İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

[Serbest Keşif] Ana Kamp

[Bölge 3: Kuzey Dış Kalesi]

— Tamamlanma Durumu: Normal Oda 1/1, Boss Odası 1/1

— Elde Edilen Hazine Sandıkları: 2/2

Bölge 3 tamamen temizlendi.

Boss savaşında küçük bir aksilik yaşanmıştı ama genel olarak keşif hem hızlı hem de sorunsuz tamamlanmıştı.

Altın Gargoyle kayda değer bir ekipman düşürmemiş, onun yerine altına dönüştürülebilen bir yığın eşya bırakmıştı.

Sonra ayırmak üzere fazla dikkat etmeden hepsini topladım.

Boss odasındaki hazine sandığından ise...

[Çığlık Cübbesi (SR) Seviye 30]

— Kategori: Kumaş Zırh

— Savunma: 15-20

— Dayanıklılık: 20/20

— Bir düşman her yenildiğinde kaybedilen MP'nin %1'ini geri kazandırır.

] Set Etkisi: Çığlık Atmalısın (1/3)

— Bir düşman her yenildiğinde etki alanındaki hedeflere korku durumu uygular.

(Set etkisinin etkinleşmesi için 'Çığlık Eldivenleri' gerekir.)

(Set etkisinin etkinleşmesi için 'Çığlık Küresi' gerekir.) [Jupiter (SR) envanterinde]

Bir Çığlık seti daha ortaya çıktı...

Geçen sefer aldığımız büyülü küreyi, yani Çığlık Küresi'ni sakladığıma göre seti tamamlamak için geriye yalnızca eldivenler kalıyordu.

"Ah, benim yüzümden herkes bunca zahmete katlandı. Şimdi bunu kabul edecek kadar yüzsüz olsam mı, bilemedim."

Böyle diyen Jupiter, yıldırım hızıyla cübbeyi kaptı.

Boss savaşında ortalığı karıştırmıştı ama sıradan Gargoyle'ların neredeyse tamamıyla o ilgilenmişti.

Jupiter bu savunma aşamasında da önemli rol oynamıştı. Ona iyi ekipman vermekten zarar gelmezdi.

'Hata yapan birini ödüllendirmek biraz tuhaf geliyor ama...'

Neyse, eşyaların toplanması bitti ve Bölge 3'ün keşfi sona erdi.

Boss odasında aşağı inen merdivenler vardı. Bu geçit kale surlarının altına uzanıyordu.

"Hemen ileride güvenli bir nokta var."

Savaş sonrası kısa bir mola veren parti üyelerine haber verdim.

"Şimdiye kadar uğradığımız yerler arasında en büyüğü. Bu zindanda hayatta kalmış az sayıdaki insan genellikle orada toplanır. Hatta dükkan ve demirci gibi tesisler bile var."

Zindanın içine kurulmuş bir Ana Kamp gibi; dış dünyada bulunamayan eşyaları satın alma ve büyüsel geliştirmeler yaptırma imkanı sunuyordu.

"Ama bugünkü hedefimiz yeni üyeler bulmak."

Parti üyelerine yeniden hatırlattım.

"Dost canlısı ve becerikli görünen biri çıkarsa onu bir şekilde bizimle gelmeye ikna edeceğiz."

"..."

"Gözünüzü dört açın, işe yarar birini görüyor musunuz diye bakın."

Kurutulmuş erzak yiyen Evangeline'in alnında soğuk terler belirdi.

"Böylesine kasvetli bir yeraltı mağarasında bu özellikleri taşıyan biri bulunur mu sizce? En başta burada 'insan' var mı ki?"

"...Eh, koşulları biraz karşılamasalar da olur. Neyse, etrafa dikkatle bakalım."

İnsan olmasa da, hayalet olsa da umurumda değildi.

Canavarları iyi öldürebilsinler yeter; hayaletmiş, iblismiş, zombiymiş, hiç fark etmez, hepsini seve seve aramıza alırım!


Kısa molamızı bitirip merdivenlerden aşağı inmeye başladık. Sarmal merdivenler sanki sonsuza kadar uzanıyordu.

'Şuraya bir yürüyen merdiven ne iyi giderdi...'

Az önce çıktığımız surların yüksekliği düşünülünce aşağı inmek de en az o kadar göz korkutuyordu.

Yine de geçen sefere göre daha az yorgun olduğumuz için iniş epey kolay geldi.

Küt!

Sonunda ayaklarımız yere bastı.

İndiğimiz merdivenin hemen yanında da...

"Vay canına..."

Devasa bir demir kapı vardı. Kapıyı ilk kez gören Evangeline hayranlığını gizleyemedi.

Göl Krallığı'nın Kuzey Kapısı.

Kızıl pasa bürünmüş demir kapı sımsıkı kapalıydı ve hala ürpertici bir hava yayıyordu.

"Gölün altına ilk girdiğimizde gördüğümüz kapının aynısı."

O zaman dışarıdan bakmıştık, şimdi ise içeriden görüyorduk.

Bu kapı kapalı olduğu için şehre bir tahliye kanalından girmek zorunda kalmıştık. Koca bir dolambaçlı yoldan sonra nihayet ana kapıya ulaşmıştık.

"Önceden olduğu gibi şimdi de açamıyoruz galiba."

Lucas, başını düşünceli bir tavırla yana eğmiş, kapının çevresini incelerken söyledi.

"Makara veya başka bir düzenek yok... Bu kapı nasıl açılıyor?"

"Burası büyülü bir krallık olduğuna göre herhalde bir tür büyü düzeneği vardır."

Omuz silktim.

"Zaten bu kapının açıldığı tek bir durum var."

"Ne zaman?"

"Onların istilası başladığında."

Lucas'ın yüzü sertleşti. Başımı salladım.

"Canavar sürüsü insan dünyasına doğru yürüyüşe geçtiğinde. Yalnızca o zaman."

Parti üyelerimiz güçlükle yutkundular.

Acı acı gülümseyerek şehri işaret ettim.

"İçeri girelim. Güvenli bölgemiz hemen ileride."


Kuzey Kapısı'ndan uzaklaşıp şehrin merkezine doğru uzanan ana yolu takip edince geniş bir meydana ulaştık.

Neredeyse bir spor kompleksi büyüklüğündeydi. Bu devasa meydanda Gargoyle'lar düzenli sıralar halinde dizilmişti.

Şaşkın Evangeline başını bir o yana bir bu yana çevirdi.

"Bunlar burada ne yapıyor?"

"Bir sonraki savunma savaşında Crossroad'u istila edecek olanlar bunlar."

Sıkışık saflar halinde dizilen yüzlerce Gargoyle, uyuyormuşçasına başlarını öne eğmişti.

Meydan karanlığa gömülmüştü, bu yüzden tam sayılarını çıkarmak zordu ama şöyle bir bakınca bile sayıları ürkütücüydü.

"Burada birikiyorlar ve vakit geldiğinde hep birlikte Crossroad'a hareket edecekler."

Lucas elini belindeki uzun kılıca götürdü.

"Öyleyse şimdi saldırıp hepsini yok etmemiz gerekmez mi?"

"Olmaz. Hepimizin katledilmesini mi istiyorsun?"

Hareketsiz duruyor, uyuyormuş gibi görünüyor olabilirlerdi ama saldırıya uğradıklarında kesinlikle karşılık verirlerdi.

Üstelik şimdi bile şehrin farklı yerlerinden uçup gelen başka Gargoyle'lar teker teker saflara katılıyordu.

Sayıları gözümüzün önünde artıyordu.

"Burası onların kalesi. Biz ise yalnızca beş kişiyiz. Şimdi saldırırsak sonu katliam olur."

"..."

"Şu an yapabileceğimiz şeyleri yapalım."

Meydandan ayrılan bir ara yola sapıp elimi salladım. Parti üyeleri dikkatle peşimden geldi.

Ana yoldan çıkıp yaklaşık beş dakika boyunca kıvrımlı bir ara sokakta ilerledik.

Birden önümüz açıldı. Karşımızda epey geniş bir açıklık uzanıyordu.

Şehrin kasvetli bölgelerinin aksine burası inanılmaz aydınlıktı.

Açıklığın her tarafında sokak lambaları gibi parlayan Büyü Taşları vardı ve tam ortada büyük bir kamp ateşi yanıyordu.

"İşte geldik."

Parti üyelerine dönüp kamp ateşini işaret ettim.

"Burası Ana Kamp. Bundan sonraki zindan keşiflerimizde bize yol gösterecek ve üs görevi görecek."

Biraz önceki canavarlarla dolu meydan kadar büyük olmasa da şimdiye kadar girdiğimiz güvenli bölgelerden çok daha genişti.

Partimle birlikte açıklığa girdik.

Işıksız, zifiri karanlık bir yerden çıkıp aniden bu aydınlık alana gelince rahatladık ve gerginliğimiz hafifledi.

"Ah, sıcacık."

Ellerimi kamp ateşine uzatıp sıcaklığının tadını çıkardım. Sanki yeniden hayata dönmüştük. Bir üs dediğin böyle olmalıydı.

Tam o sırada çevreyi dikkatle tarayan Lucas bana fısıldadı.

"Ama Efendim, burada insanların yaşadığını söylememiş miydiniz?"

"Ha? Evet?"

"Ama... ortalıkta kimse görünmüyor."

Ha?

Başımı kaldırıp çevreme baktım. Haklıydı. Görünürde kimse yoktu.

'Oyunda en az dört beş NPC bulunması gerekirdi.'

Burada en az dört beş kalıcı NPC olur, gelip geçen birkaç kişi de mutlaka dolaşırdı.

Ama nedense Ana Kamp tamamen boştu.

"..."

Gözlerimi kıstım.

Bu iyiye işaret değildi.

"Yoksa..."

Tam o sırada oldu.

Şak! Şak!

Açıklığın farklı noktalarından bir düzine kadar NPC fırlayıp yay ve arbaletlerini bize doğrulttu.

"Eller yukarı!"

"Kıpırdamayın! Hareket ederseniz ateş ederiz!"

Zaten tetikte olan Lucas hemen kılıcını çekip savunma duruşu aldı.

Evangeline bir anda kalkanını takarak öne çıktı; Jupiter ise her zamanki umursamaz ifadesiyle sigarasını çiğnerken büyü küresini kaldırdı.

"N-ne, neee? Neeee?!"

Sadece afallayıp kalan Damien ne yapacağını şaşırmıştı.

Damien'ın omzunu bir kez sıkıca tutup çevremizi hızla taradım.

Etrafımızı yaklaşık bir düzine kişi sarmıştı.

Ama üzerlerindeki kıyafetler hiç tanıdık değildi.

Hepsinin yüzünü gizleyen beyaz maskeleri ve ek yeri görünmeyen zırhları vardı.

Taşıdıkları ekipmanların seviyesine bakılırsa ilk bakışta bile yüksek seviyeli oldukları anlaşılıyordu.

'Bir de top getirmişler...'

Karşı taraftaki tepeden bize nişan alan topu görünce acı acı güldüm. Bu işi ciddiye almışlardı.

'Kaçış yolu var mı?'

Çevrede kaçacak bir yol aradım ama kuşatma kusursuzdu. Sessizce sıvışmak imkansız görünüyordu.

Hafifçe dudağımı ısırdım.

'Güvenli bölge diye gardımı indirdim!'

Oyunda canavarların giremediği ve savaşın yaşanmadığı yerler vardı. Ama burası gerçek dünyanın ta kendisiydi.

'İnsanların' her yerde, her an birbiriyle çatışabildiği, birbirini öldürebildiği ya da öldürülebildiği, hiçbir kısıtlamanın olmadığı bir dünya...!

'Ama bununla ilgili hiçbir işaret yoktu! Güvenli bölgeye girer girmez pusuya düşmek de ne demek? Üstelik bunlar kim? Neler oluyor burada?!'

İçimde düşüncelerim karmakarışıktı ama dışarıdan sakin görünmeyi sürdürdüm.

"Karşılamanız biraz ateşli olmadı mı?"

Rahat bir gülümsemeyi koruyarak sesime de aynı rahatlığı yansıttım.

"Sıcak karşılamanız için teşekkürler, ama biri mevcut durumu açıklasa iyi olurdu."

"..."

"Biz bu zindana daha yeni girmiş maceracılarız. Yardım edip yol göstermeniz gereken sevimli acemileriz."

Hafif alaycı konuşmama rağmen hiçbiri kıpırdamadı.

Silahlarını bize doğrultmuş, maskelerinin ardından soğuk gözlerle bakıyorlardı.

Hafifçe iç çektim.

"Yoksa bu, acemi maceracılara haddini bildirmek için düzenlenen bir kabul töreni mi? Böyle gelişmiş bir toplumda böylesine köhne bir uygulamanın hala sürdüğünü bilmiyordum."

"Köhne mi dedin? Ona güzel bir gelenek desek nasıl olur?"

O sırada tok bir ses yankılandı.

Serin, pes perdeden gelen bir sesti. Adam profesyonel şarkıcı olabilirdi.

"Çaylak sıçanları yakalamak, insanlık tarihi boyunca nesilden nesile aktarılan bir gelenektir. Kıdemlilere duyulması gereken saygıyı ve görgüyü insanın bedenine kazıyan bir süreçtir. Böyle harika bir kültürü koruyup geliştirmemiz gerekmez mi?"

Ama böylesine hoş bir bariton sesle ortaya attığı bu saçma sav, ister istemez ne güzel bir sesin ziyan edildiğini düşünmeme yol açtı.

Burnumdan soludum.

"Ne kültürü? Bu saçmalığa kültür denmez. Görünüşe bakılırsa kıdemli maceracımızın epey eski kafalı bir yanı var."

"Ha, ha, ha! Bunu sık sık duyuyorum."

Küt. Küt.

Beyaz maskeli NPC'lerin arasından bir adam çıktı.

"Ama ne yaparsın? Uzun süre yaşayınca eski şeylere tutunmaya başlıyorsun."

"...!"

Uzun, sivri bir şapka ve siyah bir ozan kıyafeti.

Adamın yüzü tanıdıktı.

Elbette, ikinci aşamayı mahveden kişi oydu.

Dişlerimi gıcırdatarak ona baktım.

"'Fareli Köyün Kavalcısı'...!"

"Oo, bana böyle mi diyorsun?"

Adam yaklaşınca şapkasının gölgesinde gizlenen yüzü ortaya çıktı.

...O da maske takıyordu.

Çenesinden çıkarılabilen türdeydi; böylece enstrüman çalarken maskesini çıkarabiliyordu.

Bir soytarınınki gibi, beyaz maskenin üzerine yalnızca gülümseyen bir yüz işlenmişti.

"'Fareli Köyün Kavalcısı', ha? İlginç bir lakap, ama izin ver de kendimi doğru dürüst tanıtayım."

Adam elini göğsüne koyarak abartılı bir tonla kendini tanıttı.

"Karşınızda, görkemli Göl Krallığı'nın derinliklerinde dolaşan azılı bir suçlu. Göl Krallığı'nda kalmış son Saray Müzisyeni, Saray Soytarısı ve bir Saray Büyücüsü."

Adam saygı gösterircesine yavaşça eğildi ve sonunda adını söyledi.

"Bana 'Crown' derler."

Sesi derin, güzel ve son derece tiksindiriciydi.

"Tanıştığımıza memnun oldum, son 'Oyuncu'."