraksadı, ardından başını salladı.
“Evet. Ondan gerçekten… nefret ediyorum.”
“Neden bu kadar?”
“Şey, bir sürü sebebi var…”
Yüzünden karmaşık bir ifade geçti ama hemen kendini toparladı, boynunu esnetip etrafına bakındı.
“Peki, sevgili babam tam olarak nerede? Evden kaçan kızından nefret etse bile üç yıl sonra geri döndüğümde en azından yüzümü görüp benimle konuşması gerekmez mi?”
“…”
“Yıllardır sizi gözlemleyerek geliştirdiğim Havai Fişek Yöntemi'nin yüz farklı uygulamasının hepsini üzerinde deneyeceğim. Bunu sezdiği için mi saklandı?”
Sessizce yutkundum.
“Evangeline, gerçekten haberleri duyduğun için gelmedin mi?”
“Ha? Ne haberi? Okulu yeni bitirdim, eve döndüm işte.”
“…”
“Ne? Ne oldu…?”
“…”
Sözcükler boğazıma düğümlendi. Sessizliğimi fark eden Evangeline'in yüzü giderek ciddileşti.
Belki de bir şeylerin ters gittiğini seziyordu.
Artık gözlerinin içine bakamıyordum; başımı yavaşça eğdim.
Tuhaf bir histi.
Babasına ilişkin böylesine acı bir haberi ona vermek zorunda olmak.
“Bunu söylemek zorunda olduğum için üzgünüm, Bayan Evangeline.”
Sanki kızgın bir metal parçası yutmuşum gibi, midemde yakıcı ve rahatsız edici bir sancı dolaştı.
Oracıkta kaçıp gitme isteğimi bastırarak o uğursuz sözleri güçlükle söyledim.
“Babanız hayatını kaybetti.”
“…”
“Birkaç gün önce, canavarlarla yapılan bir çatışmada. Şehirdeki herkesi kurtarmak için kendini feda etti. Kahramanca öldü.”
Crossroad Uçbeyi Charles'ın son savaşını bütün ayrıntılarıyla anlattım. Evangeline hiçbir duygu göstermeden dinledi.
“Yaptıklarını kayda geçirdim ve kraliyet ailesine bildirdim. Cesareti nedeniyle kendisine ölümünden sonra Kraliyet Askeri Liyakat Madalyası verilebilir.”
“…”
“Cenazesi üç gün sonra yapılacak. Ona mümkün olan en yüksek saygının gösterilmesini sağlayacağım.”
Evangeline yatağın üzerinde taş kesilmiş gibi oturuyordu.
Uçbeyinin son dileklerini aktarmanın zamanı olmadığını düşündüm. Bu yüzden sessizce yanında oturdum.
Üç yıldır görüşmediği babasının öldüğünü öğrenmek için evine dönmüştü.
Karşımdaki genç kızın neler hissettiğini hayal bile edemiyordum.
“…Ha ha.”
Gergin bir sessizlikle geçen birkaç dakikanın ardından Evangeline'in dudaklarından kuru bir kahkaha döküldü.
“Tam da asi kız rolünü ciddi ciddi oynamaya başlayacaktım. Ama benden önce davrandı.”
“…”
“Hep canavarlarla savaşırken öleceğini söylerdi. Bunu gerçekten yapacağını düşünmemiştim.”
Evangeline'in yüzü kül gibi solmuştu; boş bir kahkaha attı.
“Bütün öfkemi onun üzerine boşaltmama bile fırsat vermeden gitti…”
“Üzgünüm.”
Evangeline yüzünde şaşkın bir ifadeyle bana baktı.
“Prens neden özür diliyor?”
“Şu anda bu şehrin lordu ve cephe komutanı benim. Babanın ölümünün sorumluluğu benim omuzlarımda.”
Evangeline'in önünde derin bir saygıyla eğildim.
“Bu yüzden beni suçlayabilirsin.”
“…”
“Özür dilerim.”
Beni sessizce izleyen Evangeline sonunda yavaşça konuştu.
“…Efendim, siz gerçekten Prens Ash misiniz?”
“Ne?”
“Hayır, sadece… Benim duyduğum Prens Ash çok daha… nasıl desem…”
Evangeline uygun sözcüğü ararcasına gözlerini çevirdi, sonra birden ağzından kaçırdı.
“Bencil, düşüncesiz, çevresindekilere kötü davranan bir zorbaydı. Ama siz fazlasıyla düşünceli görünüyorsunuz.”
“Yüzüme karşı bana deli deyip durma…”
“Ama doğru, değil mi? Başkentte yaptıklarınızı hatırlamıyor musunuz?”
“Doğru olsa bile hala prensim, Tanrı aşkına! Kraliyet ailesine saygısızlık etmenin suç olduğunu hiç duymadın mı? Böyle devam edersen sonuçlarına katlanırsın.”
“Şey, böyle ücra bir yere sürgün edilmiş birinden bunları duymak biraz ironik…”
Kahretsin, haklıydı.
Karşımdaki genç kız, bu bölgeyi nesiller boyunca yönetmiş Cross Ailesinin varisiydi.
Bense kraliyet ailesinden neredeyse kovulmuş, kendimi burada bulmuştum.
Kısacası İmparatorluk'un en güneyindeki bu bölgede Evangeline'in benden daha fazla nüfuzu bile olabilirdi…
“Neyse, düşünceli davrandığınız için teşekkürler, Prens.”
Evangeline yorganın altına sokuldu.
“Ama gerçekmiş gibi gelmiyor. Her şey sahte, sanki bir rüya.”
“…”
“Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var.”
Sandalyemden yavaşça kalktım.
“Kapının dışında bir hizmetkar bekleyecek. Bir şeye ihtiyacın olursa söylemen yeterli.”
“…”
“Biraz dinlen.”
Yorganı burnuna kadar çekmiş olan Evangeline artık bana bakmıyordu.
Karmaşık düşünceleriyle boğuşan genç kıza son bir kez bakıp odadan çıktım.
Oyunda karşılaştığım Evangeline uzun boylu, yetişkin bir kadındı. Oysa bu kez tanıştığım Evangeline apaçık bir ergendi.
Aider'a aradaki farkın nedenini sorduğumda sırıtarak açıkladı.
“Önce Evangeline'in yaşını bilmelisiniz. Bu yıl on altı yaşına giriyor.”
“Vay canına…”
Partimizin en genç üyesi Damien on sekiz yaşındaydı. Evangeline ondan bile iki yaş küçüktü.
‘Dış görünüşüne bakılırsa on beşinde bile göstermiyor.’
İnanamayarak başımı salladım.
“Cross Uçbeyinin yaşını düşününce kızının bu kadar küçük olacağını beklemiyordum…”
“Cross Uçbeyi kırklı yaşlarının ortasına kadar evlenmedi. Kızı doğduğunda ellisini geçmişti.”
Aider kıkırdamasını bastırdı.
“Bu arada Uçbeyi ile eşi arasında on beş yaş vardı. Evlendiklerinde epey eleştirilmişti.”
“Sen bütün bunları hatırlayacak kadar kaç yaşındasın?”
“Bir erkeğin yaşı sır gibi saklanır.”
Aider hafifçe gülerek soruyu geçiştirdi. Ne dişli yönetmen ama.
“Her neyse, bildiğiniz gibi Evangeline oyunda ikinci yılın ikinci yarısına veya üçüncü yılın başına kadar ortaya çıkmıyor.”
“Aa!”
O anda jeton düştü.
Yani Evangeline'in oyunda ortaya çıktığı zaman, bugünden yaklaşık iki yıl sonraydı.
O küçük kızın iki yılda genç bir kadına dönüşmesi şaşırtıcı değildi. Şimdiki çocuklar çabuk büyüyordu…
“Ancak ‘bu’ oyundaki çeşitli koşullar yüzünden beklenenden çok daha erken ortaya çıktı.”
“Anladım.”
Sistem penceresini açtım. Evangeline'in bilgileri belirdi.
[Evangeline(SSR)] [Konuk Karakter]
— Seviye: 35
— Unvan: Deneyimsiz Varis
— Sınıf: İleri Seviye Mızrak Şövalyesi
— Güç: 35 Çeviklik: 30 Zeka: 20 Dayanıklılık: 35 Büyü Gücü: 20
Vay canına, SSR…
Sırf bu istatistiklere şöyle bir bakmak bile içimi heyecanla dolduruyordu.
Saf bir Tank; kalkan ve mızrak kullanan bir şövalye, üstelik böylesine yüksek çeviklikle! İnanılır gibi değildi. Kaçınarak bile tanklık yapabilirdi.
Ama Evangeline'i bu oyunun en iyi Tankı yapan yalnızca istatistikleri değil, yeteneklerinin birbiriyle mükemmel uyumuydu.
[Sahip Olunan Yetenekler]
] Pasif: Savaş Meydanının Kükreyişi
] Yetenek 1: Hasar Depolama
] Yetenek 2: Hasar İadesi
] Nihai Yetenek: ??? (3. sınıf değişiminden sonra açılır)
Pasif yeteneği Savaş Meydanının Kükreyişi, Kalkan Şövalyelerinin özünü yansıtıyordu. Düşmanları kışkırtırken müttefiklerini güçlendiriyordu.
Böylesine yaygın yeteneklerin etkisi, karakterin derecesine ve seviyesine göre büyük farklılıklar gösterebilirdi. Evangeline SSR derecesinde olduğuna göre yeteneğinin etkisi de olağanüstü olmalıydı.
Savaş meydanındaki tek bir kükreyiş bile tüm dengeleri değiştirebilirdi.
‘Ama asıl oyunun gidişatını değiştirenler etkin yetenekleri.’
Yetenek 1: Hasar Depolama.
Yetenek 2: Hasar İadesi.
Etkileri şaşırtıcı derecede basitti. Hasar Depolama, kalkanın karşıladığı hasarı biriktiriyordu.
Hasar İadesi ise biriken hasarı düşmana geri yansıtıyordu.
İşin en çarpıcı yanı, darbe almasına rağmen kendisinin zarar görmemesi, hasarı yalnızca ‘depolamasıydı’.
Sonra da depoladığı hasarı düşmana ‘geri yansıtıyordu’.
‘Elbette depolama kapasitesinin bir sınırı var ve ikinci yetenek istendiği zaman kullanılamıyor.’
Hasar depolama kapasitesini aşarsa darbeyi doğrudan karşılamak zorunda kalıyordu.
Tıpkı dün attığım 777'lik yumruk gibi. Tek seferde aşırı güçlü bir saldırı gelirse darbeyi yemek zorundaydı.
İkinci yetenek de ancak depolanan hasar belli bir düzeye ulaştığında etkinleştirilebiliyordu.
Düşmanın saldırıları yeterince güçlü değilse hasar depolanamıyor, bu da ikinci yeteneği neredeyse işe yaramaz hale getiriyordu.
‘Ama bu küçük sınırlamalar bile onun akıl almaz derecede güçlü olduğu gerçeğini değiştirmiyor.’
En güzel yanıysa saf bir Tank olmasına rağmen ortalama bir hasar vericiden daha fazla saldırı katkısı sağlayabilmesiydi.
Bir takıma katılırsa hem tanklığı hem de hasar vermeyi tek başına üstlenebilirdi.
Neredeyse saldırı ve savunmayı tek bünyede toplayan kusursuz bir Tanktı. Bu nedenle oyuncular onu kadrolarına katmak için can atardı.
‘Üstelik hepsi bu da değil.’
Evangeline'in kuşandığı Karakteristik Özellikler de bambaşka bir düzeydeydi.
— Kuşanılan Karakteristik Özellikler (2/3)
] Durdurulamaz
] Hataya Yatkın (Kaldırılamaz)
Durdurulamaz.
Tam da adının anlattığı gibiydi. Evangeline ‘Durdurulamaz’dı. Bağlama, yavaşlatma ve dondurma gibi hareket kısıtlayıcı durumlara karşı yüzde yüz direnci vardı.
Düşman önüne ne tür engeller çıkarırsa çıkarsın hepsini yok sayarak bir Tank gibi ilerleyebilir, yolundaki her şeyi ezip geçebilirdi.
Gösterişsiz ama inanılmaz güçlü bir pasif özellikti bu. Bir Tankın böylesine etkili bir pasife sahip olması nadirdi.
‘Gerçekten hile gibi bir karakter, resmen hile… Bir dakika, ne?’
Ama ikinci özelliği daha önce hiç görmemiştim.
‘Hataya Yatkın?’
Evangeline'in böyle bir özelliği hep var mıydı?
Daha fazla bilgi edinmek için açıklamayı açtım.
[Hataya Yatkın]
— Gençliği ve deneyimsizliği nedeniyle zaman zaman hata yapmaya yatkındır. Savaş meydanında büyük veya küçük hatalar yapma olasılığı artar.
(Belirli miktarda deneyim kazanıldığında bu özellik ortadan kalkar.)
Karşıma bu açıklama çıktı.
“Kahretsin!”
Elimle alnıma sertçe vurdum.
Beklenenden erken ortaya çıkması büyük bir avantajdı ama beraberinde bu olumsuz özelliği de getirmişti.
‘Sonuçta hala çok genç…’
On altı yaşında, daha çocuk sayılırdı.
Onun yeri savaş meydanı değil; arkadaşlarıyla gülüp eğlenebileceği, kaygısızca sohbet edebileceği daha sıradan bir hayattı.
“Abi!”
“…”
Parmak uçlarımda beklenmedik bir titreme hissettim.
Ben sessiz kalınca Aider yanıma yaklaştı.
“Lordum, Bayan Evangeline'i partimize almayı düşünüyorsunuz, değil mi?”
“Ha? Şey…”
Hemen cevap veremedim.
Sanki gözümün önünde bir altın külçesi yuvarlanıp duruyordu.
Evangeline şüphesiz bu oyunun en iyi Tankıydı. Onu kadroma almam şarttı.
Ama.
‘Bana yalnızca bir şey için söz ver, Prens Ash.’
Birkaç gün önce kollarımda can verirken Uçbeyinin kulağıma fısıldadığı son ricası hala zihnimde yankılanıyordu.
Aider'ın sorusuna hemen yanıt veremeyip dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım.
