Gerçekten de yalnızca küçümsemesini göstermek içinmiş gibi, küçük kız bu sözleri söyledikten sonra yüzündeki mozaik yeniden eski haline döndü. Dev kibriti Tang Mo'ya verdi, ardından arkasını dönüp rafların derinliklerine doğru koştu. Uzun at kuyrukları hoplaya zıplaya ilerledikçe iki yana sallanıyor, küçük bedeni rafların arasındaki gölgelerin içinde kayboluyordu.
“Ding dong! ‘Kitabımı Kim Çaldı?’ adlı çatışma oyunu sona erdi.”
“Oyun ödülleri hesaplanıyor...”
“Oyuncu Tang Mo görevi başarıyla tamamladı. ‘Dev Kibrit’ ve ‘Mozaik'in Küçümsemesi’ ödüllerini kazandı.”
“Oyuncu Chen Fangzhi görevi kaybetti.”
Berrak çocuk sesi boş kütüphanede yankılanarak Tang Mo ile şarlatanın kulaklarına ulaştı. Oyunların genellikle ödülleri olurdu. İnternetteki kart oyunlarında bile Neşe Fasulyesi1 gibi ödüller kazanılabiliyordu. Tang Mo bu dev kibritin büyük ihtimalle ödülü olduğunu çoktan tahmin etmişti.
Ama şu “Mozaik'in Küçümsemesi” de neyin nesiydi?!
O görev ipucu değil miydi? Bu nasıl lanet bir oyun ödülü!
Tang Mo'nun yüzü bir kararıp bir açıldı, ne hissedeceğini bilemiyordu. Onunla kıyaslandığında şarlatanın hali çok daha kötüydü.
Bu oyunu kaybeden şarlatandı. Ödül varsa genellikle ceza da olurdu. Sıradan bir oyunu kaybedince en fazla para kaybederdin. Siyah Kule'nin oyununu kaybedince ne kaybedileceğini ise kimse bilmiyordu.
Siyah Kule herhangi bir ceza açıklamamıştı. Şarlatan uzun süre afallamış halde kaldıktan sonra ağır ağır başını Tang Mo'ya çevirdi.
“...Ölecek miyim?”
Tang Mo da bu sorunun cevabını bilmiyordu.
“Herhalde o kadar ciddi değildir.”
Şarlatan bir anda cesaret buldu.
“Sana inanıyorum. Sen çok zekisin, söylediklerin mantıklı. O kadar acımasız olamaz. O Tanrı. Bana umut ve yeniden doğuş getirecek. O benim Tanrım...”
Tang Mo dev kibriti elinde tutuyor, giderek kendinden geçen şarlatana sakin bir ifadeyle bakıyordu.
Oyun cezasının hemen açıklanmamış olması içinde hafif bir huzursuzluk yaratmıştı. Şafaktan önceki sessizlik gibiydi. Oyun mantığına uymayan böyle bir durum, çoğu zaman daha korkunç ve öngörülemez bir sonucun habercisiydi. Ama Tang Mo aynı zamanda kendi kendini de teselli etmeye çalışıyordu. Oyunu kaybetmenin cezası gerçekten ölüm olsaydı, dünyadaki insanların en az yarısının ölmesi gerekmez miydi?
Milyarlarca insanın ölmesi...
Bu nasıl mümkün olabilirdi?
Mümkün olmamalıydı. ...Değil mi?
Çatışma oyunu sona ermişti ama kütüphane normale dönmemişti. Tang Mo ile şarlatan aşağı inmeyi denedi, ancak hala merdivenlerden geçemiyorlardı. Üçüncü kattaki pencerelerin dışı da aynı şekilde bomboş beyazlıktan ibaretti.
Henüz Suzhou'ya dönmemişlerdi.
Zaman saniye saniye ilerledi. Tang Mo ile şarlatan hala kütüphanenin üçüncü katında mahsur kalmıştı.
Duvardaki saat altıyı gösterdiği anda Tang Mo'nun bütün vücudu gerildi. Nedensiz bir panik bir anda zihnini ele geçirdi.
Kalbi yeniden hızlanmıştı.
Göğsünde çılgınca atan kalbi sanki bir sonraki saniye dışarı fırlayacak gibiydi. Tang Mo bir eliyle kitap rafına tutundu ama ayakta kalamadı. Sırtı raf boyunca kaydı ve yere çöktü. Şarlatan uzaktan hızla yanına koştu.
“Neyin var?!”
Kanının aşırı hızla dolaşması yüzünden Tang Mo'nun yüzü yalnızca bir dakika içinde kıpkırmızı oldu. Vücudundaki her santim deri korkutucu derecede kızarmış, haşlanmış bir yengeci andırmaya başlamıştı. Şarlatan dehşetle bir adım geri sendeledi. Ancak hemen cesaretini toplayıp Tang Mo'nun yanına geldi.
“İyi misin? Neden bu kadar kızardın? Yüzün de yanıyor... Ateşin mi çıktı?!”
Tang Mo'nun yalnızca kalbi çok hızlı atıyordu. Bilinci hala tamamen açıktı. Güçlükle iki kelime çıkarabildi.
“Kalbim...”
Şarlatan hemen anladı ve elini Tang Mo'nun göğsüne koydu.
“Kalbin neden bu kadar hızlı atıyor! Dakikada iki yüz... Hayır, üç yüzü buluyor olmalı!”
Tang Mo artık konuşamıyordu. Ama zihninde onu düzeltti. Üç yüz doksan dört.
Kütüphaneden çıkamıyorlardı ve içeride yalnızca ikisi vardı. Tang Mo bir anda bu hale gelince şarlatan ne yapacağını bilemedi. Onu danışma masasının üzerine çıkardı, masadaki her şeyi kenara itip Tang Mo'yu sırtüstü yatırdı. Ardından tek başına tuvalete koştu. Tuvalet kagıtlarını suyla ıslatıp Tang Mo'nun alnına koydu; belki bir işe yarar diye umuyordu.
Tang Mo'nun kalp atışı dakikada beş yüz otuz ikiye ulaşmıştı. Bir insanın kalbinin en fazla ne kadar hızlı atabileceğini bilmiyordu ama her geçen saniye kalbinin patlayabileceğini hissediyordu. Buna rağmen kalbi, bütün tıbbi bilgileri hiçe sayarcasına dayanmayı sürdürüyordu.
Şarlatan durmadan tuvalete koşuyor, tuvalet kagıtlarını ıslatıp Tang Mo'nun açıkta kalan derisinin her yerine yerleştiriyordu.
Tang Mo bunun hiçbir işe yaramadığını hissedebiliyordu. Yine de şarlatanın ona yardım etmeye çalışmasına minnettardı. Konuşamadığı için yalnızca kıpkırmızı gözleriyle onu izleyebiliyordu. Şarlatan koşuşturmaktan ter içinde kalmıştı.
Tam bir saat sonra Tang Mo kalp atışlarını zihninde sayarken sayının gerçekten düşmeye başladığını fark etti.
Şarlatan soğuk kompresin işe yaradığını düşündü ve sevinçle birkaç kez daha tuvalete koştu. Sonunda Tang Mo'nun göz kapaklarının üzerine bile ıslak kagıt koydu.
Ne kadar zaman geçtiği belli değildi. Tang Mo sonunda vücudunu hareket ettirebildiğini fark etti. Üzerindeki ıslak kagıtları kaldırdı ve titreyen elleriyle masadan doğruldu.
Şarlatan tam o sırada tuvaletten çıkıyordu. Tang Mo'yu görünce hemen yanına koştu.
“İyileştin mi?!”
Tang Mo ağzını açtı. Boğazı korkunç derecede kurumuştu. Yutkundu ve gülümseyerek başını salladı.
“Evet. Biraz daha iyiyim galiba.”
“İyi bari. Az önce ödüm koptu.”
Şarlatan rahat bir nefes aldı.
Tang Mo ona ciddi bir ifadeyle baktı.
“Teşekkür ederim.”
Şarlatan başını salladı.
“Önemli değil. Seni orada öylece bırakıp gidecek değildim ya.”
İkisinin arasındaki ilişki şu anda oldukça tuhaftı. Bir yandan şarlatan Tang Mo'yu bilinmeyen bir oyuna sürüklemiş ve onu belirsiz bir tehlikeye atmıştı. Bu yüzden aralarında bir mesafe oluşması, hatta birbirlerine karşı dikkatli olmaları gerekirdi. Ama diğer yandan oyun sona ermişti ve sanki gerçekten sıradan bir oyun oynamışlar gibi görünüyordu. Tang Mo aniden fenalaşınca şarlatan onu kendi haline bırakmamıştı. Yaptıkları gerçekte pek işe yaramamış olsa bile Tang Mo buna minnet duymadan edemiyordu.
Bu olaydan sonra aralarındaki mesafe biraz azaldı.
“Az önce sana ne oldu? Kalbin neden birden o kadar hızlı atmaya başladı? Babam doktor. Senin az önceki hızına ulaşmayı geçtim, normal bir insanın kalp atışı iki yüz elliye çıktığında kalp artık düzgün kan pompalayamaz. Birkaç dakika içinde ölür.”
Tang Mo biraz düşündükten sonra ona gerçeği anlatmaya karar verdi.
“Son birkaç gündür senin kalbin hiç hızlanmadı mı?”
Şarlatan başını salladı.
“Hayır.”
Tang Mo kaşlarını çattı ve sabırla açıkladı.
“Üç gün önce kalbim birden hızlanmaya başladı. Daha önce bugünkü kadar hızlı değildi ama dakikada üç yüzün üzerine çıktığı zamanlar oldu. Aynı zamanda çok huzursuz hissediyordum. Huzursuzluk Siyah Kule yüzünden olabilir. Ben Siyah Kule tehlikesine inananlardan değilim ama Siyah Kule iyimserlerinden de değilim. Böylesine büyük bir olay yaşandıktan sonra huzursuz olmam anlaşılabilir. Ama kalbimin neden böyle olduğunu ben de bilmiyorum.”
“Bir hastalığın olabilir mi?”
“Son birkaç gündür Siyah Kule yüzünden hastaneye gitmedim.”
Şarlatan biraz düşündü.
“Yine de en kısa zamanda doktora görün. Böyle bir hastalığı hayatımda duymadım. Kalp atışın üç yüzün üzerine çıkıp hala ölmediysen dünyada senin gibisi olmayabilir.”
Sonra şakayla ekledi.
“Belki devlet seni çağırıp deney faresi yapar, iyice inceler. Ha... O zaman doktora hiç gitmesen daha iyi.”
Tang Mo güldü.
Çıt.
Sessiz kütüphanede birden kapı açılma sesi duyuldu.
Tang Mo ile şarlatan birbirlerine baktı. Bu, kütüphanenin birinci kattaki ana kapısının açılma sesiydi!
İkisi de hızla aşağı koştu. Onların üçüncü kattan ayrılmasını engelleyen güç ne zaman kaybolmuştu, fark etmemişlerdi bile. Hayatlarında hiç koşmadıkları kadar hızlı koşarak kütüphanenin yüksek, kırmızı ahşap kapısına ulaştılar.
Anahtar kilidin içinde hafifçe döndü. Gıcırdayan kapı küçük bir aralık açıldı. Uzun zamandır görmedikleri güneş ışığı ince kapı aralığından süzülerek Tang Mo ile şarlatanın yüzüne vurdu. Bu sıcaklık oyundaki “Meleğin gündüz evresine” ait değildi. Gerçek güneşti.
Tang Mo gözlerini kıstı. Ilık sıcaklık bütün vücudunu sarıyor, gözeneklerini bile gevşetiyordu.
“Ha? Tang Mo, sen burada ne yapıyorsun?”
Berrak bir kadın sesi duyuldu.
“Eşyalarını almaya bu kadar erken mi geldin?”
Tang Mo gözlerini açtı.
“Zhao?”
Ancak o anda, dün akşam kütüphaneye Müdür Wang'ın binanın hükümet tarafından kullanılacağını söylemesi üzerine eşyalarını almaya geldiğini hatırladı. Düşüncelerini toparlaması birkaç saniye sürdü.
“Sen de eşyalarını almaya mı geldin?”
Zhao gülümsedi.
“Evet. Annemle babam Siyah Kule'nin çok tuhaf olduğunu düşünüyor. Bir süreliğine memlekete dönüp ortalık sakinleşene kadar orada kalmaya karar verdik. Saat onda yola çıkacağız, ben de birkaç eşyamı almaya geldim. Aa, önce ben sana sormuştum. Sen neden bu kadar erken geldin? Elindeki ne, kibrit mi? Aa, şarlatan... Öhö öhö. O neden burada?”
Zhao şarlatanı görünce, şarlatan gerginlikle yutkundu.
Tang Mo sakince açıkladı.
“Eşyalarımı almaya geldiğimde onunla karşılaştım. Biraz konuştuk.”
“Senin onunla konuşacak bir şeyin de varmış demek...”
Zhao kendi kendine birkaç kelime mırıldandıktan sonra başını kaldırdı.
“Ben içeri girip eşyalarımı alayım. Seni tutmayayım.”
Bunu söyleyip içeri girmek üzere ayağını kaldırdı.
Tam bir bacağını kapının içine atacağı sırada Tang Mo'nun gözleri birden büyüdü, göz bebekleri titredi.
“Zhao Yan!”
Zhao Yan, genç Zhao'nun gerçek adıydı. Kütüphanede altı aydır çalışıyordu ama neredeyse hiç kimse ona tam adıyla seslenmezdi. Tang Mo birden yüksek sesle adını söyleyince Zhao şaşkınlıkla ona baktı.
“Ne oldu?”
Tang Mo'nun dudakları aralandı ama tek kelime söyleyemedi. Yalnızca tuhaf bir ifadeyle Zhao Yan'ın alt bedenine bakıyordu. Zhao onun bakışlarını takip ederek aşağı baktı. Ne olduğunu gördüğü anda yere yığıldı ve elleriyle kendini geriye doğru sürükledi.
“Bu ne... Bu da ne... Bacaklarım nerede? Bacaklarım nerede!!!”
Gözlerinden bir anda yaşlar boşandı.
Daha 1996 doğumlu, üniversiteden yeni mezun olmuş genç bir kızdı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, elleriyle durmadan alt bedenine dokunmaya çalışıyordu. Ama orada hiçbir şey yoktu.
Tamamen boştu. Tang Mo'nun gözlerinde, görünmez bir çizgi Zhao Yan'ın uyluklarının kökünden yukarı doğru ilerliyordu. Çizginin geçtiği her yer yok oluyor, sanki görünmeyen bir şey Zhao Yan'ı bu dünyadan siliyordu.
Tang Mo çizginin ne zaman ortaya çıktığını bilmiyordu. Onu fark ettiğinde Zhao Yan'ın alt bacakları çoktan kaybolmuştu. Zhao'nun ise hiçbir şeyden haberi yoktu; hala ayakta durmuş Tang Mo'yla konuşuyordu.
Gözyaşı ve sümük yüzüne bulaşmıştı. Zhao Yan'ın beli de çoktan kaybolmuştu. Ellerini kullanarak Tang Mo'nun bacaklarına kadar süründü ve pantolonunun paçasını sımsıkı kavradı.
“Kurtar beni, Tang abi, kurtar beni! Bana ne oluyor? Bana ne oluyor?! Tang abi, kurtar beni!”
Tang Mo elini uzatıp Zhao'nun elini tuttu. Ama daha iki saniye geçmeden görünmez çizgi kollarına ulaştı. Elleri kayboldu.
Şeffaf çizgi Zhao Yan'ın boynuna kadar geldi.
Artık yerde yalnızca başı kalmıştı. Gözleri yaşlarla dolu halde Tang Mo'ya bakıyordu. Görüntü hem korkunç hem de tarifsiz derecede tekinsizdi.
“Ölmek istemiyorum... Ölmek istemiyorum. Daha hiç sevgilim olmadı. Daha sevdiğim biri bile olmadı. Eve dönüp anime izlemek istiyorum. Dün takip ettiğim roman daha bitmedi... Baba... Anne... Ölmek istemiyorum. Ölmek istemiyorum. Tang abi, Tang...”
Ağzı da kayboldu.
Yaşlarla ıslanmış o gözler Tang Mo'ya bakmaya devam etti. Ta ki bütün bedeni tamamen yok olana kadar.
Bir dakika içinde canlı kanlı bir insan böylece ortadan kaybolmuştu.
Tang Mo'nun zihni bomboştu. Ancak o anda onu en çok korkutan şey, bütün bunlara rağmen hala son derece sakin olmasıydı. Zhao Yan'ın kaybolduğu yere yarım dakika boyunca baktı. Sonra birden bir şey hatırladı ve hızla arkasını dönerek şarlatana baktı.
Kapkaranlık kütüphanenin içinde şarlatanın bacaklarının dizlerden aşağısı çoktan yok olmuştu. Yüzü bembeyaz halde Tang Mo'ya bakıyor, korkmuş ve acınası bir gülümsemeyle konuşuyordu.
“Tang... Tang Mo, bu oyunu kaybetmenin cezası mı...”
“Şarlatan!”
Güm!
Şarlatan yere devrildi.
Tang Mo hemen yanına koşup elini tuttu.
Şarlatan ağlıyordu. Gözyaşları yüzünü kaplamış, sümüğü dudaklarına bulaşmıştı. Tang Mo'nun eline sımsıkı sarıldı ve Zhao Yan gibi tekrar tekrar yalvardı.
“Ölmek istemiyorum, ölmek istemiyorum... Tang Mo, kurtar beni. Ölmek istemiyorum...”
Tang Mo'nun yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Şarlatanın henüz kaybolmamış bölgelerine elleriyle bastırıyordu ama görünmez çizgi oradan geçtiğinde kaybolması gereken şey yine kayboluyor, Tang Mo'nun ellerinin altında yalnızca boşluk kalıyordu.
Şarlatanın yalnızca üst bedeni kalmıştı.
“Korkma. Mutlaka bir yolu vardır.”
Koca adam gözyaşları içinde bağırdı:
“Ne yolu olabilir? Ölmek istemiyorum, gerçekten ölmek istemiyorum... Tang Mo, kurtar beni! Beni sen eledin, kurtar beni! Kurtar beni!”
Tang Mo tek kelime söyleyemedi. Şarlatan da bir süre sonra konuşmayı bıraktı.
Yalnızca ağlıyordu. Durmadan ağlıyordu.
Zaman tarifsiz derecede yavaşlamış gibiydi. Göğsü kaybolmak üzereyken şarlatan birden Tang Mo'nun elini daha da sıkı kavradı. Kan çanağına dönmüş gözlerini Tang Mo'ya dikti ve neredeyse haykırarak konuştu.
“Bir kızım var. Şanghay'da. Annesiyle boşandık. Gidip ona bak. Yaşıyor mu, bir bak. Adı Shanshan, Chen Shanshan. Yaşıyor olmalı. Kesinlikle yaşıyor olmalı! Benim için gidip ona bak, yalnızca bir kez gör yeter!”
Şarlatanın eli kayboldu.
“Yardım et bana Tang Mo, yalvarıyorum. Bana yardım et. O kesinlikle yaşıyor. Kesinlikle!”
“Orada nerede yaşıyor?”
“Jing'an Bölgesi'nde. Shibeili'de okuyor, yedinci sınıfta. O...”
Şarlatanın ağzı kayboldu.
Gözlerini Tang Mo'ya dikmişti.
Şeffaf çizgi kulaklarının dibine ulaştı. Gözlerini bir an bile kırpmadan Tang Mo'ya bakıyor, bütün gücünü o bakışa vermiş gibiydi. Tang Mo ona baktı.
“Onu bulacağım. Kesinlikle hayattadır.”
Şeffaf çizgi şarlatanın kulaklarını tamamen sildi. Ama o anda şarlatanın gözleri gevşedi. Hala ağlıyordu. Artık konuşamıyordu, yalnızca Tang Mo'ya bakıyordu. Gözleri kaybolmadan hemen önce Tang Mo'ya bir kez göz kırptı. Bir damla yaş yanağından süzülüp yere düştü.
Tang Mo kütüphanenin girişinde tek başına diz çökmüş halde kaldı. Kapının dışındaki Zhao Yan gitmişti. Kapının içindeki şarlatan da yok olmuştu.
Kütüphanede saat sekizi vurdu. Sarkaçlı saat sekizinci kez çaldığında Tang Mo hala buz gibi zeminde dizlerinin üzerinde oturuyordu.
“Uyu, uyu, sevgili yavrum. Annenin elleri usulca sallar seni...”
Yumuşak ve şefkatli bir kadın sesi bütün Suzhou'da yankılandı.
Tang Mo kaskatı bir halde başını çevirdi ve kütüphaneden iki yüz metre uzakta bulunan devasa siyah kuleye baktı.
Siyah kule gövdesinde rengarenk ışıklar yanıp sönüyordu. Daha bir gün önce kulenin çevresinde on binlerce insan toplanmıştı. Bir gün sonra ise geriye yalnızca yedi sekiz kişi kalmıştı. Tang Mo gibi yere çökmüş, şaşkınlıkla başlarını kaldırıp Ninni söyleyen Siyah Kule'ye bakıyorlardı.
Kadın sesi giriş kısmını söyledikten sonra ona bir grup çocuk sesi eşlik etti.
“Uyu, uyu, sevgili yavrum. Annenin elleri usulca sallar seni.
Beşiğin sallanırken tatlıca uyu.
Gece sessiz, yorganın sıcacık...”
Şarkı tekrar tekrar söylendi.
Rüzgar yeryüzünün üzerinden geçiyor, güzel melodiyi uzaklara taşıyordu.
Ninni sona erdiğinde o tanıdık, berrak çocuk sesi yeniden duyuldu.
“Ding dong! Dört yüz doksan sekiz milyon yüz altmış bin oyuncu başarıyla oyuna yüklendi...”
“Oyun kaydediliyor...”
“Oyun verileri yükleniyor...”
“Oyuncu bilgileri yükleniyor...”
“Kayıt başarılı...”
“Yükleme başarılı...”
“Oyuncu bilgileri başarıyla yüklendi...”
“Ding dong! 18 Kasım 2017. Oyuncular, oyuna hoş geldiniz.”
“Siyah Kule'nin üç mutlak kuralı açıklanıyor—”
“Bir: Her şey Siyah Kule tarafından açıklanır.”
“İki: 06.00–18.00 saatleri arası oyun zamanıdır.”
“Üç: Tüm oyuncular, kuleye saldırmak için elinizden geleni yapın.”
“Ding dong! İyi oyunlar!”
Terim ve çeviri notları1
- 1.
Neşe Fasulyesi (欢乐豆), Çin'deki Tencent oyunlarında kullanılan sanal oyun paralarından biri.
