İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

[AŞAMA 0] Öğretici Aşama Başlıyor

— GÜM!

Gözlerimi araladığım anda önümdeki tuğlalar büyük bir gürültüyle dökülmeye başladı.

“Ha?”

Şaşkınlıkla ağzımdan bu ses çıkarken arkamdaki biri beni sertçe yüzüstü yere bastırdı.

“Ne oluyor lan...!”

Beni yere bastıran kişinin kim olduğunu görmek için başımı çevirmeye çalıştım ama...

— GÜM!

Daha başımı çeviremeden, büyük bir sarsıntının eşlik ettiği başka bir patlama meydana geldi. Sanki yüzümün birkaç santim ötesinde bir bomba patlamıştı. Korkuyla kendimi yere daha da yapıştırdım.

Bir süre sonra sarsıntılar hafifledi ve kulaklarımdaki çınlama dinmeye başladı. Etrafıma bakmak için başımı dikkatlice kaldırdım. Neler oluyordu böyle?

Önümde tuğlalardan örülmüş devasa bir sur uzanıyordu. Yer yer alevler yükseliyor, dumanlar göğe doğru savruluyor, etraftan çığlıklar ve haykırışlar yankılanıyordu.

Hemen yanımdaki sur duvarı, sanki aşırı sıcaktan eriyormuş gibi dağılıyordu. Belli ki bomba benzeri bir şey patlamıştı.

“Burada neler oluyor...?”

Korkuyla mırıldanarak etrafıma bakındım.

Üzerlerindeki zırhlar kana bulanmış insanlar dört bir yana koşturuyordu.

Surların üzerine yerleştirilmiş toplar art arda ateş püskürürken insanlar telaş içinde kılıçlarını savuruyor, surların ötesine ok yağdırıyordu.

Bu kadar çaresizce karşı koymalarını gerektirecek ne vardı surların ötesinde? Tereddütle boynumu uzatıp bakmaya çalıştım.

Ve surların ötesinde...

“...!”

Canavarlar vardı.

— Kriiiii!

İnsanlardan katbekat büyük, devasa örümceklere benzeyen yaratıklar, ürpertici çığlıklar atarak durmaksızın surlara üşüşüyordu.

Yüzlerce, hayır, binlerce olmalıydılar.

Gözlerime inanamayarak olduğum yerde donakaldım.

Bu da neyin nesiydi?

“Bu bir rüya mı? Yoksa yediğim bir şey yüzünden halüsinasyon falan mı görüyorum...?”

“Gerçeği istediğiniz kadar inkar edebilirsiniz ama bu biraz klişe olmadı mı, Prens Hazretleri?”

Arkamdan homurdanan bir ses yükseldi. Beni yere bastıran kişiye ait olmalıydı. Sersemlemiş bir halde arkamı döndüm.

Karşımda tanıdık bir genç adam duruyordu.

“...Hm?”

Böylesine korkunç bir savaş alanının ortasında, yüzüme bu kadar yakın duran olağanüstü yakışıklı birini görmek kafamı daha da karıştırdı.

Üstelik fazlasıyla yakınımdaydı. Keşke biraz geri çekilip bana nefes alacak yer bıraksaydı.

Işıltılı sarı saçlarının altındaki parlak mavi gözleri ışıldıyordu. Deri zırhının altından bile kaslı vücudu belli oluyordu.

Bir ana karaktere inanılmaz derecede benziyordu. Evet, tıpkı bir ana karakter gibiydi ama...

Bir dakika.

“...Lucas?”

Farkında olmadan parmağımla o yakışıklı adamı gösterdim.

Benzerlik inanılmazdı. Daha biraz önce kendimi kaptırıp oynadığım [Protect the Empire] oyununun ana karakteri Lucas'ın tıpatıp aynısıydı.

Sarı saçlı genç adam şaşırmış görünüyordu.

“Demek sonunda adımı hatırladınız. Size sadakatle muhafız şövalyeniz olarak hizmet etmeme rağmen beni unuttuğunuzu sanmıştım.”

“Şey... Ne?”

Gerçekten Lucas mıydı bu?

Bir dakika, eğer öyleyse... Bu, benim şu anda...

— GÜM!

Bir şey daha gelip surların bir bölümüne çarptı ve duvar parçalanarak çöktü. Çığlık atıp yerde yuvarlandım. Biri beni kurtarsın!

Yerde kıvranırken çaresiz çığlıklarım etrafta yankılanıyordu. Ne olur biri beni kurtarsın!

Dişlerini sıkan Lucas yanıma koştu ve beni zorla ayağa kaldırdı.

“Yine unutmuş olabileceğiniz için hatırlatayım! Karşımızda 'Kara Örümcek Lejyonu' var! İki yüz ağır zırhlı kuşatma birimi ve dokuz yüz yakın dövüş taarruz birimi! İleri karakolumuz yıkılmanın eşiğinde!”

“Ş-şey, ıııııı...”

O kadar bunalmıştım ki doğru düzgün cevap bile veremiyordum.

Kara Örümcek Lejyonu, Protect the Empire'daki canavar türlerinden biriydi. Oyunun orta aşamalarından itibaren oyunculara acımasızca kök söktürmeleriyle nam salmışlardı.

Lucas surları gözden geçirirken hırladı.

“Ama bu lanet yaratıklar gün batımından sonra hareket edemiyor! Güneşin batmasına yaklaşık otuz dakika kaldı! Size o zamana kadar karakol binalarının içinde kalmanızı kaç kez söyledim...!”

Ancak o zaman maruz kaldığımız bombardımanın Kara Örümcek Lejyonu'nun kuşatma saldırısı olduğunu anladım.

— GÜM!

— GÜRR!

Kıvılcımlar dört bir yana saçılıyor, duvarlar eriyip dağılıyor, surların üzerindeki askerler etrafa kanlar saçarak birer birer yere yığılıyordu.

“Lanet olsun, bu taraftan!”

Lucas beni neredeyse yerden kaldırıp sürükleyerek karakolun içine götürdü.

Karakolun içindeki binalar da yanmış ve yer yer çökmüş olsa da dışarıdaki kabusa kıyasla burası çok daha iyiydi.

Beni binanın içine dikkatlice bıraktıktan sonra Lucas bağırdı.

“Güneş batana kadar burada kalın! Sakın dışarı adım atmayın! Anlaşıldı mı?”

“Ş-şey, evet...”

Bir şekilde cevap vermeyi başardım.

“Teşekkürler, Lucas...”

“...?”

Lucas bana şaşkın bir bakış attıktan sonra yeniden surlara doğru koştu.

Nesi vardı bunun? Basit bir teşekkür bu kadar mı tuhaftı? Aramızda tam olarak nasıl bir ilişki vardı?

“Hm.”

Yerde yuvarlanmaktan belime bulaşan tozları silkeleyip etrafıma bakındım. İçinde bulunduğum durumu anlamam gerekiyordu.

“Ah...”

“Acıyor, çok acıyor...”

Karakol binaları yaralı askerlerle doluydu.

Vücutları kanla ıslanmış sargılarla sıkıca sarılmıştı ve acı dolu iniltileri her yerde yankılanıyordu. Dışarıdan canavarların çığlıkları her duyulduğunda korkuyla kıvranıyorlardı.

Ama askerleri canavarlardan bile daha fazla korkutan bir şey var gibiydi.

“Aaa?!”

“P-Prens Hazretleri?!”

...O da bendim.

Yaralı askerlere yaklaştığım anda hepsi birden irkilerek kendilerini yere kapakladı.

“Özür dileriz! Özür dileriz! Söyleyebileceğimiz hiçbir şey yok!”

“Böylesine önemsiz yaralar yüzünden dinlendiğimiz için aşağılık insanlarız! Hemen savaş alanına döneceğiz, lütfen bizi idam etmeyin!”

İdam mı?

Bunlar neden bahsediyordu böyle? Telaşla ellerimi salladım.

“Hayır, hepiniz yaralı görünüyorsunuz, ben sadece yardım etmek istemiştim...”

“Acılarımıza son vermek için bizi öldürmeyi mi düşünüyorsunuz?!”

“Bu yaralar hiçbir şey! Hemen cepheye döneceğiz! Aaaaa!”

Ben daha cevap veremeden yaralı askerler surlara doğru yola koyuldu.

“...”

Bir anda bomboş kalan binaya bakakaldım.

“...Ne oluyor lan?”

Öncelikle sakin olmalıydım. Bunun bir rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu bilmiyordum ama soğukkanlılığımı korumam gerekiyordu.

Boşalan odada tek bir sandalye vardı. Fazla düşünmeden kendimi sandalyeye bırakıp zonklayan alnımı ovuşturdum. Düşüncelerimi toparlamalıydım.

'Öncelikle, kulağa ne kadar saçma gelse de...'

Protect the Empire'ın dünyasına hapsolmuştum.

Evet, az önce en yüksek zorluk seviyesinde tamamladığım o oyunun ta kendisine.

Ana karakter Lucas'ın ve oyunun kendine özgü canavarlarından Kara Örümcek Lejyonu'nun burada olması hiçbir şüpheye yer bırakmıyordu.

Buraya nasıl geldiğime dair en ufak bir fikrim yoktu ama şu anki gerçek buydu.

'Peki o zaman, buradaki "ben" kimim?'

Gerçek dünyada oyun yayınları yaparak para kazanan RetroAddict değildim. Zaten artık bunun bir önemi de yok gibiydi.

“Kendinizi biraz daha iyi hissediyor musunuz, Prens Hazretleri?”

Buradaki insanlar bana böyle hitap ediyordu.

Dışarıdan başını binanın içine uzatan Lucas bana bu soruyu sordu. Güçsüzce başımı salladım.

“Şey, sanırım iyiyim...”

“Güneş batmaya başladı. Kara Örümcek Lejyonu geri çekilmeye başlıyor. Muhtemelen yakında etrafımızı kuşatacaklar.”

Lucas yanağına bulaşan kanı silerken iç çekti.

“Bir şekilde bir günü daha sağ salim atlattık. Yarın başımıza neler geleceğini kim bilebilir...”

Gözlerim Lucas'ın yüzüne takıldı.

Onu bilgisayar ekranımdaki piksellerden oluşan görüntüsü yerine kanlı canlı karşımda görmek hem şaşırtıcı hem de tuhaftı.

Ama bir adamın yüzünü incelemekten çok daha önemli meseleler vardı. Yavaşça sandalyeden kalktım.

“Lucas, yaralılar ne olacak?”

“Efendim?”

“Yani, bu odadaki yaralı askerlerden bahsediyorum. İçeri girdiğimde hepsi kaçıştı. Şimdi neredeler?”

“Siz içeri girince hepsi dışarı fırladı, şu anda surlarda görev yapıyorlar.”

Lucas'ın yüzünün rengi attı.

“Prens Hazretleri. Askerler sizi bir şekilde gücendirdi mi?”

“Hayır, öyle değil.”

“Lütfen onları bağışlayın. Şu anda silah tutabilecek her asker bizim için çok değerli. Askerleri idam ederek disiplini ancak belli bir noktaya kadar sağlayabiliriz...”

“Hayır, onları idam etmeyeceğimi söylüyorum! Canlarını almayacağım! Neden herkes beni sinek öldürür gibi insan öldüren kana susamış bir zorba sanıyor?!”

Bu patlamam üzerine Lucas'ın gözleri, sanki bir anda bir gerçeği kavramış gibi faltaşı gibi açıldı.

Sırtımdan soğuk terler süzüldü. Gerçekten öyle miydim? Eğlenmek için astlarının kafasını giyotine gönderen türden biri miydim?

“Dinle, onlara zarar vermeyeceğim... Burada dinlenmelerine izin ver.”

Lucas yüzünde şaşkın bir ifadeyle bana baktı.

“Efendim?”

“Güneş batmak üzere. Yakında hava soğuyacak. Sobayı yakın ve yaralıların burada dinlenmesine izin verin. Yarın savaşacaklarsa önce iyileşmeleri gerekiyor.”

“Şey... Peki...”

“Seninle de konuşmamız gerekiyor.”

Dışarı adım attığım sırada Lucas titreyen bir sesle bana seslendi.

“Prens Hazretleri, yoksa...”

“Hm?”

“Askerlerin yerine beni mi idam edeceksiniz?”

“Hayır, kimseyi öldürmeyeceğim dedim ya!”

Ben burada nasıl bir insanmışım böyle?


Şehir surlarının üzerinden esen rüzgarlar buz gibiydi.

Yüzüme çarpan rüzgar, iliklerime kadar işleyen bir kış rüzgarıydı.

Üstelik gece rüzgarıydı. Soğuk olması doğaldı ama içinde başka bir şey daha vardı.

“...”

Yavaş yavaş etrafıma baktım.

Ölüm.

Ölüm her yerdeydi. Surların altında canavar cesetleri yığılmış, üstlerinde ise insan bedenleri oraya buraya saçılmıştı.

Ölümün yaydığı soğuk, kışın ya da gecenin soğuğundan çok daha keskindi.

“Lucas, şu anda tarih ne ve biz neredeyiz?”

Surun kenarında dururken yoğun kan kokusunun midemde yarattığı bulantıyı bastırmaya çalışarak sordum.

Arkamda duran Lucas sorum karşısında şaşırmış görünse de açıkça cevap verdi.

“İmparatorluğun 649. yılının şubat ayının son günündeyiz. Crossroad kale şehrinin ileri karakolundayız.”

“...Yani yarın 649 yılının mart ayının ilk günü olacak.”

“Doğrudur.”

Dişlerimi sıktım.

İmparatorluğun 649. yılı, 1 Mart. Canavar cephesindeki ileri karakol.

Son derece tanıdık bir zaman ve yerdi.

Nasıl tanıdık olmasındı ki? Son altı ay boyunca Protect the Empire'a kendimi kaptırmışken bu zaman ve mekanda geçen 'öğretici bölümü' yüzlerce kez oynamak zorunda kalmıştım.

'İşte bu yüzden her şey bu kadar ürkütücü derecede tanıdık geliyordu...'

Protect the Empire'ı Ironman modu açıkken Cehennem zorluğunda tamamlamıştım.

Ironman modunda oyun boyunca yalnızca tek bir kayıt yuvası kullanılabiliyordu.

Üstelik oyun, ilerlemeyi otomatik olarak bu yuvanın üzerine kaydediyordu. Yani eski kayıtlara dönerek hataları telafi etmek mümkün değildi.

Peki ya oyunda içinde bulunduğunuz durum üstesinden gelinemeyecek kadar zor bir hale gelirse?

O zaman mevcut oyundan vazgeçip en baştan başlamanız gerekiyordu.

İzleyicilerim, oyuna en baştan başlama işlemine 'yeni Dünya' ya da 'yeni İmparatorluk' adını takmıştı. Ben de kaç kez yeniden başladığımı sayıyordum.

Ve oyunu tamamlamayı başardığımda 742. Dünya'daydım.

Yani 741 kez başarısız olmuş ve öğretici bölümün haritasını 742 kez oynamıştım. Öğretici bölümü avucumun içi gibi bilmemem imkansızdı.

'Yarın Protect the Empire'ın giriş bölümü, yani öğretici aşaması başlayacak.'

Öğretici bölüm oldukça basitti.

Oyunun dünyasını ve kontrol sistemini tanıtıyordu ve...

Lucas dışındaki herkes ölüyordu.

“...”

Hikayeyi yüzlerce kez pek önemsemeden geçmiştim ama şimdi düşününce her şeyi hatırlıyordum.

Aynı anda buradaki 'ben'in kim olduğunu da fark ettim.

“Demek ben Ash'im.”

“Efendim?”

“Benim adım. Ash. Ash 'Born Hater' Everblack.”

Lucas bana sanki herkesin bildiği bir gerçeği söylüyormuşum gibi bakıyordu ama ben son derece ciddiydim. Dişlerimi sıkarak saçlarımı çektim.

“Neden onca karakter arasından bu aşağılık herif olmak zorundaydım ki?!”

İmparatorluğun delisi, Üçüncü Prens.

Kale şehrinin kuvvetlerinin büyük bölümünü aptalca ileri karakola sürükleyip hepsinin yok olmasına neden olan, beceriksizliğin kitabını yazmış komutan.

Ve öğretici bölümde en korkunç sona maruz kalan karakter.

Ash 'Born Hater' Everblack.

Asıl oyunda önemsiz, ortaya çıkar çıkmaz ölen, gözden çıkarılmış bir yan karakterdi.

'Bu oyun dünyasının içine çekildim ve onca insan arasından bu piç mi olmak zorundayım?'

İşte tam o anda buradaki 'ben'in kim olduğunu anlamıştım.

— Ding!

Tanıdık ama bir o kadar da ucuz bir ses efekti duyuldu ve gözlerimin önünde saydam bir pencere belirdi.

[AŞAMA 0]

Hedef: Canavar saldırısından sağ kurtul

Ödül: ???

Bu, daha önce sayısız kez gördüğüm bir sistem penceresiydi.

Gerçekten de az önce kendimi kaptırıp oynadığım Protect the Empire'ın arayüzüyle tamamen aynıydı.

“...”

İşte o anda durumun ciddiyeti gerçekten kafama dank etti.

Gerçekten de oyunun dünyasına sürüklenmiştim.

Ve bu oyun tam bir bok çuvalıydı.

“Şey, Prens Hazretleri. İyi misiniz?”

Ben boş boş havaya bakarken Lucas endişeyle beni süzüyordu.

“...Lucas.”

“Buyurun, Prens Hazretleri.”

Başımı kaskatı bir şekilde Lucas'a çevirdim ve alçak sesle fısıldadım.

Sözlerim bütün içtenliğimi, samimiyetimi ve duygularımın yoğunluğunu taşıyordu.

“Boku yedik amına koyayım.”