İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

Arabanın tekerlekleri her döndüğünde araba sarsılıyordu.

"Aaaaaaghm"...”

Araba hafifçe bir o yana bir bu yana sallanırken ağzımdan bir esneme kaçtı.

İleri karakoldan ayrılıp arabayla kuzeye doğru yola çıkalı üç gün olmuştu.

Yaralılarla ilgilenmek zorunda olduğumuz için yavaş ilerliyorduk. Üstelik ben de o yaralılardan biriydim.

“Çok sıkıcı...”

Homurdanarak arabanın yumuşak koltuğuna iyice gömüldüm. Saatlerce oturmak, sırtımdaki dinmek bilmeyen ağrıyı daha da kötüleştiriyordu.

“Lucas! Daha gelmedik mi?”

“Az kaldı, Prens Hazretleri! Biraz daha sabredin!”

Arabanın dizginlerini tutan Lucas'a seslenmiştim. Verdiği cevap ise hiç yabancı değildi; aynı şeyi en az beş kez duymuştum.

Neden arabada yolculuk eden bir çocuk gibi aynı konuşmayı tekrar tekrar yapıyorduk?

“Off ya...”

İç çekerek koltuğa yayıldım. O sırada duyduğum hafif bir şıngırtı dikkatimi boynuma çekti.

Bir kolye.

Bandajlı elimle kolyeyi beceriksizce çözüp avucuma aldım.

Kolyeden çok boyna oturan bir tasma gibiydi. Siyah deriden yapılmıştı ve ortasında metal bir süs vardı.

'Öğretici aşamayı tamamlamanın ödülü.'

Aşama 0'ı tamamladığımda envanterimde bir ödül kutusu belirmişti. İçinden çıkan ödül buydu.

Başlangıçta envanterin ne olduğunu anlamamıştım ama görünüşe göre hiçbir yerden çıkıp beliren, eşyaların saklanabildiği ayrı bir boyuttu.

Dora*mon gibi istediğim zaman eşyaları içine koyup çıkarma gücüne gerçekten sahip olup olmadığımdan emin değildim ama neyse, burası bir oyun dünyasıydı...

[???'nın Kolyesi]

— İşlevi henüz açılmadı.

— Hikaye ilerledikten sonra kullanılabilir hale gelecek.

Gizemli kolyeyi incelerken kaşlarımı çattım.

Aşama 0'ın geçilemez olduğu düşünüldüğünden, normalde bu aşamanın bir ödülü olmaması gerekiyordu.

Ama ben kazanmıştım ve ödül kutusundan çıkan bu gizemli kolye de çabalarımın karşılığıydı. Ne işe yaradığıysa hala belirsizdi...

'Nasıl olsa zamanı gelince ne işe yaradığı ortaya çıkar.'

Kolyeyi yeniden boynuma taktım.

Son savaştan kalma bir yanık boynumda iz bırakmıştı ama hafif bir yara olduğu için çabucak iyileşmişti. Kolye de bu izi örtmek için işe yarıyordu.

'Bu eşyayı şimdilik boş verelim. Peki ya diğerleri...'

Durum penceremi açtım.

[Ash (EX)]

— Seviye: 5

— Unvan: Deli Üçüncü Prens

— Meslek: Acemi (Meslek seçimi artık yapılabilir!)

— Güç 2, Çeviklik 3, Zeka 5, Dayanıklılık 2, Büyü Gücü 3

“Hım...”

Biraz yükselmiş olan istatistiklerimi incelerken iç çektim. Gelişimleri düzensizdi; ne belirli bir alanda uzmanlaşmış bir karaktere işaret ediyorlardı ne de her alanda yetkin olmaya yetecek kadar yüksekti.

Bu oyunda istatistik gelişimi tamamen otomatikti.

Öncelikle savaşta kullanılan özellikler gelişiyordu... Ama bazen rastgele bir istatistik de artabiliyordu.

'Aklım DPS Tankı olmaktan yana.'

Hem ciddi miktarda hasar verebilen hem de darbelere dayanabilen karakterlere DPS Tankı deniyordu.

Bu oyunda hayatta kalma oranı en yüksek birlikler DPS Tankı kategorisindeydi.

Kendimi bir DPS Tankına dönüştürmeyi düşünüyordum ama şu anki istatistiklerimle...

Değerlere bakınca büyücü olmam gerektiği düşünülebilirdi ama belirli bir sınıfa karar verilemeyecek kadar dağınıklardı...

'Aslında daha meslek bile seçmedim.'

Hangi mesleği seçeceğim belli olmadığından karakterimi hangi yönde geliştireceğime henüz karar vermemiştim. Bu yüzden meslek penceresini açtım.

Oyundaki bütün karakterler 5. seviyede meslek seçiyordu (zaten bütün oyun karakterleri 5. seviyede veya üzerinde başlıyordu). Ardından her 15 seviyede bir meslek yükseltme seçeneği sunuluyordu.

İlk meslek yükseltmesi 20. seviyede, sonraki 35. seviyede, sonuncusu ise 50. seviyede yapılıyordu.

Ama ben oyuna 1. seviyede başlamıştım ve meslek seçebileceğim seviye olan 5'e daha yeni ulaşmıştım.

[Seçilebilir Meslekler]

— Acemi Şövalye

— Acemi Büyücü

— Acemi Rahip

— Acemi Savaşçı

— Acemi ...

Liste sonsuza kadar uzanıyor gibiydi. Oyunda düşünülebilecek her meslek karşıma çıkıyordu.

Yani karakterimi istediğim gibi şekillendirebilir miydim? Bir tür joker kart mıydım?

Öyleyse en işe yarar mesleği seçerdim. Ama sorun listenin sonunda yatıyordu.

[Seçilebilir Meslekler]

— Acemi Komutan ['Cehennem Ironman' başarımına özel ayrıcalık]

Oyun boyunca daha önce hiç karşılaşmadığım bir meslek sınıfı gözümün önünde apaçık duruyordu.

'Komutan mı?'

Cehennem Ironman başarımının ödülüydü. Peki neydi bu? Gizli bir sınıf falan mı?

Ama özel veya gizli bir sınıf olması iyi olduğu anlamına gelmiyordu. Hatta tuzak olma ihtimali daha yüksekti.

Hakkında hiçbir bilgim olmayan bir meslek gelişim yolunu seçmek tam bir felaketle sonuçlanabilirdi.

Mesele yalnızca bundan ibaret olsaydı o seçeneği atlayıp bildiğim bir mesleği güvenle seçerdim. Ama asıl sorun...

[Kazanılan Yetenekler]

— Pasif: Boyun Eğmez Komutan

— 1. Yetenek: ??? (İlk meslek yükseltmesinden sonra açılır)

— 2. Yetenek: ??? (İkinci meslek yükseltmesinden sonra açılır)

— Nihai Yetenek: ??? (Son meslek yükseltmesinden sonra açılır)

Sorun kazandığım yeteneklerdi!

Son savaşta açtığım pasif yeteneğin adı [Boyun Eğmez Komutan] idi. Bu, beni komutan meslek yoluna yönlendiren açık bir ipucu değil miydi?

Açtığım yetenek şuydu:

[Boyun Eğmez Komutan Sv.1]

— Koşullar ne olursa olsun asla teslim olmayan, boyun eğmez bir ruhtan doğmuş yetenek.

— 10 metre yarıçap içindeki bütün müttefiklere zihinsel anormal durumlara karşı bağışıklık kazandırır.

Bu sağlam bir yetenekti.

Hayır, olağanüstü derecede sağlam bir yetenekti.

Oyunun orta aşamalarından itibaren büyü kullanan düşmanlar, zihinsel durum bozukluklarına yol açan büyüleri rahatlıkla yapabiliyordu.

Kafa karışıklığı ve korku sıradan etkilerdi. Daha uç durumlarda zihin kontrolü bile uyguluyorlardı.

Büyü Gücü yüksek olan karakterler bunlara direnebiliyordu ama istatistikleri düşük karakterler her tur zorlanıyordu.

Bir keresinde Lucas zihin kontrolüne girip ekibimi neredeyse tamamen yok etmişti. Bu yüzden o oyunu bırakıp en baştan başlamak zorunda kalmıştım.

Dolayısıyla orta aşamalardan itibaren resmen hile gibi bir yetenekti. Evet, harikaydı ama...

'İlk aşamalarda... Neredeyse hiçbir işe yaramıyor...'

Başlangıç aşamalarındaki düşmanların çoğu, düşünmeden üzerinize hücum eden basit canavarlardı. Zihinsel durum bozukluklarına neden olan büyüler kullanan düşmanlar yok denecek kadar azdı.

Elbette müttefiklerimizin zihinsel durumlarının etkilenmemesi avantajlıydı.

Ama Lucas'ın [Çelikten Adam] yeteneği ve benzeri pasiflerle karşılaştırıldığında biraz sönük kalıyordu... Şu anda asıl ihtiyacım olan, yararını hemen gösterebilecek bir yetenekti.

“Ahh~ Başım ağrıdı.”

Bundan sonra hayatta kalmak için hangi yolu seçeceğimi düşünürken başıma ağrılar giriyor, farkında olmadan saçlarımı çekiştiriyordum.

“Prens Hazretleri, Crossroad göründü!”

Lucas'ın sesi sessizliği delip geçti.

“Sonunda!”

Bir an önce görmek için arabanın penceresinden dışarı sarktım. Demek orasıydı.

Pek uzak olmayan ufukta, demir surlarla çevrili bir şehir görünüyordu.


Crossroad.

Dünyanın en güney ucunda bulunan kalenin adı buydu.

Bu kale, güneydeki 'Kara Göl'den durmaksızın çıkan canavarların akınını durdurmak için inşa edilmişti.

Bir zamanlar on binlerce askeri barındıran, İmparatorluğun en güçlü kalesiydi. Demirle güçlendirilmiş surları, kutsal suyla dolu hendeği ve göz kamaştırıcı sayıda topu ve balistası vardı.

Ancak son on küsur yılda canavar saldırıları azaldıkça İmparatorluk buradaki askerlerini geri çekip başka savaş cephelerine göndermişti.

Dünya sürekli savaş halindeydi ve İmparatorluğun savunduğu tek cephe burası değildi.

Askeri birliklerin yerine paralı askerler tutulmuştu.

Bu paralı askerler, milliyetlerine veya beceri düzeylerine bakılmaksızın işe alınıyordu. Açıkça söylemek gerekirse İmparatorluğun bu cepheyi tutmak için canlı kalkanlara ihtiyacı vardı.

İnsanlar arasındaki savaşlarda yurtlarından edilenler, emekli askerler veya yeterli beceriye sahip olmayan acemiler buraya geliyordu.

Gözden çıkarılabilir bu insanların akın etmesiyle kalede restoran, han ve banka gibi işletmeler hızla çoğalmıştı.

On küsur yıl içinde kale, çarpık bir biçimde büyüyerek şehir görünümüne bürünmüştü.

Bir noktadan sonra insanlar Crossroad'a kale demeyi bırakmış, ona yeni isimler takmıştı.

Canavar Cephesi. Kale Şehri.

Açgözlülükten gözü dönmüş, ölüme koşan paralı askerlerle alay etmek için daha aşağılayıcı lakaplar da kullanılıyordu.

İntihar Sokağı. Mezar Üstündeki Şehir.

'Yani Crossroad burası.'

Arabayla şehrin güney kapısından geçerken kendi kendime mırıldandım.

'Oyun ekranından bakarken ne kadar büyük olduğunu tam anlayamamıştım... Beklediğimden daha büyükmüş.'

Oyunun yönetim modunda şehri yalnızca kuşbakışı görebiliyordum. Kule savunması modundaysa bütün dikkatimi surlar boyunca telaşla koşturmaya veriyordum. Bu yüzden şehrin gerçek büyüklüğünü hiç kavrayamamıştım.

Ama şimdi onu bir insanın gözleriyle görmek bambaşka bir etki yaratıyordu.

'Üstelik düşündüğümden çok daha bakımsız!'

Eskimiş altyapıyı incelerken kaşlarımı çattım.

Yıllardır canavar saldırılarına dayanan surlar, bakım eksikliğinden dolayı yıpranmıştı.

Hendek tamamen kurumuştu. Şehrin içi de aceleyle yapılan genişletme ve yeniden inşa çalışmaları yüzünden, düzgün bir yerleşim planından yoksun bir karmaşaya dönüşmüştü.

'Birçok yere acilen el atmak gerekiyor.'

Burası insanlığın son savunma hattıydı.

Ve... benim şehrim olacak yerdi.

'Yani bu şehrin lordu ben mi olacağım?'

Dünya'dayken üzerime kayıtlı tek bir mülk bile yoktu. Kendime ait bir yer sahibi olma hayalimin böylesine aniden gerçekleşeceğini kim tahmin edebilirdi?

Yabancı bir dünyaya hapsolmuş, hiç de elverişli olmayan koşullarda hayatımı ortaya koymuş olsam da kendimi o kadar da perişan hissetmiyordum.

Konvoy ağır ağır şehre girip ana caddede ilerlemeye başladı.

Şehir halkı bu manzarayı görmek için sokaklara döküldü ama yüzlerinde sevinçten eser yoktu.

Neden olsun ki? Yeni atanmış lordları ve komutanları, yani ben, askerleri doğrudan savaşın içine sürdükten sonra zar zor sağ kurtulmuştum.

Ancak yüzlerindeki kasvet çok geçmeden şaşkınlığa dönüştü.

Bunun tek nedeni, arabamın arkasından gelen yük arabasının taşıdığı şeylerdi.

“Hey, o da ne...?”

“Olamaz, bunların hepsi Büyü Taşı mı?”

Fısıldaşmaları her şeyin plana uygun gittiğini gösteriyordu.

Arkamızdaki yük arabasında yüzlerce Kara Örümcek Lejyonu Büyü Taşı göz önünde olacak şekilde üst üste yığılmıştı.

Büyüyle gelişmiş bu uygarlıkta Büyü Taşları petrol kadar değerliydi.

Canavar cesetlerinden çıkarılabilen Büyü Taşları, şehrin en önemli stratejik kaynağıydı.

İnsan hayatı açısından ağır bedeline rağmen bu cepheyi savunabilmemizin başlıca nedeni de onlardı.

Ama son zamanlarda canavarların faaliyetleri azaldıkça elde edilen Büyü Taşı miktarı da düşmüş, şehrin gelirleri gerilemeye başlamıştı.

Oysa ben Kara Örümcek Lejyonu'nu yenmiş ve yaklaşık dört yüz Büyü Taşı toplamıştım.

Bunlar 55 ile 60. seviye arasındaki canavarlardan elde edilmişti. Dolayısıyla taşların saflığı olağanüstü yüksekti.

Kabaca bir hesapla bile değerleri çok yüksekti; bir süreliğine bütçe kaygılarını hafifletmeye yetecek kadardı.

'Geçilmez denilen bir aşamayı tamamladıysan böyle bir ödül de beklenir.'

Şu anda şehir halkının bana duyduğu güven yerlerde sürünüyordu.

Bu durum oyundakiyle aynıydı. Oyunun başında vatandaşlar oyuncuya ne güveniyor ne de ondan hoşlanıyordu.

Ama üçüncü yıla gelindiğinde halk, oyuncuya sevgi ve sarsılmaz bir sadakat beslemeye başlıyordu.

Sonuçta kalplerini kazanmanın tek bir yolu vardı.

Para.

Akıllıca ve kararlılıkla harcanmış para.

Bu Büyü Taşlarının satışından elde edilecek geliri nasıl kullanacağımı düşünürken araba çoktan lordun konağına varmıştı.

“Geldik, Prens Hazretleri.”

Sürücü yerinden inen Lucas arabanın kapısını benim için açtı. Ağır ağır dışarı çıktım.

Crossroad'daki lord konağı.

Kırmızı tuğla ve mermerden yapılmış bu eski güzel yapı yaşını belli ediyordu ama kendine has bir çekiciliği hala vardı. Üstelik oldukça genişti.

'Eskiden kaldığım tek odalı yerle kıyaslanamaz bile.'

Ben konağa hayran hayran bakarken...

“Aman efendim, aman efendim, lordum!”

Konağın kapısından bir adam fırlayıp telaşla yanımıza koştu.

“Sağ salim döndüğünüz için öyle rahatladım ki, lordum!”

Dağınık kül grisi saçları ve kalın gözlükleri olan genç bir adamdı.

Bana doğru koşturan adam önümde durunca hitabını düzeltti.

“Hayır, hayır, size lordum dememeliyim. Lütfen beni bağışlayın, Prens Hazretleri!”

“Sorun değil, bana lordum diyebilirsin.”

Gülerek kül grisi saçlı genci rahatlattım. Bunun üzerine bandajlı elimi iki eliyle kavrayıp ağlamaya başladı.

“Lordum, yaralanmış olabileceğinizden öyle korktum ki!”

Kurnazca bir yaltaklanma havası taşıyan bu karakterin adı Aider'dı.

Oyunda şehir yönetiminden sorumlu bir NPC'ydi. Yani Crossroad'daki neredeyse bütün idari işleri onun aracılığıyla yürütüyordunuz.

Bina inşaatından asker toplamaya, sistemin en küçük ayrıntılarını yönetmeye kadar...

Muhtemelen burada da durum aynıydı. Şehir yönetimi işlerini onunla birlikte yürütecektim.

“Lütfen içeri buyurun! Sizin için sıcak bir banyo hazırladık, akşam yemeğiniz de hazır! Bu gece yalnızca dinlenin!”

Üzerime çöken ağır yorgunluk yüzünden zaten o günü dinlenerek geçirmeye niyetliydim.

Aider'ın peşinden konağa girerken dönüp Lucas'a baktım ve başımı salladım.

“Askerler dinlensin. Lucas, sen de kendini fazla zorlama ve güzelce uyu.”

“Ama Prens Hazretleri, sizi korumam...”

“Bugünlük bu kadar yeter. İyice dinlen, yarın devam ederiz.”

Lucas istemeye istemeye kabul etti.

“Emredersiniz, Prens Hazretleri.”

Saygıyla eğilerek selam verdikten sonra, görünüşe göre giriş katında bulunan odasına doğru gitti.

Aider beni ikinci kattaki odama götürdü.

“Buyurun lordum! Sıcak bir banyo yol yorgunluğunuzu ve savaşın üzerinizde bıraktığı kokuyu silip süpürecek~”

“Pekala, yolu göster.”

Aider'ın teklifini kabul ederek odama bitişik banyoya girdim.

Ilık suyla dolu geniş bir küvetten rahatlatıcı bir koku yükseliyordu.

Doğru düzgün banyo yapmayalı çok uzun zaman olmuştu. Bir an önce temizlenmek istiyordum. Bandajlı ellerimle gömleğimin düğmelerini beceriksizce çözmeye uğraştım.

Ancak...

“Ama doğrusu, 'RetroAddict', gerçekten etkileyiciydi.”

Arkamdan yükselen sesi duyunca olduğum yerde kaskatı kesildim.

“Öğretici bölümü o şekilde tamamlayabileceğini kim tahmin ederdi? Benim bile aklımın ucundan geçmemişti.”

“Sen...?”

Şaşkınlıkla hızla arkamı döndüm.

Yalnızca odanın değil, banyonun kapısını da kapatmış olan Aider bana ışıl ışıl gülümsüyordu.

“Bu kadar gizemli davranmaya ne gerek var? Evet, benim! 'Protect the Empire'ın yönetmeni Aider benim~”