İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

Charles Cross bütün ömrünü bir şeylerle savaşarak geçirmişti.

Canavarları uzak tutmak için inşa edilmiş bir kalede dünyaya gelmişti.

Daha hiçbir şeyi doğru dürüst anlayamayacak yaştayken babasının peşinden cepheye gitmeye başlamış, kale surlarını aşmaya çalışan canavarların kanları arasında büyümüştü.

Babası öldüğünde, Uçbeyliği devraldığında ve genç yaşta kalenin lordu olduğunda da durum değişmemişti.

Her gün canavarlarla savaşıyordu.

Aslında ihtiyacı olan tek şey de buydu. Canavarlarla savaşmak en iyi yaptığı ve gerçekten anladığı tek işti.

Beni öldürmeye çalışan düşmanı ortadan kaldır.

Dünya onun için bu kadar basit ve anlaşılırdı.

'Günaydın, lordum!'

Ta ki o kadın şehre gelene kadar.

'Burada ne satmayı düşünüyorsun?'

'Çiçek, lordum.'

Şehir merkezinde dükkan açmak için izin başvurusunda bulunmuş kadın tüccar.

Uçbeyi Cross, kadının karşısında afallamıştı.

'Burası canavar cephesi. Burada kılıca, mızrağa, oka ve top mermisine ihtiyacımız var. Çiçekler ne işe yarayacak? Hemen solup giderler.'

'Tam da işe yaramadıkları için, işte tam da bu yüzden! İnsanların çiçeklere ihtiyacı var, lordum.'

'…?'

'Çabucak solup giden bu geçici güzellik… Çiçekler işte bu yüzden güzeldir!'

Anlayamamıştı.

Bu yüzden başlarda kadından şüphelenmişti. Düşman bir ülkenin casusu olabileceğini düşünüyordu.

Uçbeyi Cross, casusluğuna dair bir kanıt aramak için her gün kadının çiçeklerle ve otlarla dolu dükkanına uğruyordu.

Kadınsa her ziyaretinde gülümseyerek ona çiçekleri anlatıyordu.

Çiçeklerin anlamlarını açıklıyor, kokularıyla renklerini tanıtıyordu.

Uçbeyi Cross çiçeklerin renklerini ve kokularını ayırt etmeyi öğrendi, bütün çiçek türlerini ezberledi.

Ama güzelliklerini yine de tam olarak anlayamıyordu.

Bir yıl sonra Charles Cross kadına evlenme teklif etti.

Kadın da kabul etti.


Takadak, takadak, takadak!

Zırhını kuşanmış, elinde mızrağı ve kalkanıyla Uçbeyi Cross atını kale surlarına doğru sürdü.

Tek bir atlı.

Yanında hiçbir muhafız olmadan, yapayalnız.

“Ne halt… etmeye çalışıyor?”

Bakımsız bir atın üzerindeydi; kendi zayıf bedenine hiç uymayacak kadar büyük bir kalkan ve süvari mızrağı taşıyor, yıllardır bakım görmemiş paslı bir zırh giyiyordu.

Ve bu haliyle sayıları hala binlerle ifade edilen sıçanların üzerine tek başına dörtnala gidiyordu.

Bu, yel değirmenine saldıran Don Kişot değildi.

“Ne düşünüyorsun sen, Uçbeyi! Ölüme koşuyorsun!”

Çığlıklarımı hiç duymuyormuş gibi Uçbeyi Cross durmaksızın ileri atıldı.

“Aaaaaah!”

Yaşlı adamın miğferinin ardından boğuk bir savaş narası yükseldi.

Suru delmek ya da altını kazmak için canla başla uğraşan sıçanlar birer birer arkalarına dönmeye başladı.

Defalarca anlattığım gibi canavarların davranışları son derece basitti.

— En yakındaki insanı öldür.

Cik!

Cik, cik!

Uçbeyi yaklaştıkça sıçanlar kıpkırmızı gözlerini ona dikip düşmanca hırladı.

Ama Uçbeyi Cross yavaşlamadı; doğrudan üzerlerine atıldı.

Gür bir haykırışla devasa süvari mızrağını sıçan sürüsünün tam ortasına sapladı.

Ve ardından,

“Bana bakın, sizi sıçan pislikleri!”

Kalkan Şövalyelerine özgü, geniş bir alanı etkileyen meşhur Kışkırtma yeteneğini etkinleştirdi.

Sayısız cephe savaşında geliştirdiği Kışkırtma yeteneğinin tam olarak kaçıncı seviyede olduğunu kendisi de bilmiyordu.

Ama az önce sura saldıran bine yakın sıçanın hep birlikte dönüp ona bakması… Bu manzara fazlasıyla tuhaf, neredeyse doğaüstüydü.

“…”

Uçbeyi Cross'u izlerken dilim tutulmuştu.

Bu da neydi?

Ne yapmaya çalışıyordu?

Uçbeyi Cross'la göz göze geldik.

Miğferinin gölgesinin altında, olgun ve derin yeşil gözleri hafifçe parıldıyordu.

Niyetini anlamaya çalıştım ama hiçbir şey çıkaramadım.

Cik!

Ciiiiik!

Bir sonraki anda sıçan seli Uçbeyi Cross'un üzerine aktı.


Evliliklerinin üzerinden zaman geçmişti.

Lordun karısı olduktan sonra bile çiçek dikmeyi ve ağaçları budamayı sürdürmüştü.

Tohumlardan yeni hayatlar filizleniyor, narin saplar yaz güneşine doğru uzanıyordu.

Çiçekler açıyor, meyveler olgunlaşıyor, yapraklar dökülüyor ve sonra…

Bir kızları dünyaya gelmişti.

“Bak, sevgilim.”

Doğumun yorgunluğunu taşıyan karısı, kanlı bir bohçayı ona uzattı.

“Kızın.”

Canavarların saldırmayı seçtiği bir gündü.

Charles Cross, üzerindeki kanı ve kiri temizlemeye bile fırsat bulamadan aceleyle dönmüş, küçücük bohçayı usulca kucağına almıştı.

Bebek mışıl mışıl uyuyordu.

O kadar küçük ve narindi ki en ufak dokunuşta kırılacakmış gibi görünüyordu.

“Evangeline.”

Karısı bebeğin adını fısıldadı.

“Kızımız… Adı kadar güzel, değil mi?”

“…”

Charles Cross ne diyeceğini bilemeyerek sustu.

Hala anlayamıyordu.

Her an sönecekmiş gibi duran o cılız sıcaklığa sahip, küçücük ve kırılgan bir varlığın yüreğini nasıl böyle derinden sarsabildiğini anlayamıyordu.

Birkaç dakika önce cephede canavar öldürmekle ilgili anlamadığı hiçbir şey yoktu.

Şimdiyse aklı bütünüyle karışmıştı.


“Safları derhal yeniden düzenleyin! Çabuk!”

Emri telaşla ilettim.

Surların içine sızan sıçanların hepsi temizlenmişti; büyük ölçüde yeni takviye gelmemesi sayesinde.

Sıçanların tamamı yeniden surun dışına itilmişti. Tek başına, dimdik ve sağlam duran kişi ise Uçbeyi Cross'tu.

“Topları ve balistaları kullanmayın! Uçbeyi de vurulabilir. Yalnızca arbalet ve yay kullanın; önce dış çeperdeki sıçanları hedef alın!”

“Emredersiniz!”

Okçular yerlerini alıp sıçanları birer birer indirmeye başladı.

“Lilly! Alev Püskürten Artefakt hazır mı?”

“Hazır!”

“Menzildekilerin hepsini yakın!”

Etkinleştirilen artefakt surun yakınındaki sıçanları yakarken aşağıdaki Lucas'a seslendim.

“Lucas!”

“Emrinizdeyim, Prens Hazretleri!”

“Yakın dövüşte iyi olan bütün askerleri topla ve kale kapısından dışarı hücum et! Uçbeyini kurtarmalıyız.”

“Hayır, Prens Hazretleri. Bu bir kurtarma harekatı değil.”

Miğferini düzelten Lucas'ın parlak mavi gözleri ışıldadı.

“O sıçan pisliklerine arkadan baskın yapacağız. Hepsini tek hamlede bitirebiliriz. Onları yok edip Uçbeyiyle birlikte döneceğiz.”

“…Öyle yap. Hem de çabuk.”

“Emredersiniz!”

GÜM.

Kale kapıları açıldı. Atının üzerindeki Lucas kılıcını havaya kaldırdı.

“Hücum! O pislikleri öldürün ve Uçbeyini kurtarın!”

Oooo!

Askerler güçlü bir dalga gibi hep birlikte ileri atıldı; avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı.

Bir zamanlar Uçbeyinin emrinde hizmet etmiş tecrübeli savaşçılar hücumun önündeydi.

'Geç kalmayın!'

Yumruğumu sıktım.

'Ne olur, geç kalmayın!'


“Aaaaaaaaaah!”

Uçbeyi Cross haykırdı.

Devasa süvari mızrağını her savuruşunda yaklaşık bir düzine sıçan kan püskürterek yere yuvarlanıyordu.

Ama sayıları onlardan kat kat fazla olan sıçan ordusu onun bedenini kemiriyordu.

Zırhı eskimiş olsa da birinci sınıf donanımdı. Kendi yetenekleri de savunmasını güçlendirmeye yönelikti.

Buna rağmen aldığı hasar durmaksızın birikiyordu.

Uçbeyi, bedeninin her yandan kemirilmesinin acısına rağmen süvari mızrağını savurarak haykırmayı sürdürdü.

'Anlayamıyorum.'

Uçbeyi Cross neden bu durumda olduğunu anlayamıyordu.

Karısının yanında ölmeye karar vermişken neden bir kez daha şehri seçtiğini.

Bu lanet şehrin onu kendine çeken neyi olduğunu… Neden yeniden savaştığını.

'Bir türlü aklım almıyor.'

Bunca yaşına gelmiş olmasına rağmen dünya onun için hala çözülemeyen bir bilmeceydi.

Çiçeklerin gelip geçici güzelliği, hayatın sıcaklığı, dünyanın çekiciliği.

Kendi kalbi bile.

Bütün ömrünü anlamaya çalışarak geçirmiş, yine de hiçbir şey anlayamamıştı.

…Ama çok iyi anladığı bir şey vardı.

“Ugh, aaaaaah!”

Çiçekleri, kızını.

O kırılgan, gelip geçici varlıkları bu canavarlardan koruması gerekiyordu.

Ve canavar öldürmekte ustaydı.

“Kızım o surların arkasında yaşıyor.”

Bu yüzden savaşıyordu.

“Kızımın var olduğu bir dünya.”

Savaşmaktan başka bir şey bilmediği için bu aptalca hayata, bu umutsuz mücadeleye katlanmak zorundaydı.

“Bir tanesi bile geçemeyecek, tek bir tanesi bile…!”

Uçbeyi bir kez daha kükredi, sura ulaşmaya çalışan bir canavarı daha durdurmaya çabaladı.

Onlarca, belki yüzlerce sıçan aynı anda Uçbeyinin üzerine atıldı.

Karşı koyamayan Uçbeyi sendeleyerek geriye çekildi.

Canavar kanına bulanmış miğferi görüşünü engelliyordu.

Yaşlı kollarında artık güç kalmamıştı. Sınırlarını çoktan aşmış bacakları da hareket etmeyi reddediyordu.

“Ah…!”

Biliyordum.

Meyve bahçesinde tek başıma ne kadar şiddetli savaşırsam savaşayım.

Burada ne kadar çok canavar öldürürsem öldüreyim.

O günler asla geri gelmeyecekti.

Ölen karım, benden uzaklaşan kızım, yitirdiğim mutluluk… Bunların hiçbirini geri getiremezdim.

“Ah, ah, ah!”

Ama savaşmaktan başka türlü yaşamayı bilmeyen adam inatla yeniden doğrulup mızrağını savurdu.

Ve işte sonu da böyle geldi.

Ayağa kalkıp mızrağını savurduğu, kalkanını öne ittiği anda.

ÇAT.

Uçbeyi Cross'un içinde bir şeyler koptu.

Zırhın içinde kalan bedeninde artık hiçbir şey hissetmiyordu. Dayanılmaz sınırları aşan acı, beynine ulaşmaz olmuştu.

Görüşü kararıyordu.

Uçbeyi Cross ölümünün geldiğini anladı.

'Bir tane daha…!'

Son yoldaşına son yolculuğunda eşlik edebilmek için Uçbeyi Cross dişlerini sıktı ve dayandı.

…

…

…Ama ortalık sakindi.

Artık hiçbir sıçan ona saldırmıyordu.

Uçbeyi Cross şaşkına dönmüştü.

Canavarlar neden ona saldırmayı bırakmıştı?

Yoksa… çoktan ölmüş müydü?

“Uçbeyi Cross.”

O anda berrak bir ses duyuldu.

Yeni lordun peşinden ayrılmayan genç şövalyenin sesiydi bu.

“Bütün canavarları yok ettik. Savaş bitti.”

“…”

“Artık… dinlenebilirsiniz.”

Bu sözleri duyduğunda elinde sımsıkı tuttuğu süvari mızrağı yere düştü.

Ardından Uçbeyi Cross, ipleri kesilmiş bir kukla gibi öne doğru yığıldı.