Bu krallıkta kraliyet soyu anne tarafından devam ederdi.
Aslında bu soyun, tanrılara hizmet eden rahibelerden geldiği söylenirdi. Dönemlerinin güçlü erkekleriyle evlenip onları kral yaparak soylarını sürdürmüşlerdi. Eşleri ülke içindeki soylu ailelerden ya da başka ülkelerin kraliyet ailelerinden gelebilirdi ama çoğunlukla soylu bir soydan olmaları gerekirdi.
Bunun tek bir istisnası vardı.
Kahraman.
Belirli aralıklarla insan dünyasını yok etmeye çalışan bir İblis Kral ortaya çıkardı. İblis Kral’ı yenmek ise kahramanın göreviydi. Bu krallıkta kahramana ödül olarak kral olma hakkı vaat edilirdi. Kraliyet ailesi kahramanı arasına katarak meşruiyetini korur ve dünyayı kurtaran krallık olmakla övünürdü.
Kraliyet ailesi bu şekilde varlığını sürdürmüştü.
On beş yıl önce bu dünyada bir İblis Kral ortaya çıktı. İnsanların taptığı tanrılara düşman olan ve onların insan takipçilerini yok etmeye çalışan, iblis ırkı denilen güçlü bir topluluğun kralıydı.
Şiddetli savaşların sonucunda dünyanın yarısı çoktan ele geçirilmişti ve bu krallık da işgalin acısını çekiyordu.
İşte o sırada kahraman ortaya çıktı.
Kimin kahraman olacağı çoğunlukla önceden bilinmezdi ama kahramana genellikle kahin denilen biri yol gösterirdi. Kahin ansızın ortaya çıkar, bir kehanet bırakır ve ardından ortadan kaybolurdu. Gerçek kimliği bilinmezdi.
Dört yıl önce kahin, ülkenin küçük bir köyünde ortaya çıkıp bir kahramanın geleceğini bildirdi.
Kehanette sözü edilen kahraman, krallığın kahraman yetiştirme kurumu olan Falm Akademisine girdi ve adını duyurdu. Ünlü kılıç ustası Leon’u, Azize Maria’yı ve Bilge Solon’u kendine yoldaş seçti. Şimdi de kraliyet sarayına çağrılmışlardı.
Ben bu krallığın prensesi Alexia’yım ve kahramana verilecek ödül benim.
Babam kahramandan pek memnun görünmüyor.
“Statüsü düşük,” "Soyu sopu belli değil",” ve “Kahramanın Leon olmasını isterdim,” gibi şeyler söylüyor.
Annem olan kraliçe, büyükannemin ölümünden sonra rahibe olarak tapınağa girdiği için burada değil. Bu krallığın prensesleri eşlerini kral olarak seçer, çocuk sahibi olduktan sonra da rahibe olmak üzere tapınağa girip hayatlarını ülkeye adarlardı.
Kılıç ustası Leon, güçlü bir kont ailesinin varisiydi. Hem yetenekliydi hem de soylu bir kökenden geliyordu. İblis Kral ortaya çıkmasaydı muhtemelen benim eşim olurdu.
Daha önce onunla görüştüğümde kendisi de bunun farkındaydı. Ancak Büyük Rozorov Ormanı’ndaki savaştan sonra, “Kahraman ben değildim” diyerek geri çekildi. Kral da dahil olmak üzere çevresindekiler bu karar karşısında hayal kırıklığına uğradı.
Benim içinse fark etmiyordu. Leon gerçekten de iyi biriydi. Ama sonuçta evliliğimde benim irademin hiçbir önemi olmayacaktı. Bu yüzden kahramanın kim olduğu da fark etmezdi.
Çocukluğumdan beri kendimi eğitime, kılıç kullanmaya ve ata binmeye adadım; yeteneklerim de takdir edildi. Yine de kendi geleceğime bile karar veremiyorum. Bu krallıkta prenses olmak bir lanet gibi. Sonuçta kraliyet ailesinde bugüne kadar hiç prens doğmadı. Keşke prens olarak doğsaydım. Belki hayatım biraz daha iyi olurdu.
Ben ne düşünürsem düşüneyim, kabul töreni başladı ve kahraman taht salonuna girdi.
Babam olan kral, Kahraman’ın Büyük Rozorov Ormanı’ndaki başarılarını övdü, ona bir ödül verdi ve kendisini resmen kahraman olarak tanıdı.
Böylece Kahraman Ares doğdu.
Ben de ona ödülü olarak tanıtıldım.
“İblis Kral’ı yendiğinde Alexia’nın eşi ve bu ülkenin bir sonraki kralı olacaksın.”
Salonda hafif bir uğultu yükseldi. Bu eski bir gelenek olsa da bazı soylular, düşük statülü birinin kral yapılmasını hoş karşılamıyordu.
Ama kahraman da hayatını ortaya koyuyordu. Aksi halde kim İblis Kral’ın topraklarına kendi isteğiyle girip onu yenmek için böylesine pervasız bir yolculuğa çıkardı? “Kahraman” sözü, İblis Kral’ı hedef alan bir suikastçı için kullanılan hoş bir ifadeden ibaretti.
Suikastın başarı ihtimalini artırmak için kahramana verilecek ödülün onu mümkün olduğunca motive etmesi gerekiyordu.
Dünya yok olursa ben de zor durumda kalırdım.
Bu kahramanı cesaretlendirmek için elimden geleni yapmalıydım.
Bunun için nasıl davranmam gerektiğini bildiğimi düşünüyordum.
Diz çökmüş Kahraman’ın yanına gidip konuştum.
“Kahraman, lütfen İblis Kral’ı yenip dünyayı kurtarın. Dönüşünüzü bekliyor olacağım.”
Henüz on iki yaşında bir çocuk olabilirdim ama güzeldim ve birini memnun etmek için nasıl davranmam gerektiğini bildiğimi düşünüyordum. Kahraman’ın dünyayı kurtarmasını gerçekten istiyordum ama dönüşünü bekleyeceğimi söylemem yalandı.
Kahraman, hafifçe dalgalanan kestane rengi saçları ve aynı renkte kahverengi gözleri olan, sıradan görünüşlü genç bir adamdı. İyi eğitimli olduğu belliydi ama boyu ve yapısı ortalamaydı; dikkat çeken hiçbir özelliği yoktu.
Sıkıntılı bir ifadeyle, yalnızca benim duyabileceğim bir sesle konuştu.
“Prenses, size söz veriyorum. İblis Kral’ı mutlaka yeneceğim.”
Nazikçe gülümsedi.
“Ama buraya geri dönmeyeceğim. Bu yüzden lütfen sevdiğiniz biriyle evlenin.”
Dört yıl sonra Kahraman, söylediği gibi İblis Kral’ı yendi ve bir daha geri dönmedi.
Aradan dört yıl daha geçti. Sonunda yeniden istikrara kavuşan krallık, hayatını kaybeden Kahraman’ı onurlandırmak için başarılarını yazılı bir eserde derleme çalışması başlattı.
