İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

Crossroad surlarının çok güneydoğusunda, çorak bir tepenin üzerinde tek başına bir siluet duruyordu.

Atının sırtında oturan yaşlı bir adam, savunma savaşının gidişatını kasvetli bir ifadeyle inceliyordu.

Bu adam, Crossroad Uçbeyi Charles'tı.

“…”

Ömrünü canavarlarla savaşarak ve savunma harekatlarına komuta ederek geçirmiş olması, sezgilerini keskinleştirmişti.

Bu canavar saldırısının öncekilere hiç benzemediğini hemen anlamıştı.

Kendisinin bölgeyi yönettiği dönemde karşılaştıklarından tamamen farklıydı.

Saldırının boyutu akıl almayacak kadar büyüktü ve canavarlar belirgin biçimde örgütlü hareket ediyordu. Düzensiz bir güruh halinde değil, tek bir orduymuşçasına ilerliyorlardı.

'Bir tuhaflık var.'

Üstelik hepsi bu değildi. Gölden çıkıp gelen gizemli ozan kavalını çalmaya başladığında canavarların hareketleri birdenbire değişmişti.

'Bu canavarlara karşı savaşın seyri farklı… Prens Ash gerçekten böyle bir savaşa üçüncü kez mi komuta ediyor?'

Yeni atanan lordun, yani en genç prens Ash'in neden kendisinden yardım istediği anlaşılır hale gelmişti.

Crossroad Uçbeyi olarak emekli olmayıp komutanlığa devam etseydi bile bu düşmanlarla başa çıkmak onun için de son derece zor olurdu.

Başkentte aylaklık etmekle tanınmış biri için neredeyse inanılmazdı ama Prens Ash savunmayı şaşırtıcı derecede iyi yönetiyordu.

Yine de durum pamuk ipliğine bağlıydı.

'Müdahale etmeli miyim?'

Bu soru kendiliğinden zihninde belirdi.

Eyerinin yanında, alışkanlıkla yanına aldığı ve ömrü boyunca kullandığı zırhıyla silahları duruyordu.

'Hayır.'

Crossroad Uçbeyi Charles sonunda başını iki yana salladı.

Emekli olmuştu, öyle değil mi? Artık müdahale etmesini gerektiren bir durum yoktu.

Bu cepheden nefret ediyordu. Bu topraklardan tiksiniyordu.

Bütün ömrünü uğruna harcadığı halde sonunda karısını elinden alan ve kızını uzaklaştıran bu çorak topraklara karşı derin bir öfke besliyordu.

Artık burayı korumak istemiyordu.

'Benim yapmam gereken tek şey… meyve bahçesinde ölmek.'

Crossroad Uçbeyi Charles bunu kendi kefareti olarak görüyordu.

Canavar cephesini savunmak uğruna karısını yalnız bırakmış olmasının son bedeli buydu.

Son nefesini, karısının öldüğü yerde verecekti.

Crossroad Uçbeyi Charles savunma savaşını izlemeyi bıraktı ve geri dönmek üzere harekete geçti.

İşlerin tuhaf gidişatını görmek için gelmişti ama artık çok geç olduğunu hissediyordu.

Hem ne yapabilirdi ki?

'Faydası yok, hiçbir faydası yok…'

Crossroad Uçbeyi Charles son sığınağına, meyve bahçesine dönmeye karar verdi.

Tam o sırada,

GÜÜÜM!

Gök gürültüsünü andıran bir patlama yankılandı.

“…?!”

İrkilerek arkasına döndüğünde, devasa bir toz bulutuyla birlikte surların sarsıldığını gördü.

Binlerce sıçan benzeri yaratığın surun altını oyduğu yerden insanların çığlıkları da yükseliyordu. Uçbeyinin gözleri seğirdi.

'Hayır. Hayır! Bir daha savaşmayacağım.'

Uçbeyi dişlerini sıkarak atının başını yeniden meyve bahçesine çevirdi.

'Dönmeliyim. Bahçeye…'

Eğer cephe düşerse gerisindeki bütün bölgeler canavarların önüne serilecekti.

O zaman canavarların sıradaki hedefi kendi meyve bahçesi olacaktı.

“Dayan, sevgilim.”

O anda Crossroad Uçbeyinin zihninde, ölmüş karısının neşeyle gülümseyen yüzü canlandı.

Karısı, toprak bulaşmış yüzüyle ona bir üzüm uzatıp 'Tatlı mı?' diye sorduğu haliyle hafızasındaydı.

“Bu kez seni koruyacağım.”

Crossroad Uçbeyi, karısının meyve bahçesinin yanı başındaki mezarını gözünün önüne getirdi.

Kendisi de orada ölecekti.

Tak, tak…

Cephedeki kargaşayı ardında bırakan Crossroad Uçbeyi, meyve bahçesine doğru ilerledi.


GÜM, GÜM…!

Sarsıntılar ve patlamalar kesildiğinde dengemi yeniden bulup kalenin içine doğru bağırdım.

“Surların hasar durumunu bildirin!”

Bir süre sonra kalenin içinde hazır bekleyen askerlerden yanıt geldi.

“Henüz tamamen yıkılmadı!”

“Ama an meselesi! Sıçanların surun içindeki taşları kemirdiğini duyuyoruz!”

Saçlarımı geriye ittim, öfkeden titriyordum.

“Taşları niye yiyor bu hayvanlar, biraz dengeli beslenseler ya…!”

Kale surları, taş ve demir levhalardan oluşan katmanlı, karmaşık bir yapıya sahipti.

Tek bir saldırıyla delinmeleri mümkün değildi. Sorun, Sıçan Adam Şampiyonu'nun saldırısıyla yeni onarılmış bölümün feci şekilde çatlamasıydı.

Eninde sonunda surda bir delik açacaklardı.

Bir elimle yüzümü kapatıp derin derin düşündüm, ardından alçak sesle hırladım.

“…Tahliye emri verin.”

“Efendim?”

Lucas şaşkınlıkla yeniden sordu. Kısa ve sert bir yanıt verdim.

“Şehirdeki sivillere tahliye emri verin! Hemen!”

“Yani…”

“Canavarların surları aşma ihtimali çok yüksek! Boşu boşuna yakalanıp öldürüleceklerine bütün siviller kuzeye çekilsin!”

Elbette bu, en kötü senaryoya karşı alınmış bir önlemdi.

Biz yine de burada hepsini püskürtmeye hazır olmalıydık.

DAN, DAN, DAN, DAN, DAN!

Acil durum çanları kulaklarımı delerek çalmaya başladı. Bu, siviller için tahliye çağrısıydı.

Tahliyenin hızla tamamlanmasını umarak sıradaki emrimi verdim.

“Topları ve balistaları kullanmak için gerekli asgari topçu ve okçu sayısı burada kalsın. Yakın dövüş becerisi olan diğer herkes surların iç tarafına geçsin.”

Lucas'a döndüm.

“Lucas, piyadelerin komutası sende. Surların içinde bir savunma hattı kur ve onları durdur.”

Lucas endişeyle yüzüme baktı.

“Ya siz, Prens Hazretleri?”

“Ben yukarıdan komuta edeceğim.”

“Çok tehlikeli, Prens Hazretleri!”

Lucas ayaklarımı işaret etti.

“Sur zaten bir kez çöktü. Yeniden çökebilir. Burada kalmanız çok riskli!”

Gerçekten de sur gözle görülür biçimde titriyordu.

Toplarla balistaların nişanını yeniden ayarlayıp silahları sabitlemeye çalışan askerler zorlanıyordu.

“Yukarıdan savunmayı bırakıp kalan bin beş yüz sıçanla hiçbir silah desteği olmadan mı savaşmamızı öneriyorsun?”

Surun daha fazla çökme tehlikesine rağmen yukarıdan verilen ateş desteğinden vazgeçemezdik.

O destek olmadan piyadelerimiz ağır kayıplar verir, savunma tamamen çökebilirdi.

“Anlaşıldı, Prens Hazretleri.”

Lucas istemeyerek de olsa başını salladı.

“Ama surların durumu biraz bile kötüleşirse derhal aşağı inmelisiniz.”

“Tamam, tamam. Şimdi endişelenmeyi bırak da çabuk aşağı git.”

Surlar tehlikede olabilirdi ama yerde canavarlarla göğüs göğüse çarpışmaktan daha mı tehlikeliydi?

Yine de Lucas son ana kadar beni düşünüyordu. Ancak benim aşağı inmeye yöneldiğimi görünce kendisi de zemin kata koştu. Resmen annem gibi başımda titriyordu.

“Jupiter, istediğin gibi savaş ama o pisliklerden olabildiğince çoğunu tek seferde indirmeye çalış.”

Parti üyeleri kendiliğinden çevremde toplandı. Hepsiyle göz göze gelip emirlerimi dağıttım.

“Büyünü sakın esirgeme. Bir yıldırım büyüsüne yetecek gücü topladığın anda kullan.”

“Anlaşıldı, Prens Hazretleri.”

Durum ağırlaştıkça Jupiter'ın yüzündeki ifade sertleşti.

Jupiter iki elinde sarı renkli büyü gücünü toplayarak hızla surlara doğru koştu.

“Lilly. Şu anda hangi artefaktları etkinleştirebiliyoruz?”

“Yalnızca hız artıran Sürat Artefaktı kullanılabilir durumda. Yerçekimi Alanı Artefaktı ve Büyü Güçlendirici Artefaktı bekleme süresinde. Savaş bitmeden yeniden kullanılamayacaklar.”

“Peki ya Alev Püskürten Artefakt?”

“Yeniden kullanıma hazır olması için on dakika daha var.”

“Sürat Artefaktı'nı hemen piyadelere uygula. Alev Püskürten Artefakt yeniden hazır olur olmaz onu da kullan.”

“Anlaşıldı!”

Lilly, Sürat Artefaktı'nı etkinleştirmek üzere hızla uzaklaştı. Sonunda bakışlarım Damien'a çevrildi.

“Damien.”

“…Evet, Prens Hazretleri.”

Damien başını öne eğmişti; yüzü yenilmiş gibi görünüyordu.

Kaval çalan adamı vuramamış, Sıçan Adam Şampiyonu'nu da durduramamıştı.

İçinde bulunduğumuz krizin kendi yüzünden çıktığına inanıyor olmalıydı.

Parmaklarımı birleştirip Damien'ın pürüzsüz alnına hafifçe vurdum.

Pıt!

“Ah!”

Damien'ın başı geriye savruldu, gözleri yaşardı. Bana baktığında gülümsedim.

“Buraya kadar çok iyi iş çıkardın, seni küçük afacan.”

“P-Prens Hazretleri…”

“Birkaç küçük hatanı yüzüne vuracak değilim. O yüzden moralini bozma.”

Hedefini asla ıskalamayan bir keskin nişancı.

Bayağı hileli bir karakter.

Sırf Damien'ın partimde olması bile uygulayabileceğim stratejileri büyük ölçüde artırıyordu.

Benim için Damien'ın varlığı bir nimetti.

“Yalnızca burada olman bile bana büyük güç veriyor.”

“…!”

“O yüzden sen de kendine, benim sana güvendiğim kadar güvenmelisin.”

Damien'ın omzuna bu kez biraz daha sertçe, yürekten bir şaplak indirdim.

“Bu krizi birlikte aşacağız. Tamam mı?”

“E-Evet! Prens Hazretleri!”

“Güzel. Damien, senin görevin… 'son savunma hattı' olmak.”

Hafif titreşimleri hissederek ayağımı surun üzerinde yavaşça sürüdüm.

“Surların delinmesi kaçınılmaz. İçeri giren haşereler aşağıda piyadelerimizle karşılaşacak.”

“Evet.”

“Ama piyadelerimiz bir sur değil, insan. Savunma hattında mutlaka boşluklar oluşacak… ve bazı haşereler oralardan sızabilecek.”

Damien'la birlikte bakışlarımızı surların içindeki şehre çevirdik.

Fırınlardan yükselen ekmek dumanı, şehrin huzurlu bir tablosunu çiziyordu.

“Tek bir sıçan bile şehre girerse vereceği zararın boyutunu kestiremeyiz. Savunma hattından kaçan hiçbir sıçanın geçmesine izin verme; hepsini vur.”

Boss canavar olan Sıçan Adam Şampiyonu zaten yenilmişti. Geriye yaklaşık bin beş yüz sıçan kalmıştı.

Damien savunma hattından kaçan sıçanları rahatlıkla halledebilirdi.

'Yeter ki aynı anda on tanesi birden kaçmasın.'

Damien çok isabetli bir nişancıydı ama yavaşlığı gittikçe daha fazla göze batıyordu.

Bu zayıflığı aşmanın bir yolunu bulmalıydık…

“Anladım, Prens Hazretleri! Elimden geleni yapacağım!”

Damien coşkuyla yanıt verip arbaletini omzuna aldı ve surların iç tarafına koştu.

Güzel. Artık herkesin görevini yerine getireceğine güvenmekten başka çaremiz yoktu.

“Off!”

Derin bir nefes alıp iki yanağıma vurdum, sonra surların ötesine bakmaya çalıştım.

Öldürme Bölgesi'ni yeniden kurup kuramadığımızı kontrol etmek istiyordum.

Tam o anda…

“Sur delindi! İçeri giriyorlar!”

Surların içinden bir çığlık yükseldi.

“Çok hızlılar, lanet olsun…!”

Dişlerimi sıkarak surun iç tarafına baktım.

Zemin kat uzakta kalıyordu. İç duvarlar titriyordu ve sonra…

GÜM!

Tuğla ve toz bulutlarının arasında sıçanlar delikten dışarı fırladı.

Cik! Ciiiiik!

Delik açıp toza bulanmış sıçanlar, önlerindeki insanlara saldırmaya çalıştı.

ŞAAK!

Ancak deliğin hemen önünde bekleyen Lucas, tek bir kılıç darbesiyle boğazlarını kesti.

Lucas'ın elindeki testere dişli 'Sıçan Kesici' uğursuz bir ışıkla parıldıyordu.

Sıçanları öldürdükten sonra gözünü bile kırpmayan Lucas emirler yağdırdı.

“Çıktıkları delik dar! Sakin olun ve onları teker teker indirin!”

“Emredersiniz!”

Askerler Lucas'ın emrini hep bir ağızdan yanıtladı.

Ama Lucas'ın hesaba katmadığı bir şey vardı.

Delik gerçekten dardı ama karşımızdakiler sıçandı. O daracık açıklıktan bile durmaksızın akıp geçiyorlardı.

Üstelik deliği genişletiyor gibiydiler; içeri doluşan sıçan sayısı gittikçe artıyordu.

Yukarıdan bunu seyrederken şaşkına dönmüştüm.

“Bunlar nasıl sıçan böyle? Köstebekten farkları yok…”

Piyadeler başlangıçta sıçanları oldukça kolay durdurmuştu ama sayıları arttıkça yorulmaya başladılar.

Üstelik felaketler bununla bitmiyordu.

“Alev Püskürten Artefakt! Hazır. Derhal etkinleştirin… Aaaah?!”

Artefaktı etkinleştirmeye hazırlanan Lilly çığlık attı. İrkilip yanına koştum.

“Ne oldu, Lilly?”

“Sıçanlar, sıçanlar…!”

Alev Püskürten Artefakt'ın önünde birkaç sıçan vardı.

Yakınlarında, ısırılıp kanlar içinde kalmış çok sayıda simyacı yere yığılmıştı.

Hiç tereddüt etmeden ileri atılıp yumruk savurdum.

“Prens Yumruğu!”

PAT!

Yumruğum sıçana değdiği anda elimdeki Şanslı Vuruş etkinleşti.

Ding, ding, ding!

Rulet çarkında beliren rakamlar 0, 1 ve 5'ti.

15 Hasar!

PAT!

Düşük bir sayıydı ama beşinci seviyedeki bir kanalizasyon sıçanını öldürmeye yetmişti.

Yumruğumu geri çekip hızla surun dışını gözden geçirdim.

“Surun üstüne mi tırmandılar?!”

Surun delinen bölümüne odaklandığım için onları gözden kaçırmıştım.

Kanalizasyon sıçanlarından bazıları doğrudan surun üstüne tırmanmıştı. Birkaçı da artefakta saldırıyordu.

“Lanet olsun! Kahretsin!”

Lilly bir ateş büyüsü salarak geride kalan sıçanları yaktı.

Ardından yaralı simyacıları kontrol edip bana seslendi.

“Yaşayacaklar! Ama sıçanlar artefakta zarar verdi. Yeniden etkinleştirebilmek için ayarlarının yapılması gerekiyor…!”

“Yapabildiğiniz kadar hızlı yapın! Vaktimiz tükeniyor.”

Sıçanları durdurmaya çalışan kuvvetlerin tamamı aşağı kaydırılınca surun üstüne tırmanan yaratıkların sayısı hızla artmaya başlamıştı.

Surda konuşlanmış topçularla okçular kendi silahlarını çekip onlarla dövüşmek zorunda kaldı.

“Aaaah!”

“Elim, elim!”

Aşağıdaki savunma piyadeleri de kayıp vermeye başlamıştı.

Uzaktan saldıran birliklerin piyadelere yüklenen kanalizasyon sıçanlarını etkili biçimde öldürmesi, böylece savunma üzerindeki baskıyı azaltıp düşmanı daha kolay durdurmamız gerekiyordu.

Oysa şu anda iki taraf da sıçan akınını kendi bedenleriyle durdurmaya çalışırken yalnızca hasar alıyordu.

'Böyle giderse…!'

Yeni büyüsünü hazırlarken soluk soluğa kalan Jupiter'ın önünde, Şanslı Vuruş'la tekrar tekrar yumruk savurdum.

Damien da yanımda telaş içinde arbaletini ateşliyordu ama çok yavaştı.

'Bu gidişle kayıplar kontrolden çıkacak…!'

Olabilecek en kötü senaryo kendiliğinden gözümde canlandı. Çaresizce bir çıkış yolu bulmak için beynimi zorluyordum. Lanet olsun, hiçbir şey yok mu?!

Tam o anda.

Surların üzerinde hançeriyle sıçanların boğazını kesen gazilerden biri birden gözlerini kocaman açtı.

Uçbeyinin emrinde görev yapmış eski bir askerdi.

Hayalet görmüş gibi güneydeki ovaya döndü ve mırıldandı.

“Uçbeyi…?”

“…Ne?”

Ben de aynı yöne baktım ve neyi kastettiğini hemen gördüm.

Takır takır takır!

Surun uzak tarafında.

Paslanmış zırhlar içinde yaşlı bir şövalyenin atını dörtnala bize sürdüğünü gördüm.