Kimliği belirsiz kızın süvari mızrağı doğrudan arabanın tekerleğine saplandı.
Çat! Güm!
Beklenmedik saldırıyla paramparça olan tekerleğin parçaları etrafa saçıldı.
“Aaaah?!”
Tekerleğini kaybeden araba yolda sürüklenerek gürültüyle durdu.
Ürken atlar korku dolu kişnemeler çıkararak dört bir yana dağıldı.
“Ah, aman Tanrım… Neler oluyor böyle…”
Bu ani kargaşa karşısında düşüncelerim birbirine girdi.
Bir kızın ansızın saldırıp arabanın tekerleğini parçaladığını anlamıştım. Ama neden?
Tam o sırada arabanın kapısı açıldı ve Lucas başını içeri uzattı.
“İyi misiniz, Prens Hazretleri?!”
Karşılık olarak elimi salladım.
“Merak etme. İyiyim. Sadece biraz sersemledim…”
“Size yardım edeyim. Lütfen dışarı çıkın.”
Lucas'ın yardımıyla sendeleyerek arabadan çıktım ve ayaklarımı yere bastım.
Neyse ki hiçbir yerim yaralanmamıştı.
Yaralanmadığımdan emin olunca Lucas rahat bir nefes aldı. Ardından saldırgana dönüp çıkıştı.
“Sen kimsin?!”
“…”
“Kimi tehdit ettiğinin farkında mısın? Mızrağını ona doğrultmaya nasıl cüret edersin! Seni tutuklatıp ağır biçimde cezalandırtacağım!”
Arabamızı harap eden gizemli kız, yüzünde anlaşılmaz bir ifadeyle yolun ortasında duruyordu.
Sonunda nefesimi toparlayınca kızı daha dikkatli inceledim.
Uzun, platin sarısı saçları ensesinde gevşekçe bağlanmıştı.
Keskin bakışlı gözleri parlak yeşildi; sıkıca kapalı dudaklarının arasından küçük, sivri köpek dişleri görünüyordu.
“…Daha çocuk bu.”
Gerçekten çok gençti. On dört, belki on beş yaşında mıydı? Hatta daha da küçük görünüyordu.
“Yaşı sizi yanıltmasın, Prens Hazretleri. Eğitimli bir savaşçıya benziyor.”
“Eğitimli mi?”
“Kıyafetlerine bakın.”
Kıyafetlerine mi? Ne varmış? Lucas'ın işareti üzerine kızın üzerindekileri dikkatle süzdüm.
Altın işlemeli beyaz bir ceket, siyah etek ve omuzlarına atılmış kırmızı bir pelerin.
“…Okul üniforması mı?”
Tanıdık tarzı fark edince Lucas'a biraz şaşırarak sordum.
“Bu bir okul üniforması, değil mi?”
“Evet. İmparatorluk Kraliyet Akademisinin üniforması. Pelerinindeki arma da bunu doğruluyor.”
Yani hala okul yemeği yiyen yaşta, şövalye akademisinde okuyan bir öğrenciydi.
“Akademiden bir öğrenci burada ne arıyor?! Kimliğini açıkla!”
Lucas'ın talebi üzerine kız sivri dişlerini göstererek hırladı.
“‘Sen kimsin?’ diye asıl benim sormam gerekiyor. Siz ikiniz.”
“Ne, ne? Siz ikiniz mi?”
Beklenmedik hitabı karşısında öfkelendim ama kızın umurunda değildi.
“Benden büyükseniz size ‘siz ikiniz’ derim. Öyle olması gerekmiyor mu? Haklıyım, değil mi?”
“Şey, ıı!”
Karşılık veremeyince yumruğumu sıktım. Şu ergenlerin küstahlığına bak…!
Kız elindeki devasa süvari mızrağıyla konağı işaret etti.
“Burası eskiden benim evimdi. Uzun bir aradan sonra döndüm, tanımadığım askerler yerleşmiş. Üstelik yüzyıllardır dalgalanan aile sancağımızı da düşüncesizce indirmişsiniz.”
Kızın keskin gözleri kısıldı.
“Bunlar yıllardır uğraştığım inatçı haydutlar mı, yoksa yabancı bir kuvvet mi içeri sızdı, diye düşünüyordum. Bilgim yetersizdi. Tam o sırada siz beyefendiler arabayla gelince sormaya karar verdim.”
“Hey, düpedüz sorabilirdin! Arabayı parçalaman mı gerekiyordu?!”
“Şey, okulda bize düşman olabilecek kişileri önce etkisiz hale getirmemiz öğretildi.”
Kız mızrağını gösterişli bir hareketle umursamazca bize doğru savurdu.
“Öyleyse siz beyefendiler kimsiniz? Başkasının evini neden işgal ettiniz? Yanıtınıza göre işler biraz tatsızlaşabilir, o yüzden dikkatli konuşmanızı tavsiye ederim.”
Gözle görülür biçimde sinirlenen Lucas benim yerime yanıt verdi.
“Ne saçmalıyorsun! Burası Crossroad Lordu'nun konağı ve ona ait!”
“…? Bunun anlamı ne?”
Kız gerçekten kafası karışmış gibi görünüyordu.
“Yani buranın lordu babam mı?”
Bir an sessizlik oldu.
Lucas'la bakıştık; karşımızdaki kızın kim olduğunu ikimiz de anlamıştık.
“Demek sen…”
Kızın adını dikkatle söyledim.
“…Evangeline Cross.”
Kendi adını duyunca kızın keskin gözleri irileşti.
“Beni tanıyor musunuz, beyefendi?”
“Baban senden bana çok söz etti.”
Göz göze gelince gerçekten de bu kızın Crossroad Uçbeyi'nin kızı olduğunu anladım. Yeşil gözleri babasınınkine şaşırtıcı derecede benziyordu.
‘Ama bir dakika.’
Oyunda gördüğüm SSR sınıfı Tank Evangeline Cross, tartışmasız uzun boylu ve gösterişli bir karakterdi.
Fakat önümdeki kız yalnızca genç değildi, aynı zamanda…
“…Beklediğimden çok daha kısa.”
Ufak tefekti.
Benden iki baş kadar kısa görünüyordu.
Küçücük ve narindi. Mızrağı kavrayan ince parmakları da açıkça küçük bir çocuğunkileri andırıyordu.
Oyunda bu kadar genç görünmüyordu, ayrıca çok daha uzundu.
Görüntüsü bu kadar farklı olduğu için onu hemen tanıyamamıştım.
‘Neden bu kadar farklı? Lucas'la Jupiter oyundaki hallerine benziyordu, değil mi?’
Oyundaki Evangeline'le gerçek hayattakini karşılaştırırken Lucas dirseğiyle böğrüme dokundu. Ha? Ne oldu?
“Prens Hazretleri, bir insan tam karşınızda dururken görünüşünü eleştirmek kabalıktır…”
“Ah.”
Düşüncelerimi kesip başımı kaldırdım. Evangeline'in yüzü buz gibiydi. Gerçekten alınmış görünüyordu.
“Hayır, hayır, Bayan Evangeline! Yanlış anladın. Kısa olduğunu söylemiyorum, sadece oyunda gördüğümden biraz daha ufaksın… Yani, hayal ettiğimden daha ufaksın!”
“…”
Ellerimi telaşla sallayıp dürüstçe açıklamaya çalıştım ama elbette durum düzelmedi.
Evangeline'in kaşları seğirdi.
“Birinin yüzüne karşı görünüşüyle dalga geçiyorsun. Hayatına pek değer vermiyorsun galiba?”
“Hayır, tek bir hayatım var…”
“O zaman kıymetini bilmeliydin.”
Evangeline elindeki devasa mızrağı savurdu.
“Fikrimi değiştirdim. Az önce sadece durumu anlamak için biraz yokluyordum, ama artık bütün gücümle saldıracağım.”
Vuuş—
Mızrağını savuran kızdan elle tutulurcasına yoğun bir savaş aurası yayıldı.
Benim gibi bir acemi bile giderek artan gerilimi hissedebiliyordu. Bu iş ciddiydi.
Şak!
Kılıcını çekip önümde mevzilenen Lucas seslendi.
“Mızrağını indir, Bayan Evangeline Cross! Karşındaki kişi İmparatorluğun üçüncü prensi Ash Everblack!”
Evangeline bunu küçümseyerek karşıladı.
“Önce başkasının mülkünü işgal ediyorsunuz, şimdi de kraliyet ailesindenmiş gibi davranıyorsunuz, öyle mi? Yaratıcılığınıza hayran kaldım ama pek inandırıcı değil, sizce de öyle değil mi?”
“Ne?”
“Şu rezil, işe yaramaz üçüncü prens! O niye böyle kuş uçmaz kervan geçmez bir yere gelsin ki?”
Ama gerçekten de geldim!
Güm!
Evangeline ayağını yere vurunca küçücük ayağının altında sığ bir çukur oluştu.
Gözümü kırptım ve bir sonraki an mızraklı kızın hemen önümüzde belirdiğini gördüm. Hızı füze gibiydi.
Çınnn—!
Lucas kılıcını savurup üzerine gelen mızrağı karşıladı.
Mızrak ucuyla kılıç çarpışınca kıvılcımlar saçıldı. Evangeline'in gözlerinde bir parıltı belirdi.
“Ooo, bu beyefendi epey yetenekliymiş?”
“Elbette, Bayan Evangeline. Akademide sizin üst sınıfınızdaydım…”
Lucas soğukkanlılığını yeniden kazanıp kendini tanıttı.
“Ben Lucas McGregor. İmparatorluk Kraliyet Akademisinin 369. dönemini ikinci sırada bitirdim.”
Ooo, ikinci mi! Sınıf ikincisiydin demek, Lucas? Etkileyici!
Ben hayranlıkla düşünürken Lucas ansızın beni işaret etti.
“Ve arkamda duran Prens Hazretleri Ash Everblack de akademiden üst sınıfınızdır!”
Ha? Gerçekten mi? Ben de mi bu okuldan mezundum?
“369. dönem öğrencileri arasında tam bir efsanedir!”
Ne? Ben efsane miydim?!
“Nasıl bir efsane? Ne tür bir efsaneydim, Lucas? Ha?”
“Şey, yani…”
Fakat Lucas, ‘efsane’ dedikten sonra başka bir ayrıntı vermedi. Üstelik bakışlarını benden kaçırıyor gibiydi.
İçime bir huzursuzluk çökünce temkinli bir şekilde sordum.
“Lucas, sana bir şey sorabilir miyim?”
“E-elbette, Prens Hazretleri. Her şeyi sorabilirsiniz.”
“Şey… Mezun olurken kaçıncıydım?”
“…”
Bir an duraksayan Lucas, yüzünden terler süzülürken istemeye istemeye yanıtladı.
“Siz… birinciydiniz…”
“…Sondan mı?”
“…Evet.”
Zonklamaya başlayan alnımı ovuşturdum.
“Demek efsane olmamın sebebi buydu?”
“Evet, yani… Tamamen yanlış sayılmaz… Sonuçta damarlarınızda gerçekten İmparator'un kanı akıyor! Öyle tutkulu ve kendinizden emindiniz ki derslerinizi umursamıyordunuz! Üstelik hedefiniz gerçekten birinci olmaktı… sondan birinci!”
“Vay be, ne cesaret ama! Gerçekten de tembellik edeceksen bütün okulun sonuncusu olacak kadar görkemli biçimde yapmalı. Aferin sana, Ash Everblack!”
“Şimdi de üst sınıfımızmış gibi davranıyorsunuz… Siz beyefendilerde çeşit çeşit numara varmış.”
Bizim samimi ama bir o kadar da samimiyetsiz şakalaşmamızı dinleyen Evangeline duruşunu değiştirdi.
Mızrağı tutan eli sabit kalırken öbür kolunu uzatıp göğsüne çekti ve gövdesini hafifçe eğdi.
Bir ayağını geriye aldı, iki dizini de hafifçe büktü.
Yaptığı reverans kusursuz ve zarifti. Keşke elinde devasa bir mızrak olmasaydı.
“Anlaşıldı. O halde 375. dönem erken mezunlarından Evangeline Cross, ‘üst sınıflarını’ saygıyla selamlıyor…”
Hemen ardından zümrüt yeşili gözleri ışıldadı,
“Selamlar!”
Ve ileri atıldı!
Lucas hiç tereddüt etmeden harekete geçti.
Çang! Çing! Gıcırr!
İki şövalye dövüşmeye başladı; mızraklarıyla kılıçları birbirine çarpışıyordu.
Yetenekleri birbirine denkti. Tam anlamıyla bir çıkmaz.
İkisinin de SSR sınıfı karakter olması düşünüldüğünde bu doğaldı. Bu dünyanın olağanüstü dövüş dehalarıydılar.
Yetenek bakımından eşit sayılabilirlerdi.
Çing! Çat!
Ne var ki çatışma yavaş yavaş Lucas'ın lehine dönmeye başladı.
Lucas giderek daha fazla saldırıya geçerken Evangeline savunmada kalıyordu.
Evangeline, Lucas'ın keskin saldırılarını savuşturmakta zorlanıyordu.
Doğuştan yetenekleri eşit olabilirdi ama belki de belirleyici fark deneyimdi.
Beni korumak için sayısız gerçek savaşta yeteneklerini geliştiren Lucas, henüz çok genç olan Evangeline'de bulunmayan bir savaş kurnazlığına sahipti.
“Cık!”
Tam o sırada köşeye sıkışan Evangeline kaşlarını çatarak sırtından aldığı bir şeyi sol koluna taktı.
“Akademideki eğitmenlerimizden bile mi iyisiniz, beyefendi? Buna başvurmak istemiyordum!”
Kartal biçiminde küçük bir kalkandı.
Çang!
Evangeline kalkanı sol koluna takar takmaz kartalın kanatları iki yana açıldı.
Sağ elinde mızrak. Sol kolunda kalkan.
Bunu görünce artık şüpheye yer yoktu.
‘Gerçekten Uçbeyi'nin kızı.’
Duruşunu yeniden ayarlayan Evangeline bir kez daha Lucas'a atıldı.
“Şimdi bütün gücümü kullanıyorum!”
Lucas ciddi bir ifadeyle kılıcını sessizce kaldırıp onu karşıladı.
Çang!
Kalkanını kullanmaya başlayınca Evangeline'in savaş gücü gözle görülür biçimde arttı.
Kalkanıyla Lucas'ın isabetli kılıç darbelerini karşılarken sağ elindeki devasa mızrağı zahmetsizce savurup saldırılar düzenliyordu.
Kalkanını çıkarmadan önce geriye düşmüş olsa da şimdi yeniden eşit durumdaydılar.
‘Gerçekten seyretmeye değer.’
Bu iki üstün yetenekli savaşçının düellosu hem göz kamaştırıcı hem de hayranlık uyandırıcıydı.
Silahları her çarpıştığında kıvılcımlar uçuşuyor, havada havai fişekler patlıyormuş gibi bir manzara oluşturuyordu.
‘Ama ne kadar güzel görünse de… böyle devam ederse biri yaralanabilir.’
Aslında ikisi de diğerini öldürmeye çalışmıyordu. Öyle olsaydı yeteneklerini hiç çekinmeden kullanırlardı.
Yine de öldürme niyetinin olmaması, dövüşün tehlikesiz olduğu anlamına gelmiyordu.
Ortamı yavaş yavaş yatıştırmalıydım. Bir adım öne çıktım.
“Hey! İkiniz de kesin şunu, yeter artık!”
Çang! Çang!
“Ortada belli ki bir yanlış anlaşılma var. Konuşarak halledemez miyiz?”
Çaaang! Çıngırr!
“Alo? Beni duyuyor musunuz? Çocuklar?”
Belli ki duymuyorlardı. İki şövalye de düelloya bütünüyle dalmıştı.
‘Bunu durdurmanın bir yolu yok mu?’
Mücadele tam anlamıyla kilitlenmişti.
Böyle bir durumda tek çözüm, üçüncü bir kişinin araya girip bu hararetli havayı bozmasıydı.
Bakışlarım elime kaydı. SSR sınıfı şans silahı ‘Şanslı Vuruş’, sanki dikkatimi çekmek istercesine parıldıyordu.
‘Başka çare yok!’
Saldırımın güçsüz olması önemli değildi. Bu düellonun düzenini bir anlığına bozsam yeterdi.
İyi mi kötü mü bilmem ama Evangeline benim varlığımın hiç farkında değildi.
Görünüşe bakılırsa Lucas'la baş etmek bile onu yeterince meşgul ediyordu.
Gizlice ikisine yanaşıp hemen yanlarında durdum.
Savaşçı olarak varlığım o kadar silikti ki bana hiç dikkat etmiyorlardı.
‘Çok hafif, minicik bir darbe işi görür!’
Yumruğumu sıktım, nefesimi düzenledim.
Pekala, başlıyoruz!
“Prens Yumruğuuu~!”
Pek de istekli olmayan bir yumruk savurdum,
“Ne, ne?! Ne zaman?!”
Ani haykırışım ve üzerime savrulan yumruğum karşısında irkilen Evangeline, içgüdüsel olarak yumruğumu engellemek için kalkanını kaldırdı.
Yumruğum kalkanına dokunduğu anda görüşümün kenarında bir slot makinesi hızla dönmeye başladı.
Ding!
Ha?
Tek bir rakam belirince içimi kötü bir his kapladı.
Oyuncu sezgisi denen şey buydu işte.
Sırada onlar basamağı vardı.
Ding!
‘Çok fena bir şey olacak’ hissi zihnimden yıldırım gibi geçti.
İmkansız?
Durun, bir dakika. Olamaz, değil mi? Gerçekten mi?
Ve son rakam, yüzler basamağı…
Ding!
Aaaaaaaaaaah!
Oldu! Gerçekten oldu, 777-!
Şoktan ağzım açık kaldı.
Neden tam da şimdi oldu bu?!
