‘Merak etme, Evangeline. Hiçbir şey olmayacak.’
Çocukluğundan kalma bir anıydı.
O gece de canavarlar şehre baskın düzenlemişti.
Şehir savaş alanına dönmüş, Crossroad Uçbeyi konağından fırlayıp aceleyle cepheye koşmuştu.
Her zamanki gibi annesi Evangeline'in odasına gelmiş ve onu sımsıkı kucaklamıştı.
‘Korkacak hiçbir şey yok. Güneş doğduğunda bütün canavarlar kaybolacak.’
Evangeline biliyordu.
Asıl korkan annesiydi.
Babası her savaşa gittiğinde annesi, onun yaralanmasından ya da ölmesinden korkup titrerdi.
Ama bunu dile getirmek yerine kızının yanına gelir, onu sessizce kucaklardı.
‘…’
Evangeline başını çevirdi. Uzakta, cephe hattından alevler yükseliyordu.
Kale ile konak arasında epey mesafe olmasına rağmen demirlerin çarpışması apaçık duyuluyordu. Kül kokusu burnunu sızlatıyordu.
İnsanların çığlıkları ve feryatları, canavarların ulumaları. Bir de kanın ağır kokusu.
‘Anne.’
Evangeline sordu.
‘Ben ne zaman oraya gitmek zorunda kalacağım?’
‘Ne?’
Annesi küçük kızına şaşkınlıkla baktı. Evangeline'in yüzünde bir çocuğa yakışmayacak kadar olgun bir ifade vardı.
‘Babamdan duydum. Cross Ailesi'nin varisi cepheye gidip savaşmak zorundaymış.’
Annesinin yüzü, sanki dünyası başına yıkılmış gibi soldu. Evangeline başını yana eğdi.
‘Anne, savaşmamı istemiyor musun?’
‘Bu, isteyip istememekle ilgili değil. Cross Ailesi'nin kaderi bu.’
Annesi Evangeline'i bir kez daha sımsıkı kucakladı.
‘Sadece… üzücü.’
‘Üzücü mü?’
‘Çünkü annen korkağın teki. Babanın yaralanmasından, senin de gelecekte acı çekmenden korkuyorum… Hem korkutucu hem de üzücü.’
Evangeline biraz tereddüt ettikten sonra bir süredir aklını kurcalayan soruyu sordu.
‘Anne, böyle olacağını bilmiyordun, değil mi?’
‘Efendim?’
‘Canavarlar her saldırdığında babam için endişeleneceğini bilmiyor muydun? Büyüdüğümde benim de orada savaşmak zorunda kalacağımı bilmiyor muydun?’
Kocasının ölebileceği korkusu. Kızının geleceğini düşündükçe yüreğini kaplayan keder.
Canavarların saldırdığı her gece annesi böyle titrerdi.
‘Böyle olacağını bilseydin… babamla evlenmez miydin?’
Kızına sessizce bakan annesi yanıt verdi.
‘Hayır. Biliyordum.’
Dudaklarında yavaşça yumuşak bir gülümseme belirdi.
‘Babanla evlenirsem canavarların saldırdığı her geceyi ağlayarak geçireceğimi biliyordum.’
Annesinin nasırlı ama sıcak eli Evangeline'in saçlarını okşadı.
‘Seni dünyaya getirirsem bir gün senin de savaşmak zorunda kalacağını biliyordum. O kaderin beni üzeceğini biliyordum. Her şeyi biliyordum.’
‘Ama neden? Neden babamla evlendin?’
Bir türlü anlayamayan Evangeline yeniden sordu.
‘Neden… beni dünyaya getirdin?’
Acı ve keder getireceğini bile bile neden bu yolu seçmişti?
Önünde yalnızca acı olduğunu bilmesine rağmen. Neden?
“Hımm? Acaba neden…”
Sesi giderek kısılan annesi sonunda belli belirsiz gülümsedi.
“Belki de devam eden şeyler yüzündendir.”
“Devam eden şeyler…? O da ne?”
Kucağında gözlerini kırpıştıran Evangeline'e sarılan annesi ağır ağır yanıtladı.
“Büyüyünce anlayacaksın, Evangeline.”
“Büyüyünce mi?”
“Evet, o zaman mutlaka anlayacaksın.”
Annesinin iri ve sıcak eli Evangeline'in sırtını usulca okşadı.
“Annenin neden böyle davrandığını anlayacaksın…”
Neden korku ve kederle dolu bir geleceğe doğru yürüdüğünü.
Annesinin ölümünden üç yıl sonra bile Evangeline bunu hala anlayamamıştı.
Belki de… sonsuza dek anlayamayacağını düşünüyordu.
“Öhö?!”
Nefesi kesilen Evangeline gözlerini kocaman açtı.
“Öhö, öhö, öhö!”
Şiddetle öksürürken ağzından kan geldi. Sırtında künt bir ağrı yükseldi.
Ağzını silen Evangeline ne olduğunu anlamaya çalıştı.
Golemin yumruğuyla savrulup konağın duvarına kadar uçmuş, sırtını oraya çarpmıştı.
‘Ne kadar süre baygın kaldım?’
Pek uzun sürmemiş olmalıydı. Çünkü kendisine vuran golem hala üzerine geliyordu.
GÜÜÜR!
Golem neden buradaydı?
Aklı soruyu tamamlayamadan bedeni harekete geçti.
ÇANG!
Evangeline kalkanını hızla sol koluna takıp golemin yumruğunu engelledi.
GÜM!
Kalkan bembeyaz parladı ve saldırıyı başarıyla durdurdu.
Ancak Evangeline yeni bir duruş alamadan ikinci saldırı geldi.
PAT! GÜM!
Golemin devasa ayağı Evangeline'in ufak bedenini ezmek üzere indi.
Böylesine iri bir gövdeden bu çevikliğin nasıl çıktığı akıl alır gibi değildi.
Kalkanının ardında darbeyi karşılayan Evangeline konağın duvarını delip geçerek içeri yuvarlandı.
“Öhö!”
Evangeline inleyerek yıkılan duvarın enkazından ayağa kalktı.
“Bu kadarı da delilik artık…!”
GÜÜÜR!
Golem duvarda açtığı deliği genişletip konağın içine girmeye çalışıyordu.
Her hareketinde tavan çöküyor, duvarlar parçalanıyordu.
“İnsanların evini de yıkıyor, şerefsiz…”
Evangeline dişlerini sıkarak doğruldu ve mızrağını sağ eliyle kavradı.
ÇANG!
Mızrağı kavradığı anda kalkanındaki göz kamaştırıcı ışık mızrağa aktarıldı.
Saldırı yeteneği [Hasar İadesi] hazırdı.
O şey bir kez daha hücum ettiğinde karşı saldırıya geçip işini bitirecekti.
‘Gel bakalım, boğa bozuntusu…!’
Evangeline avını kollayan bir avcı gibi parlayan gözlerle onun içeri girmesini bekledi.
Önündeki golem duraksamadan dosdoğru hücuma geçti. Evangeline zihninde zamanlamayı kusursuzca hesaplıyordu. Üç, iki, bir…
Tam o sırada oldu.
PAT! GÜM!
Evangeline'in sağındaki ve solundaki duvarları parçalayarak iki yeni Buhar Golemi ortaya çıktı.
“Ne—”
Şaşırmasına rağmen Evangeline hızla tepki verdi.
GÜM! PAT!
Sağdan gelen düşmanın göğsünü mızrağıyla delip geçerken soldan gelenin saldırısını kalkanıyla savuşturdu.
Sağdaki golemin Büyü Çekirdeği delinmiş, yaratık anında ölmüştü; soldakinin saldırısı da kusursuzca engellenmişti.
Ama önden hücum eden için…
“Gh…?!”
Yapabileceği hiçbir şey yoktu.
GÜM!
Evangeline'in gövdesi kadar büyük bir yumruk bir kez daha üzerine indi.
ÇAT! ŞANGIR!
Duvarı delip geçen Evangeline, bir gardıroba ve vitrinin içine çarptıktan sonra ancak durabildi.
Gardırop ve vitrindeki tabaklarla şişeler yere dökülüp paramparça oldu.
“Lanet… olsun…!”
Yağmur gibi üzerine dökülen cam parçaları arasında Evangeline burnundaki kanı sildi.
İki Buhar Golemi gümbürtüler çıkararak Evangeline'e doğru hücum etti.
Evangeline gözlerini kısıp bağırdı.
“Azıcık yavaşlayın be, canavar bozuntuları!”
Çömelmiş olduğu yerden kuvvetle sıçrayıp ileri atıldı.
İlk golemin yumruğunu kalkanıyla savuştururken diğer elindeki mızrakla göğsünü deldi. TAK!
Hemen ardından ikinci golem hücuma geçti.
Evangeline mızrağının ucunda asılı kalan ilk golemin bedenini, ikincinin saldırısını karşılamak için kullandı.
ÇATIR!
İkinci golem ilkine takılıp bir an duraksadığında Evangeline mızrağını bütün gücüyle ileri itti. İlk golemi delip geçmiş olan mızrak ucu, ikinci golemin göğüs zırhına ulaştı.
GÜÜM!
O anda mızrağın ucu alev alev parladı.
İlk yeteneği [Hasar Depolama] ile biriktirdiği düşman saldırılarını, ikinci yeteneği [Hasar İadesi] aracılığıyla geri gönderiyordu!
BUM!
Mızrağın ucundan biçimsiz bir enerji patladı.
Mızrağa saplanmış ilk golemle mızrak ucunun değdiği ikinci golem aynı anda patladı; üst gövdeleri bir anda parçalandı.
GÜM! TAK, GÜMBÜR…
“Hah, hah, hah!”
Parçalanan golemlerin kalıntıları dört yana savruldu. Evangeline mızrağını havada tutarak soluklandı.
“…Ah!”
Çatışma bir anlığına yatışınca yaralı yerlerindeki acı birden bastırdı.
Yanmış derisi sızlıyor, ani darbeyi engellerken zorlanan bileği zonkluyordu.
Ancak Evangeline ilk yardımı aklından bile geçirmeden hızla konağın dışına yöneldi.
‘Golem Lejyonu baskın düzenledi. Crossroad'a beklenenden bir gün önce saldırdılar.’
Böyle giderse Crossroad bile güvende olmayacaktı.
‘Geri dönüp saldırıyı haber vermeliyim…!’
Evangeline aksayarak harap olmuş konaktan zar zor dışarı çıkabildi.
Tam o anda.
GÜM!
Çevre sarsıldı.
Sarsıntı öylesine şiddetliydi ki Evangeline'in küçük bedeni yerden havalandı.
“Ha?”
Şaşkınlıkla ses çıkaran Evangeline, sarsıntının geldiği yöne baktı.
Ve onları gördü.
GÜM…! GÜM…! GÜM…!
Elliyi aşkın golemden oluşan devasa bir sürü doğrudan ona doğru ilerliyordu.
Golemlerin eş zamanlı attığı her adımda yer şiddetle titriyordu.
Zaten yıkılmış olan konak duvarları daha da parçalanıyor, tuğlalarla molozlar deprem olmuşçasına etrafa saçılıyordu.
“Bu da ne böyle…?”
Evangeline işte o zaman anladı.
Az önceki üç Buhar Golemi yalnızca önden gönderilmiş keşif birliğiydi. Asıl tehdit bu dev yaratıklardı.
‘Kaçmalıyım.’
Başka yolu yoktu. Evangeline içgüdüsel olarak biliyordu.
Onlarla doğrudan savaşa girerse ölürdü.
‘Atım nerede?’
Evangeline çevresine bakındı ama atı çoktan kaçmıştı.
‘Crossroad'a kadar koşmalı mıyım?’
Evangeline aksayan bacağına baktı. Bu yarayla koşabilir miydi?
‘Koşup koşamamamın önemi yok!’
Şimdi biraz olsun uzaklaşamazsa buradan asla kaçamayacaktı!
Dişlerini sıkan Evangeline, Crossroad'a doğru koşmaya hazırlandı. Tam o sırada…
VUUUM!
Grubun arka saflarında bulunan iki golem havaya yükseldi.
Bunlar daha önce hiç görmediği türden golemlerdi. Diğerleri kaba ve dayanıklı görünürken bu ikisinin hatları zarif ve pürüzsüzdü.
Olağan dışı tehlikeyi sezen Evangeline hemen kalkanını kaldırdı.
Bu hareket hayatını kurtardı.
ZİNG!
Havada süzülen iki golemin parmak uçlarından onlarca parlak kırmızı ışın fırladı.
Serbest Keşif sırasında karşılaştıkları boss canavarının kullandığı lazer büyüsünün aynısıydı.
Ama ışınların sayısı çok daha fazlaydı ve bunlardan iki tane vardı.
PİNG! VİVVVVVVİNG!
GÜÜM!
Onlarca kırmızı lazer, Evangeline'in bulunduğu zemini darmadağın etti.
Her ışın bir kırbaç gibi toprağı taradığında patlamalar ve alevler yükseliyordu.
Evangeline kalkanını kaldırıp büyü saldırılarını karşıladı. Çömelmiş bedeni durmadan geriye itiliyordu.
“Öhö…!”
Kalkanının dayanıklılığının hızla tükendiğini hissedebiliyordu.
Zorlansa da saldırılara dayanmayı başarıyordu. Sorun şuydu:
GÜÜÜR!
Evangeline büyüyü engellemek için olduğu yerde direnirken diğer golemler ona doğru koşuyordu.
‘Burada sıkışıp kalamam! Onları engelleyip aramı açmalıyım…!’
Evangeline kalkanını önünde tutarak geri geri çekilmeye başladı.
Ancak tam o sırada incinmiş bileği üzerine basamadı ve dengesini yitirdi.
‘Eyvah.’
Şansına bakın, bir hata daha, hem de tam şimdi.
Evangeline'in duruşu bozulunca savunmasında bir açıklık oluştu. Kırmızı ışınlar bu fırsatı kaçırmayıp içeri sızdı.
PİNG! VİVVVİNG!
“Ah!”
Işınlar yakıcı ve keskindi. Yalnızca sıyırıp geçmişlerdi ama derisini dağlayıp yaralar açmaya yetmişti.
Evangeline'in küçük bedeninden kan damlaları sıçradı.
Evangeline'i sıyıran ışın yere değdiği anda toprağı tutuşturup bir patlamaya yol açtı.
GÜÜÜM!
“Ahh… Ugh…!”
Patlamalarla savrulup ışık huzmeleriyle kesilen Evangeline yerde sertçe yuvarlandı.
Boğulur gibi öksürerek üst gövdesini zar zor kaldırdığında dev golemlerin giderek yaklaştığını gördü.
‘Ah.’
Evangeline başını yavaşça eğdi. Aklı hala berraktı ve durumu değerlendirmesi uzun sürmedi.
‘Sonum geldi.’
Öylesine boştu ki.
Birdenbire, hiç beklemediği bir anda. Ölüm kapısına dayanmıştı.
“Daha yapamadığım o kadar çok şey var ki…”
Hiç sevgilisi olmamış, içki içmemiş, sigara bile denememişti.
Henüz yetişkin bile olmamıştı.
Gerçekten ne yapmak istediğini anlama fırsatı bile bulamamıştı.
“Her şey bitiyor.”
Evangeline gözlerini yavaşça kapadı.
Ne öfke vardı ne de keder.
Yalnızca pişmanlık.
Hayatının son anlarında genç kızın hissettiği tek duygu buydu. Evangeline sessizce iç çekti.
“Pişmanım…”
Tam o sırada oldu.
“O zaman yaparsın.”
“…?”
“Yapamadığın her şeyi birer birer yaparsın.”
Ansızın tam önünden bir ses duyuldu.
Halüsinasyon gördüğünü sanan Evangeline gözlerini ağır ağır açıp önüne baktı.
“Hayat kısa. Pişman olup durma, onu elinden geldiğince dolu dolu yaşa, tamam mı?”
Evangeline'in önünde sırtı ona dönük bir adam dimdik duruyordu.
Gömleği terden sırılsıklamdı; buraya nasıl aceleyle koştuğu belliydi. Omuzları soluk alıp verdikçe inip kalkıyordu.
Evangeline gördüklerine inanamayarak ağzını hafifçe araladı.
“…Kıdemli?”
Adam başını çevirip ona baktı.
Everblack İmparatorluğu'nun üçüncü prensi Ash ‘Born Hater’ Everblack, dişlerini göstererek sırıtıyordu.
“Seni kurtarmaya geldim, sevimli çömezim.”
