“Kanka!”
Bomboş sohbet penceresinde tek bir mesaj belirdi.
“Dostum, inanılmazsın. Bunu nasıl başardın?”
Ne diyeceğimi bilemedim.
Yayın yapmaya başladığımdan beri bir izleyiciden gelen ilk mesajdı ve nasıl karşılık vereceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Şaşkınlıktan öylece otururken aynı izleyiciden bir mesaj daha geldi.
“Sana abone olacağım. Yine yayın açacaksın, değil mi?”
Ve sonra...
...ona ne cevap vereceğimi düşünmeye başladım.
“Ah!”
Gözlerim aralandı.
Ter içindeki bedenimi doğrultup oturmaya çalışınca kollarıma ve omuzlarıma yakıcı, zonklayan bir acı saplandı.
“Lanet olsun, çok acıyor...”
Bakışlarımı aşağı indirip ne halde olduğumu inceledim.
Vücudumun üst kısmı baştan aşağı sıkı bandajlarla sarılmıştı. İki elim de mumya gibi sargılara gömülmüştü; parmaklarımı bile oynatamıyordum.
“Bu da ne böyle...”
“Dinlenmelisiniz, Prens Hazretleri.”
Yaralı bedenimi incelerken yumuşak bir kadın sesi duyuldu.
“Damien size iyileştirme büyüsü uyguladı ama yanıklarınız çok ağırdı. Tamamen iyileşmeniz zaman alacak.”
İrkilerek arkama döndüm.
Yanımdaki yatakta oturmuş, bir belge yığınının arasında harıl harıl yazı yazan kişi... kızıl saçlı bir büyücüydü.
Sersemlemiş halde adını mırıldandım.
“Lilly?”
“Üç gündür baygındınız, Prens Hazretleri.”
Tüy kalemini bir kenara bırakan Lilly bana hafifçe gülümsedi.
“Kara Örümcek Lejyonu'nu yendikten sonra bir daha uyanamayacağınızdan korktum.”
“Ben... hala hayattayım.”
“Hepsi sizin emirleriniz sayesinde, Prens Hazretleri.”
Lilly omuz silkerek elindeki kağıtları hışırdattı.
“Raporu şimdi mi istersiniz? Yoksa biraz daha dinlenmeniz mi gerekiyor?”
Bütün bedenim ağrı içinde zonklasa da raporu bir an önce dinlemem gerektiğini biliyordum. Şu anki durumumuzu özetlemesini istedim.
“Son atış Örümcek Kraliçesi'ni öldürdü ve Kara Örümcek Lejyonu şu anda hareketsiz.”
Lilly sonuçları kısa ve net bir şekilde aktardı.
“Zafer kazandık, Prens Hazretleri.”
“...”
“Herkes yaralı da olsa hayatta kaldı. Neyse ki iyileştirme rahibi Damien yanımızdaydı... Ertesi gün takviye kuvvetler gelene kadar ilk yardım yaptı ve yaralılarla ilgilendi.”
Lilly pencereyi işaret etti. Dışarıda askerler oradan oraya koşturuyordu.
“Takviye kuvvetler ölen silah arkadaşlarımızı topladı ve hareketsiz kalan örümceklerle ilgilendi. Temizlik çalışmaları neredeyse bitti.”
“Anlıyorum.”
Olanların gerçekliği yavaş yavaş zihnime yerleşmeye başladı.
Hayatta kalmıştık.
Bu lanet öğretici aşamasını kıl payı geçmiştik.
“Prens Hazretleri, ellerinizde, kollarınızda, omuzlarınızda ve boynunuzda ağır yanıklar var.”
Lilly yaralarımın durumunu ciddi bir ifadeyle anlattı.
“Crossroad'a döndüğümüzde tapınağa gitmelisiniz. İyileşseniz bile izler kalacak.”
“Hayatta kalmanın karşılığında birkaç yara izi küçük bir bedel.”
İçtenlikle söylüyordum. Hayatta kalmak için ödenmesi gereken bedel buysa yanıkları ve izleri birer cesaret nişanesi gibi taşımaya fazlasıyla razıydım.
Rahatlayarak iç çektim ve o sırada Lilly'nin durumunu fark ettim. Onun da gövdesi bandajlarla sarılmıştı.
“Lilly, senin yaraların...?”
“En sonunda manam tükendiğinde o lanet örümceklerden biri sırtımı sıyırdı. Neyse ki çok geçmeden kraliçe öldü, böylece saldırılar devam etmedi.”
Lilly acı bir kahkaha atarak bacağını ovuşturdu.
“O sırada omuriliğim zarar görmüş olmalı. Belden aşağımı hareket ettiremiyordum.”
“...”
“Bunu dert etmeyin, Prens Hazretleri.”
Ne diyeceğimi bulamazken Lilly sakin bir sesle beni teselli etti.
“Hayatta kaldığıma şükrediyorum.”
“...”
Söyleyecek söz bulamayıp duraksadığım sırada Lilly konuyu değiştirdi.
“Hayatta kalan dört kişi var. Lucas. Damien. Ben. Ve siz, Prens Hazretleri. Hepsi bu.”
“...”
Dört kişi.
Son savaştan önce bile yüzlerce kişiydik. Şimdi ise yalnızca dört kişi kalmıştık.
“Lanet olsun...”
Dişlerimi sıkarak bandajlı elimle alnımı kapattım.
Başka bir yol olabilir miydi?
Gözümden kaçan bir strateji mi vardı?
Bir kişiyi daha kurtarabileceğimiz bir yöntem yok muydu...?
“Prens Hazretleri. Siz her şeye kâdir değilsiniz.”
Çektiğim acıyı gören Lilly bunu dikkatlice hatırlattı.
“O şartlarda herkesi kurtarmak imkansızdı. Elinizden gelenin en iyisini yaptınız, değil mi?”
“Ama... Birlikleri buraya getiren bendim.”
Aslında bunu yapan ben değil, Ash'ti. Fakat buraya gelmelerini sağlayanın ben olmadığımı söyleyebileceğim bir durumda da değildim.
Ash'in bedeninde bulunduğum sürece sorumluluğu da paylaşmak zorundaydım.
“Prens Hazretleri. Kara Örümcek Lejyonu'nun burada ortaya çıkacağını kimse öngörmedi. Canavarların yıllar sonra ilk kez böylesine büyük bir kuvvetle harekete geçeceğini kimse beklemiyordu. Bu yüzden sefere çıkmanıza kimse karşı çıkmadı.”
Lilly tepkimi dikkatle izleyerek beni teselli etmeye çalıştı.
“Stratejiniz cesurca olabilir ama düşüncesizce değildi. Son savaşta yeteneklerinizi gösterip cüretkar bir hamle yaptınız ve zafer kazandık.”
“...”
“O yüzden... kendinize fazla yüklenmeyin.”
Alt dudağımı ısırdım.
Tam o sırada Lucas revire daldı. Beni görünce gözleri kocaman açıldı.
“Prens Hazretleri!”
Lucas hızla yatağımın yanına koştu.
O iri yarı bedeniyle üzerime doğru koşarken bana doğru atılan devasa bir golden retriever'a benziyordu.
“Lucas.”
“Uyandığınıza öyle sevindim ki, Prens Hazretleri...”
Yanıma ulaşan Lucas'ın gözleri bile dolmuştu.
“Bir rahatsızlığınız var mı? Hemen Damien'ı çağırayım.”
“Hayır, iyiyim. Dayanabilirim.”
Buruk bir gülümsemeyle Lucas'ın vücudunu saran bandajları işaret ettim.
“Sen de epey yara almış gibisin, değil mi? Böyle oradan oraya koşturmanda sakınca yok mu?”
“Bildiğiniz gibi dayanıklılığım her zaman en güçlü yanım olmuştur.”
Doğruya doğru. Sonuçta SSR sınıfı bir şövalyeydi.
Onu ayakta görmek içimi rahatlattı. Lucas biraz mahcup gülümseyerek cebinden bir tomar belge çıkardı.
“Ölenlerin listesini hazırladım. Cesetlerini bulamadığımız çok kişi var... ama ulaşabildiğimiz bütün naaşları topladık.”
“Naaşları nereye topladınız?”
“İleri karakolun kuzeyindeki açık alana.”
“Onları görmek istiyorum.”
Titreyen bedenimi doğrultmaya çalışınca irkilen Lilly ve Lucas beni durdurmak istedi.
“Prens Hazretleri!”
“Yapmamalısınız, Prens Hazretleri! Daha fazla dinlenmeniz gerekiyor...”
“Benim komutam altında öldüler.”
Bütün bedenim şiddetli bir acıyla zonkluyordu ama kararımdan dönmedim.
“Onları görmeye gideceğim. Bana yardım et, Lucas.”
Şaşkın görünen Lucas arkasını dönüp diz çöktü ve sırtını bana uzattı.
“Sırtıma binin, Prens Hazretleri. Sizi ben taşıyacağım.”
Lucas'ın sırtı genişti ve dengeli yürüdüğü için neredeyse hiç sarsılmıyordum. Rahattı.
“Lucas, benim özel arabam olmayı düşünür müsün?”
“Emrederseniz seve seve olurum.”
“Şaka yaptım be. O kadar ciddiye alma.”
Lucas'ın sırtında dışarı çıkarken kale duvarına yaslanmış bir çocuk dikkatimi çekti.
Kıvırcık kahverengi saçlı şifacı Damien'dı. Boş gözlerle uzaklara bakıyordu. Kırılmış gözlükleri yüzünde değil, elindeydi.
“Damien.”
Sesimi duyunca Damien başını yavaşça bana çevirdi.
“Prens. Uyanmışsınız.”
“Gözlerin nasıl?”
Uzakgörü'yü kullanırken gözlerinden kan aktığı için görme yetisini kaybetmiş olmasından endişeleniyordum.
Damien bitkin bir ifadeyle belli belirsiz gülümsedi.
“İyiler... Dünden beri görüşüm yavaş yavaş düzeliyor. Şimdi neredeyse eskisi gibi görebiliyorum.”
Demek iyileştirme büyüsü yaparken ve oradan oraya giderken göremiyordu. Gerçekten çok zor şeyler yaşamıştı.
Damien'ın genç ama yıpranmış yüzüne bakınca içim sızladı ve konuştum.
“Damien. Bu operasyonu senin sayende kazandık.”
“...”
“İstersen hayatının sonuna kadar sana yetecek kadar para verebilirim ve bu savaş alanına bir daha dönmek zorunda kalmamanı sağlarım. Başlangıçta paralı askerdin, bundan sonra yolunu seçmekte özgürsün.”
“Prens Hazretleri.”
Ama Damien başını hafifçe iki yana salladı.
“Bir keresinde bana sizin tetiğiniz olduğumu söylemiştiniz.”
“...”
“Ben... bilmek istiyorum.”
Damien'ın bakışları yeniden kale duvarının ötesine kaydı.
“O canavarların kaynağını. Onları kimin, neden ve nasıl ortaya çıkardığını. Neden bu kadar çok insan kaybettiğimizi.”
“...”
“Bu yüzden lütfen sizinle gelmeme izin verin, Prens Hazretleri...”
Hüzünlü bir gülümsemeyle ona işaret ettim.
“Pekala, o zaman hemen bizimle gel. Ölenleri uğurlamak için bir rahibe ihtiyacımız olacak.”
Damien beceriksiz adımlarla peşimize takıldı ve kuzeydeki alana doğru ilerledik.
İleri karakol. Kuzeydeki açık alan.
Sayısız ceset özenle yan yana dizilmiş, doğanın insafına bırakılmayı bekliyordu.
Cesetlerine ulaşabildiklerimiz için en azından yas tutabilmenin tesellisi vardı. Ama geride hiçbir iz bırakmayan pek çok kişi de bulunuyordu.
Onlar için bir ateş yaktık.
Crossroad tapınağından getirilen kutsal ateş, boş arazinin ortasında mavi kıvılcımlarla yükseldi.
Sessizce durup gözlerimi alevlere diktim. Sanki öfkeyle doluymuşçasına ürpertici bir ahenkle dans ediyorlardı.
“...”
Anlıyordum.
Daha üstün bir taktik, daha iyi bir yol yoktu. Geçmişin üzerinde durup durmaktan daha boş bir şey olamazdı.
Operasyonu seçen ve uygulayan bendim. Sonuç da buydu.
Öyleyse bu yükü ben taşımalıydım.
Bu omuzlar o ağırlığa katlanacaktı.
“Geçici cenaze töreni bittikten sonra bütün naaşları toplayıp Crossroad'a götürün.”
“Efendim?”
Emrimi duyan Lucas'ın gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
“Onları burada bırakmayacak mıyız?”
Crossroad'da her yıl on binlerce insan hayatını kaybediyordu.
Cenaze törenlerinin insan hayatından daha pahalıya mal olduğu bir dünyaydı burası. Değersiz görülen hayatlar bu canavar cephesine akın ediyor ve onu ayakta tutmaya çalışırken yok olup gidiyordu.
Bir mezarlık yapmaya kalkışsak kısa sürede dolup taşardı. Bu yüzden cesetler genellikle ıssız arazilere bırakılıyordu.
Ölülerin kır çiçeklerinden fazla olduğu bir dünya.
Ben bu dünyayı değiştirmeye niyetliydim.
“Crossroad'un batısında kullanılmayan bir arazi var. Oraya bir mezarlık kurun. Hepsini defnedin ve bir anma töreni düzenleyin.”
Oyunda bir anıt alanı inşa ettiğim batıdaki araziye bir mezarlık kurulmasını emrettim.
“Üstelik her yıl şubat ayının son gününü... onların fedakarlıklarını anma günü olarak belirleyin.”
Bu yalnızca bu savaşta hayatlarını feda edenleri anmak için değildi.
Oyuna yüzlerce kez yeniden başlayıp oynadığım sırada acımasızca ölüme gönderdiğim bütün karakterler için de bir kefaretti.
Bir şey söylemek üzere olan Lucas sözlerini yuttu ve kabul ettiğini göstermek için başını salladı.
“Emrinize uyacağım.”
Çok geçmeden geçici cenaze töreni başladı.
Takviye kuvvetlerle birlikte gelen rahip, cesetlerin üzerine kutsal su serperek öteki dünyaya yolculuklarını kutsadı.
Tören kısa tutulsa da cesetlerin sayısı o kadar fazlaydı ki bir süre devam etti.
Ben ise tek bir adım bile geri çekilmeden bütün töreni izledim.
“Lucas.”
Geçici cenaze töreni, akşamın buz gibi ışık saçan ayının altında sona erdi.
“Bir daha tereddüt etmeyeceğim.”
Ölümün ardından geriye kalan soğukluk her yere yayılıyordu. Kutsal ateşin alevlerinin bile dağıtamadığı bir soğuk, ovayı kaplamıştı.
Lucas'ın sırtına yaslanırken ürperdim; soğuktan dişlerim birbirine vuruyordu.
“Bir daha... tereddüt etmeyeceğim.”
“...”
Lucas dudaklarını sıkıca kapatmış, sözlerimi sessizce dinliyordu.
“Dönelim.”
Bir savaş sona ermişti ama asıl savaş daha yeni başlıyordu.
Hayatlarını kaybetmelerine neden olduğum ölü askerlere son kez kararlılıkla baktım ve yeni bir azimle konuştum.
“Crossroad'a.”
[AŞAMA 0 — TAMAMLANDI!]
[AŞAMANIN EN DEĞERLİ OYUNCUSU — Damien (N)]
[Karakterler Seviye Atladı]
— Ash (EX) Sv.5 (↑4) (Meslek seçimi açıldı!)
— Lucas (SSR) Sv.27 (↑2)
— Lilly (R) Sv.17 (↑2)
— Damien (N) Sv.15 (↑5)
[Ölen ve Yaralanan Karakterler]
— Ken (N): Öldü
— Lilly (R): Ağır yaralı
[Toplanan Eşyalar]
— Kara Örümcek Lejyonu Büyü Taşları: 388
— Kara Örümcek Kraliçesi Büyü Çekirdeği (SSR): 1
[Aşama tamamlama ödülleri dağıtıldı. Lütfen envanterinizi kontrol edin.]
— EX Sınıfı Ödül Kutusu: 1
]] Sonraki Aşamaya Hazırlan
]] [AŞAMA 1: Mezar Üstündeki Şehir]
