“Bugün tezgahta neler var?”
Mütevazı tezgaha eğilip bu soruyu İsimsiz'e sordum. O da hiç istifini bozmadan mallarını işaret etti.
“Stoklarım sürekli değişir ama bir şey kesin: Bunlar insanların dünyasında kolay kolay rastlayamayacağın kalıntılar.”
Doğrusu, bu kadarı belliydi. Şeytani etkilerin izlerini taşıyan bu zindan, geldiğimiz dünyadan tamamen farklıydı.
Önümdeki eşyalar kuşkusuz birinci sınıftı. En azından Crossroad sınırları içinde bulunamayacak kadar nadirdiler.
‘Bunlar inanılmaz değerli.’
Bir yüzüğü elime alıp incelerken boğazımdan hafif bir inilti çıktı.
Mallara hakim altın ve mor renkler, SR ile SSR arasındaki yüksek sınıflarını açıkça gösteriyordu. Üstelik şaşırtıcı biçimde bu tezgahta indirimli satılıyorlardı.
‘Sıradan satıcılarda da güzel hazineler çıkabiliyor ama bu... Bununla kıyaslanamaz bile.’
Yoksa İsimsiz denen bu karakter, oyuncuya olağanüstü fayda sağlayan bir NPC miydi?
Eşyaları daha ayrıntılı incelemeye başlamıştım ki parti üyelerim de mallara göz atmak için birer birer etrafıma toplandı.
Kalabalık büyürken İsimsiz, parmağının ucuyla eşyalardan birini hafifçe dürttü.
“Bunlar Göl Krallığı'nın dört bir yanındaki yolculuklarımdan topladığım ganimetler. Kaliteleri dış dünyadakilerden aşağı kalmaz. İstediğiniz gibi inceleyebilirsiniz.”
“Peki, fiyatı nasıl belirleyeceğiz?”
“Dışarıda kullandığınız paranın buralarda pek değeri yok.”
İsimsiz cebinden ışıldayan bir Büyü Taşı çıkardı.
“Burada Büyü Taşları veya Büyü Çekirdekleriyle alışveriş yapıyoruz.”
Kulağa mantıklı geliyordu.
Büyü Taşları bir tür takas malzemesiydi. İmparatorluk parasına çevrilebildikleri gibi zindanda karşılaşılan gezgin tüccar NPC'lerle alışverişte de kullanılabiliyorlardı.
Sorun elimdeki stoktu. Elde ettiğim her Büyü Taşı'nı anında imparatorluk parasına çevirmiştim; şimdi cebimde bir tane bile yoktu.
‘Bir tüccar NPC'yle bu kadar erken karşılaşacağımı nereden bilebilirdim?’
Önüme serilmiş ama ulaşamayacağım serveti seyreden bir dilenci gibiydim.
Bu zindan seferinde topladığımız bütün Büyü Taşlarıyla Büyü Çekirdeklerini bir araya getirip ona uzattım.
“Bunlarla ne alabilirim?”
“Hımm, bakalım...”
İsimsiz'in elinde üç adet R sınıfı Büyü Çekirdeği ve bir torba Büyü Taşı vardı. Bunları düşünceli bir ifadeyle tarttı.
“Açık konuşmak gerekirse pek fazla bir şey değil.”
Eşyaları cebine koyduktan sonra İsimsiz, teselli edercesine başını salladı.
“Ama bu ilk alışverişimiz olduğu için ve burayı fethetmeye yönelik takdire değer kararlılığını da göz önünde bulundurarak... Seni teşvik etmek adına bir eşya seçmene izin vereceğim.”
“Yoksa kılık değiştirmiş bir melek misin?!”
Cömertliği karşısında öylesine şaşırmıştım ki az kalsın önünde diz çökecektim.
Bu üç beş Büyü Taşı karşılığında gerçekten SR veya SSR sınıfı bir eşya mı seçebilecektim? Resmen bedava veriyordu.
Hayretimi bastırmaya çalışırken gözlerim tezgahtaki hazineler arasında dolaştı. Her biri tek başına dillere destan olabilecek cinstendi.
Bu sırada pazarlığı arkamdan izleyen parti üyelerim, istedikleri eşyaları teker teker göstermeye başladı.
“Prens Hazretleri, ben fazla isteği olmayan mütevazı bir yaşlı kadınım. Ama şu Yüz Yıllık Ginseng'i yiyebilirsem belki gençliğimden on yıl geri kazanabilirim...”
Ne? Savaş eşyası bile değil bu. Güçlenmek için değil, sağlığına iyi gelecek bir şey mi istiyor?
“Paranı biriktir de kendin al.”
“Öf.”
Jupiter homurdanarak geri çekildi. Yerini bana dikkatle bir eşya uzatan Lucas aldı.
“Efendim, şu Tüy Çizmeleri'ne ne dersiniz?”
Çizmeler kar gibi beyazdı. Kısaca incelediğimde ‘Patlayıcı Hız Artışı’ özelliği sağladıklarını gördüm. İlginçti.
“Lucas, çevikliğini mi artırmak istiyorsun?”
“Hayır, Lordum, bence bu çizmeleri sizin giymeniz faydalı olur. Acil durumlarda hızla geri çekilmenizi sağlayabilirler.”
“Lucas...!”
Bu düşünceliliği boğazımı düğümledi. Böyle bir durumda bile önce beni düşünüyordu. Ne harika bir çocuktu!
Ama ana savaşçılardan biri olmadığım için şu an kendi ekipmanımı seçmeme gerek yoktu. Bu yüzden onun önerisini de eledim.
Sırada, biraz tereddüt ettikten sonra seçtiği eşyayı uzatan Damien vardı.
“Galiba bu... bir İksir Üreticisi.”
“Hı?”
Taşınabilir bir su filtresine çok benziyordu.
İncelediğimde belli bir süre geçtikçe iksir stokunu yenileyen bir eşya olduğunu gördüm. Burada gerçekten yok yoktu.
“Bunu tapınağa yerleştirirsek yaralıların tedavisinde çok faydalı olabilir.”
Haklıydı. Yenilenme aralığı uzun olsa bile sürekli iksir üretmek, yaralıların tedavisini ciddi ölçüde kolaylaştırabilirdi.
Yine de bu, yalnızca burada bulunabilecek vazgeçilmez bir eşya değildi.
Sonuçta iksirleri dışarıdan da temin edebiliyorduk. Tek seferlik bu alışveriş fırsatını böyle bir şey için kullanmak israf olurdu.
Nedenimi Damien'e nazikçe açıklayıp onu teselli ettikten sonra son parti üyemiz Evangeline'e döndüm.
Evangeline tezgahtan uzakta durmuş, etrafı inceliyordu. Başımla yanıma gelmesini işaret ettim.
“Sen hiçbir şey seçmeyecek misin?”
“Ben bu partiye geçici olarak katıldım zaten.”
Evangeline omuz silkti.
“Ayrıca ekipmanlara pek meraklı değilim. Mezun olduğumda akademi müdürü bana üstün sınıf bir Süvari Mızrağı ile kalkan hediye etti.”
“...Ah.”
“Şu anda onları demircide tamir ettiriyorsunuz, değil mi? Bana yeter de artar.”
Olduğum yerde donakaldım.
Hemen yanımdaki Lucas da endişeyle terlemeye başlamıştı.
‘Doğru ya! Mızrağıyla kalkanını ben parçaladım! Tamir masrafını karşılayacak Büyü Çekirdeklerini toplamak için de buraya geldik!’
Gözümü hırs bürüyünce bunu tamamen unutmuştum. Lanet olsun.
Kaygımı güçlükle yutup İsimsiz'e alçak sesle sordum.
“Hey, İsimsiz. Elinde acaba... bir mızrak ya da kalkan var mı...?”
“Hımm. Bir setim var.”
İsimsiz tezgahın diğer tarafından bir mızrakla kalkan çıkarıp önüme koydu.
Altın rengi parıltıları, SSR sınıfı olduklarını belli ediyordu!
[İblisin Mızrağı (SSR) Sv.35]
— Tür: Süvari Mızrağı
— Saldırı Gücü: 35-40
— Dayanıklılık: 20/20
— Bir saldırı düşmanın zayıf noktasına isabet ettiğinde verilen hasar yüzde 30 artar.
[Devin Kalkanı (SSR) Sv.35]
— Tür: Kalkan
— Savunma: 35-40
— Dayanıklılık: 20/20
— Düşman saldırısı başarıyla engellendiğinde alınan hasar yüzde 30 azalır.
] Set Etkisi: İblis ve Dev (2/2)
— Her iki eşya birlikte kullanıldığında özel yeteneklerin etki katsayısı yüzde 50 artar.
《“O canavarın aurası... Kayboldu mu...?” — Bir Mızrak Şövalyesinin takım arkadaşlarından biri》
“Uuugh!”
Ağzımdan istemsiz bir ses çıktı.
Mükemmeldi. Mükemmelden de öteydi. Mızrağın üzerine işlenen şey yılan mıydı, ejderha mıydı, bilmiyorum ama çok havalıydı. Devasa bir yumruk biçiminde tasarlanmış gibi görünen kalkan da en az onun kadar etkileyiciydi. İşlevleri de kusursuzdu. Her şey harikaydı.
‘Bir set ekipman!’
Gerçek güçlerini ancak ikisi birlikte kullanıldığında gösteriyorlardı.
Yani bunları almak için ikisi de gerekliydi... Ama İsimsiz az önce sadece bir eşya seçebileceğimi söylemişti.
Mızrakla kalkan arasında gözlerimi gezdirerek kendi kendime söylenirken İsimsiz esrarengiz bir gülümseme takındı.
“Başta söylemiştim, değil mi? Bir alana bir bedava kampanyamız var. Hatırlıyor musun?”
“E, ha?”
“Bu kez ikisini de vereyim. Ne de olsa bir set oluşturuyorlar.”
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Karşımdaki bu tuhaf kadın artık göksel bir varlıktan çok ışık saçan bir umut kaynağına benziyordu.
“Ge, gerçekten mi...?”
“Evet. Hadi al şunları. Zaten benim işime yaramıyorlar.”
İsimsiz mızrakla kalkanı bana doğru uzattı.
“Sen burayı iyice keşfetmeye devam et. Arada karşılaşırsak yine alışveriş yaparız.”
Bu, deneyimli bir oyuncunun acemiye oyunu öğretmesine mi benziyordu?
Neyse, böylesine cömert bir ekipman hediyesini geri çevirmek için hiçbir neden yoktu. Minnetle mızrağı da kalkanı da aldım.
Arkamı döndüğümde Evangeline şaşkın şaşkın bakıyordu.
İki eşyayı ona uzatırken önceki gece olanları itiraf ettim.
“Aslında dün gece...”
Ekipmanlarını yumruğumla parçaladığımı ve bunları telafi etmek istediğimi açıkladığımda Evangeline'in kafası daha da karıştı.
“Anlamadım.”
“Ha? Neresini?”
“Dünkü kavgayı başlatan bendim. Siz de sonuçta saldırıma karşılık verdiniz.”
“Şey, ama biz iki kişiydik, sen tektin...”
“İlk saldıran ben olduğuma göre sayımızın ne önemi var?”
Evangeline mızrakla kalkanı kabul etmeyip bana doğru geri itti.
“Yenilen bendim ve ekipmanlarım da dövüş sırasında hasar gördü. Bu kaybın sorumluluğu bana ait. Böyle bir şey yapmanıza gerek yok.”
Ama ben de vazgeçmeye niyetli değildim. Yüzüme geniş bir gülümseme yerleşti.
“O zaman bunları tazminat olarak değil, üçüncü prens Ash'in hediyesi olarak düşün.”
“Ha?”
“Bir prensin akademiden dönem arkadaşına, Evangeline Cross'a mezuniyet hediyesi. Bir prensin hediyesini reddedecek değilsin herhalde?”
Aynı zamanda bu, kendisini şehre adamış Cross Uçbeyi'ne bir saygı göstergesiydi.
Onu ekipmansız bıraksaydım suçluluk duygusu içimi kemirirdi.
Tabii böyle düşüncelerimi yüksek sesle söyleyemezdim...
“Bak, reddetme de al şunları! Nerede kaldı terbiyen, ha?! Bir büyüğün sana bir şey veriyorsa gülümseyip teşekkür ederek kabul edeceksin!”
“……”
Hediyeyi kabul etmek zorunda kalan Evangeline başını kaldırıp bana baktı, sonra belini hafifçe eğerek kibarca selam verdi.
“Teşekkür ederim, Kıdemlim. İyi kullanacağıma söz veriyorum.”
“Elbette, elbette. Güzelce kullan yeter.”
Evangeline'in yeni ekipmanlarını kuşanışını gülümseyerek izlerken omuzlarımdan büyük bir yük kalktı.
Ardından hemen yanımda duran Jupiter kendisini işaret etti.
“Ya ben, Prens Hazretleri? Ben de bir hediyeyi hak etmiyor muyum?”
“Sen maaş almıyor musun?”
Biraz sabret, uygun bir büyülü eşya bulunca seni de düşünürüm.
Bu kez Lucas kendisini işaret etti.
“Peki ya ben, efendim?”
“Sana zaten zırh vermiştim...”
Merak etme, sen de bekle. Ekipmanların için başka bir planım var.
Son olarak Damien neşeyle güldü.
“Benim hiçbir eksiğim yok, Prens Hazretleri!”
Olmasa iyi olurdu zaten. Daha geçenlerde sana bir Büyü Tüfeği verdim, üstelik birkaç tane daha vermeyi planlıyorum. Hepsi de dünya kadar para tutuyor.
“Hanımefendi, şunlardan birini alabilir miyim?”
Jupiter'in kenara ayırdığı bir Büyü Taşı'yla Yüz Yıllık Ginseng satın almasının ardından alışverişimiz sona erdi.
“Hehe, hahahaha... Bunu bir kaynatıp yesem...”
Yüz Yıllık Ginseng'i kucaklayan Jupiter tekinsiz bir kahkaha attı.
Dur bakalım, nine. O seni gençleştirmeyecek. Çok da umutlanma.
Alışveriş bitince İsimsiz tezgahını toplamaya başladı. Ona seslenmeden önce biraz tereddüt ettim.
“İsimsiz, sana bir şey sorabilir miyim?”
“Hı? Elbette. Yanıtlayabileceğim bir şeyse.”
İsimsiz'in rahat tavırla izin vermesi üzerine sorumu dikkatle sordum.
“Fareli Köyün Kavalcısı'nı tanıyor musun?”
“Fareli Köyün Kavalcısı mı? O da kim?”
“Ozan gibi giyinen, siyah ve geniş kenarlı şapka takan bir adam. Kavalının ezgisiyle canavarları kontrol ediyor. Buralı olduğunu sanıyoruz.”
“Ah...”
İsimsiz bir an düşündükten sonra yavaşça başını salladı.
“Demek o adam.”
“Tanıyor musun?”
“Bu gölün derinliklerinde dolaşan bir sürü tuhaf tip var ama o özellikle... kötü şöhretli. Onu oldukça iyi tanıyorum.”
Önceki Aşama'ya müdahale edip neredeyse her şeyi mahveden ozanı hatırladım.
Oyunda göze batmayan sıradan bir NPC'ydi. Demek burada ünlü biri miydi?
“İlerlemeye devam edersen üçüncü ve dördüncü bölgeler arasında epey büyük bir güvenli alana varacaksın.”
İsimsiz ilerideki yolu işaret etti.
“Burası gölün altındaki zindanda akıl sağlığını koruyabilenlerin buluşma yeri. Buradakiler genellikle ‘Ana Kamp’ der.”
Ana Kamp.
Orayı biliyordum. Üçüncü Bölge'yi tamamladıktan sonra açılan güvenli kontrol noktasıydı.
Bölgenin NPC'lerinin kurduğu, çeşitli tesis ve tüccarlarla dolu bir merkezdi.
Geniş bir alana yayılıyordu ve bizi bekleyen zindan mücadeleleri için son derece önemli bir hazırlık noktasıydı.
“Aradığın adamı bulmak istiyorsan en iyi şansın orası. Kendisi orada olmasa bile başkaları hakkında bilgi verebilir. Tabii önce epey yol gitmen gerekiyor...”
İsimsiz sözlerini başıyla onayladı.
“Bence siz oraya pek sorun yaşamadan ulaşırsınız.”
Bütün mallarını toplayan İsimsiz bize hafifçe göz kırptı.
“Öyleyse bir dahaki sefere görüşürüz. Yeniden karşılaşana kadar hayatta kalın.”
Bunları söyledikten sonra etrafı saran karanlığın içinde kayboldu.
“Böyle bir yerde tüccar... Ne ilginç kadın, değil mi?”
Damien her zamanki saf tavrıyla yorum yaptı.
Ama diğerlerinin temkinli duruşu değişmedi. Lucas keskin bakışlarını karanlıktan ayırmadan mırıldandı.
“O kadın... Ona güvenmekte zorlanıyorum.”
“Neden?”
“Çok güçlü.”
Lucas gözlerini İsimsiz'in az önce durduğu yere çevirdi.
Beş, hayır, altı Buhar Golemi tamamen parçalanmış halde yatıyordu.
Enkazdaki izler tek bir kişiyi gösteriyordu. Büyük ihtimalle İsimsiz hepsini tek başına halletmişti.
“Bütün bunları tek başına yapıp hiçbir şey olmamış gibi davranması... Sıradan bir gücü yok.”
Eh, üç yıl boyunca oyunun stratejilerini öğrenmiş, azami seviyeye ulaşmış, karakteristik özellik sistemini tamamlamış ve kendine özel ekipmanlardan oluşan tam bir set kuşanmış olsaydınız siz de yapardınız.
Bizim şu anki seviyemizden bakınca olağanüstü görünmesi doğaldı. Ama ben İsimsiz'i zihnimde ‘dost’ NPC olarak işaretlemiştim.
‘SSR set eşyalarını böyle cömertçe dağıtan biri tamamen kötü olamaz.’
Kötü biri olsa bile bana değerli eşyalar veriyorsa iyi türden bir kötüydü. Benim için fark etmezdi.
Ellerimi silkeleyip ayağa kalktım ve meydanın öte yanındaki devasa taş yapıya baktım.
“Pekala, gidip boss canavarını indirelim.”
Sıradaki bölüm boss odasıydı.
‘Boss'u yenip boss hazine sandığından ganimet toplamalıyım!’
Ne de olsa işin en güzel kısmı ganimet toplamaktı!
