İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

[Yan Hikaye] Dünyayı Sakın Koruma

“Bütün kıtada söylentiler yayıyorum. Canavar cephesinin yeni yöneticisi kraliyet ailesindenmiş, üstelik para harcamaktan da kaçınmıyormuş.”

Jupiter kurnazca sırıtıp ilan etti.

“Haber yayıldığında paralı askerler de akın akın gelmeye başlayacak.”

“Hımm…”

Ondan istenmediği halde böyle bir işe önayak olması pek alışıldık değildi.

Crossroad'un yüksek maaşlar ve iyi çalışma koşulları sunduğu söylentisi yayılırsa kıtanın dört bir yanından paralı asker çekebilirdik.

İşin ilginç yanı, oyunda da paralı askerlerin refahını artırmak işe alım hızını yükseltiyordu.

‘Şimdilik maaş önemli ama zamanla diğer etkenleri de düşünmem gerekecek.’

Hemen ilgilenmem gereken bir mesele değildi, fakat ileride mutlaka hesaba katmalıydım.

Jupiter, boş loncaya göz gezdirirken kayıtsızca omuz silkti.

“Yine de söylentilerin iyice yayılması en az bir haftayı bulur.”

Sonuçları hemen göremeyecektik. Muhtemelen yeni paralı askerler bir sonraki aşamaya kadar ortaya çıkmayacaktı.

Ama uzun vadede bu söylentilerin işimize yarayacağı açıktı. Onaylarcasına başımı salladım.

“Sana güveniyorum, Jupiter. Bu söylentileri olabildiğince uzağa yay ve yeni gelenlerle ilgilen.”

“Bana bırakın.”

Jupiter yeniden loncaya girip bardaki bir tabureye yerleşti. Rahatça arkasına yaslanarak bir sigara yaktı.

“Ben de bir süre burada takılıp haber yayacağım o zaman~!”

“Nasıl istersen…”

Başka bir şey söylemeden Jupiter'i kendi haline bıraktım.

Kendi yöntemince bize yardım etmeye çalışıyordu. Bir paralı asker olarak, aldığı ücret kadar çalışması yeterliydi.

Lonca'yı kendi oturma odası gibi kullanıp orada aylaklık etmesi biraz sinir bozucu olsa da bu jestini takdir etmeye karar verdim…


Şehri baştan sona dolaştıktan sonra.

Malikaneye döndüğümde Aider'a birkaç görev verdim.

Özellikle eldeki bütün iş gücü ve kaynakların surların onarımına aktarılması gerektiğinin altını çizdim.

“Emriniz benim için buyruktur, Lordum!”

Aider hemen pazar yerine doğru koşturmaya başladı.

Yeni çıkarılan mermeri satması, işçi ve malzeme bulması gerekiyordu. Bir süre başını kaşıyacak vakti olmayacaktı. Biraz da o uğraşsın bakalım.

Şehir hareketlenmeye başlamıştı.

Koşuşturup duran halkın canlılığı adeta etrafa yayılıyordu.

“…”

Yine de şehirdeki bu hareketliliğe rağmen içimde bir huzursuzluk vardı.

Burası bir kale şehriydi.

Canavar sürülerini durdurmak için kurulmuş bir cephe hattı.

Şehir böyle hareketleniyorsa yaklaşan canavar saldırısının işaretiydi.

Bir sonraki aşama hızla yaklaşıyordu.


O günün ilerleyen saatlerinde.

Crossroad'un güneydoğusunda.

Cross Uçbeyi'nin malikanesinde.

“Uçbeyi!”

İlkbaharın başlarıydı ama güney bölgesi alışılmadık derecede sıcaktı.

İçki dolu bir arabayı buraya kadar çekmekten giysilerim ter içinde kalmıştı. Alnımı elimin tersiyle silip bir kez daha seslendim.

“Uçbeyi! Evde misiniz?”

Gıııcır…

Eski malikanenin kapısı gıcırdayarak açıldı. Kısa süre sonra yaşlı bir adamın asık yüzü kapı aralığından göründü.

“Yine geldim. Bu kez yanımda atıştırmalık da getirdim.”

Arabanın içindekileri ona gösterdim.

Domuzun arka bacağından hazırlanmış bir jambon, kocaman yuvarlak bir peynir ve birkaç şişe içki.

Neredeyse ağzının suyu akan Cross Uçbeyi'ne anlamlı anlamlı sırıttım.

“Birlikte bir şeyler içelim.”

Ne yapıp edip bu yaşlı adamı kendi tarafıma çekmeli, Cross Ailesi'nin askerlerini hizmetime almalıydım.

Bu keyif için değil, iş için içilen bir içkiydi!


Günler böyle geçmeye başladı.

Gündüzlerimi surların onarımını denetleyerek geçiriyor, akşam olunca Cross Uçbeyi'nin malikanesine gidip onunla içki içiyordum.

Pek konuşmuyorduk; yaptığımız şey karşılıklı içki içmekten ibaretti.

Savunma hatları giderek güçlenirken benim karaciğerim de darbe üstüne darbe alıyordu.

Kendi iç organlarımı içkiye yatırarak kaç saat harcadığımı merak ediyordum.

Üç gün süren sessiz içki seanslarımızın ardından Cross Uçbeyi sonunda ağzını açtı.

“Değer verdiğin biri var mı?”

Beklenmedik soru karşısında, bardağım henüz dudaklarıma ulaşmamışken şaşkınlıkla gözlerimi açtım.

Şaşırmamın tek nedeni onun konuşmaya başlaması değildi; sorduğu soru da hiç beklemediğim türdendi.

“Efendim?”

“Değer verdiğin biri var mı, diye sordum.”

“…”

Yanıt veremeyip donakaldığımı görünce Cross Uçbeyi hafifçe güldü.

“Anlaşılan yok.”

“Şey, evet.”

Olsaydı bile bu benim özel meselemdi. Ona anlatacak değildim.

“İyice düşün. Gerçekten hiç kimse yok mu?”

“Hımm…”

Cross Uçbeyi ısrar edince biraz düşünmeye başladım. Sevdiğim biri var mıydı?

Dünya'dayken, oyun yayını yapmaya başlamadan önce… yapayalnızdım.

Kimseden sevgi görmemiş, ben de kimseyi sevmemiştim. Yalnızca tek başıma var olmuştum.

Sonra yayın yapmaya başladım ve izleyici sayım arttıkça sayısız insandan sevgi görmeye başladım…

— Seni seviyoruz RetroAddict abi! (Kalp pır pır)

— Twerk yapman için ne kadar bağış atayım? 100.000 won'la başlıyorum ^^7

— Görevi başaramadın, özür olarak soyun ㅋㅋ Hadi çabuk

“…”

Hayran kılığına girmiş insanların sohbette yazdığı o sapıkça yorumları hatırlayınca yüzümün rengi soldu.

Hayır, bu tek taraflı bir ‘sevgi(?)’ gösterisiydi. Benim değer verdiğim insanlar değillerdi.

İyice düşünmeme rağmen aklıma kimse gelmedi. Başımı iki yana salladım.

“Yok.”

“Yavan bir hayat yaşamışsın, genç adam.”

Senin yaşadığın hayata bakınca bunu söylemen biraz tuhaf kaçmıyor mu?!

“Evine kapanıp tek başına içki içen siz değil misiniz?”

“Ha ha ha…”

Cross Uçbeyi acı acı güldü. Ben de burnumdan soludum.

“Peki Uçbeyi, sizin değer verdiğiniz biri var mı?”

“Vardı.”

Cross Uçbeyi hiç tereddüt etmeden yanıtladı.

“Karım. Hayatım boyunca sevdiğim tek insan…”

Bu yaşlı adam tam bir sert asker gibi görünüyordu ama şaşırtıcı derecede duygusaldı.

Fakat sonraki sözleri beni konuşamaz hale getirdi.

“Üç yıl önce öldü.”

“…”

“Canavarlar onu tam burada, bu meyve bahçesinde parçaladı. Ona yapabildiğim tek şey boş bir tabutla cenaze düzenlemekti.”

Ardından gelen sessizlik boğucuydu.

Cross Uçbeyi bardağını bitirip kendisine bir tane daha doldururken tek kelime edemedim.

Bardağını doldurduktan sonra Uçbeyi ağır, kısık bir sesle yeniden konuşmaya başladı.

“Bu toprakların yöneticileri arasında nesilden nesile aktarılan eski bir batıl inanç vardır. Bazıları buna lanet der.”

“Lanet mi?”

“Öyle bir an gelir ki bu şehirle en değer verdiğin insan arasında seçim yapmak zorunda kalırsın.”

Sesi öylesine sakindi ki korkunç bir lanetten değil de sıradan bir masaldan söz ediyor gibiydi.

“Hiçbir istisnası olmadı. Sayısız atamdan büyükbabama, babama kadar kimse bu lanetten kurtulamadı.”

“…”

“Sonra sıra bana geldi.”

Cross Uçbeyi titreyen elini dudaklarına götürüp içkisinden bir yudum aldı.

“Son on küsur yıldır canavar saldırıları seyrekleşmişti. Şehir huzurluydu ama kazançlar da azalmıştı. Şehrin mali durumu giderek kötüleşiyordu. Yeni bir gelir kaynağı bulmam gerekiyordu.”

Kendi ‘anını’ anlatmaya başladı.

“İşte o sırada karım bir öneride bulundu. ‘Cephe hattının güneyindeki toprakları ekip biçelim,’ dedi.”

“Kalenin dışında mı?”

“Cephenin kuzeyindeki topraklar zaten sonuna kadar kullanılıyordu. Güneydeki boş topraklar ise çok cazipti. Canavarlarla nadiren karşılaşılıyordu, topraklardaki büyü kirliliği de azdı. Oraları işlemeyi denemeye değer görünüyordu.”

“…”

“Ben de tarım arazilerini güneye doğru genişlettim. Verimli toprakların ününü duyan mülteciler akın etti, arada ortaya çıkan canavarlar da kolayca püskürtüldü. Bir süre her şey yolunda gitti.”

Cross Uçbeyi içkisini güçlükle yuttu.

“Bu meyve bahçesi, tarıma açtığımız o arazilerin en güney ucunda kurulmuştu. Lordun eşi olarak karım en tehlikeli noktada öncülük ediyor, ağaç dikiyor, toprağı işliyordu.”

Cross Uçbeyi bulanık gözlerle pencereden meyve bahçesine baktı.

“Toprakla kirlenmiş elleriyle ağzıma koyduğu üzümün tadını hala hatırlıyorum. Burada ilk yıl topladığımız meyvelerin görünüşü pek iyi değildi, ama hayatımda tattığım en tatlı meyvelerdi.”

“…”

“Bir süre için içimde bir umut belirmişti. Belki artık canavar avlamak zorunda kalmazdık. Belki toprağı ekip ürünleri toplayarak geçinebilirdik. Belki o huzurlu günler sürüp giderdi.”

Uçbeyi'nin yüzünde acı bir gülümseme belirdi.

“Elbette öyle olmadı.”

Gulp. Gulp.

Bardağını tek seferde bitiren Uçbeyi alçak sesle anlatmaya devam etti.

“Toprakları tarıma açmamızın ikinci yılıydı. Yüz kadar iri canavarın ileri karakolu geçip şehre yaklaştığı haberi geldi. Hemen şehre döndüm. Meyve bahçesiyle ilgilenen karım, kendine dikkat etmemi söyleyerek beni uğurladı.”

Uçbeyi boş bardağına baktı.

“Ancak şehre vardığımda canavarların iki gruba ayrıldığını öğrendim. Bir düzine canavar ana gruptan ayrılıp yeni tarım arazilerine saldırmıştı.”

“…”

“Canavarların ana kuvveti o sırada şehre saldırıyordu. Bir seçim yapmak zorundaydım. Tarıma açılan yerleşimdeki karımı mı kurtaracaktım, yoksa şehirdeki on binlerce insanı mı koruyacaktım?”

Cross Uçbeyi'nin yaşlı gözleri gözlerime dikildi.

“Sence hangisini seçtim?”

“Şehri seçtiniz.”

“Aynen öyle. Ailemiz nesillerdir ne yaptıysa onu yaptım. Görevime ve geleneklerimize bağlı kalarak şehri seçtim.”

“…”

“Şehrin kapılarını kapatıp canavarları püskürttüm. Birkaç saatlik çetin savaşın ardından onları geri sürmeyi başardık. Ama yerleşime koşarak döndüğümde…”

Cross Uçbeyi görevini yerine getirmişti.

“Tarlalar harap olmuş, yeni yerleşimciler ölmüştü. Yalnızca bir düzine canavar yüzlerce insanın canını almıştı. Bu meyve bahçesi ve karım da aynı kaderi paylaşmıştı.”

Ama bu uğurda kendisi için en değerli olan şeyi kaybetmişti.

“Yeni yerleşimin dev canavarlara karşı savunmasının zayıf olması mı? Cephe hattını gereğinden fazla genişletmem mi? Evet, bunlar benim hatalarımdı. Ama beni en çok acıtan şey… karım yerine şehri seçtiğim o belirleyici an.”

Gulp. Gulp.

Cross Uçbeyi bardağını düzenli bir hareketle yeniden doldurup içti. Bu artık mekanik biçimde tekrarladığı bir alışkanlıktı.

“Kızım bana deli dedi. Annesi yerine neden şehri seçtiğimi bir türlü anlayamadı. Birkaç gün sonra da buradan ayrıldı.”

“…”

“Sonunda, hayatımı bu yeri savunmaya adamamın sonucu bu oldu işte. Karım öldü, kızım gitti, ben de burada tek başıma çürüyüp gidiyorum.”

Gözlerim çeşitli duygularla bulanırken yaşlı adamın titreyen, zayıf elini izlemekten başka bir şey yapamadım.

“…Bu sadece sana ibret olsun diye anlattığım bir hikaye, genç lord.”

Tak.

Cross Uçbeyi bardağını bitirip bir iç çekişle masaya bıraktı.

“Buradaki cephe hattına ne dendiğini biliyorsun, değil mi?”

“Mezar Üstündeki Şehir, değil mi?”

“Aynen öyle. Ölüm üzerine kurulan bu lanet olası şehir, seni de bir seçim yapmaya zorlayacak.”

Cross Uçbeyi buruşuk parmağını kaldırıp doğrudan beni işaret etti.

“Bir gün bu şehri korumak için en değer verdiğin şeyi feda etmek zorunda kalacaksın.”

“…”

Sözleri lanetten çok bir kehanet gibiydi.

Sanki bir dizi eylemin kaçınılmaz sonuçlarını önceden haber veriyordu.

“Ailemiz bu fedakarlığı üstlendi. Büyükbabam, babam ve şimdi de ben. Ama… artık yeter.”

Cross Uçbeyi gözlerini sıkıca kapattı.

“Bu lanetli sorumluluğu kızıma devretmeyi reddediyorum.”

“…Anlıyorum.”

Artık bazı şeyler benim için de anlam kazanmaya başlamıştı.

Yavaşça başımı salladım.

“Uçbeyi, kızınızın da lordluğu devralmasını istemediğiniz için görevinizden vazgeçtiniz.”

“Doğru.”

Cross Uçbeyi sakin bir ifadeyle kabul etti.

“Kızımın bu lanetli topraklardan ve kahrolası görevden kurtulup huzurlu, mutlu bir hayat sürmesini istiyorum.”

SSR sınıfı Tank, Evangeline Cross.

Ben bu karakteri kadroma katmak için yanıp tutuşurken Cross Uçbeyi onu bu toprakların cephe hattından olabildiğince uzak tutmaya kararlıydı.

“Prens Hazretleri, benden şehri korumak için yardım istemiştiniz, değil mi?”

Cross Uçbeyi bitkin bir sesle söylendi.

“Ben bu şehri yeterince savundum. Hem de en değer verdiğim şeyi feda ederek.”

“…”

“Artık durmam gerek.”

Cross Uçbeyi'nin içki bardağına yansıyan gözlerinde, hayatı boyunca cepheyi korumuş bir adamın gururundan eser kalmamıştı.

“Son nefesimi surların tepesinde değil, burada, bu meyve bahçesinde vermek istiyorum.”

Orada yalnızca karısının son anlarında yanında olamamış bir adamın pişmanlığı vardı.

“Neden yardım etmek istemediğimi artık anlamışsındır. Şimdiye kadarki arkadaşlığımızın hatırına sana açık konuşuyorum.”

“…”

“Artık git. Ve o an senin de karşına çıktığında… doğru seçimi yap.”

Cross Uçbeyi kadeh kaldırır gibi bardağını havaya kaldırdı, ardından şişede kalan içkiyi boş bardağına doldururken acı acı güldü.

“Benim gibi pişmanlıklarla dolu bir hayat yaşama.”