İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

[AŞAMA 2] Sayı Üstünlüğüne Karşı Durulmaz (2)

Çok fazlaydılar.

Ezici bir kalabalıktı.

Kale surlarına doğru akın eden sıçan tsunamisini seyrederken güçlükle yutkundum.

Sanki bir surun üzerinde değil de deniz kıyısında duruyordum.

Üzerine azgın dalgaların çarpmak üzere olduğu bir kıyıda.

Ciyk! Ciyk!

Canavarların oluşturduğu gri dalga surlara hücum ediyor, dalgakırana çarpan deniz gibi parçalanıyordu.

Bunun nedeni surlardan üzerlerine yağdırdığımız yoğun ateşti.

“Ateş!”

“Fırlatın!”

Tere batmış askerler durmaksızın bağırıyor, ardından top mermileriyle oklar sel gibi yağmaya başlıyordu.

Güm! Bam!

Güm, güm, güm!

Sıçanlar patlamaların arasında yok oluyor, oklarla delik deşik ediliyordu.

Uzaktayken küçük ve hızlı olduklarından onları vurmak zordu.

Ama surlara yaklaştıkça topların ve okların isabet oranı yükseliyordu.

Üstelik hepsi bu da değildi. Surların çevresine daha sık barikatlar yerleştirilmişti.

Hayalet Şövalye'nin surlara saplanan ve sonradan sökülen dev kılıcının parçaları da büyük işe yarıyordu.

Sıçanların metal parçalarının üzerinde kayıp yuvarlanışlarını görmek ayrı bir manzaraydı.

‘Fena değil, fena değil ama…’

Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım.

‘Ön cepheyi çok çabuk kaybettik!’

Öldürme Bölgesi beklediğimizden çok daha erken etkisiz hale gelmiş, sıçanlar ovayı aşarak surlara çok hızlı ulaşmıştı. Hem de tahmin ettiğimden çok daha hızlı.

Öldürme Bölgesi'nin bu kadar erken devre dışı kalacağını öngöremesem bile dört ayaklı yaratıkların hızını doğru hesaplayamamış olmak benim hatamdı. Kahretsin.

‘Yine de savunma dayanıyor.’

Surları gözden geçirdim.

Sıçan canavarları surlara göz açıp kapayıncaya kadar ulaşmış olsa da askerler soğukkanlılıklarını koruyor, eğitimlerde öğrendikleri gibi onları tek tek durduruyordu.

Önceki Aşama'da kazandıkları deneyim ve savaş görmüş gazilerin aralarına katılması sayesinde durum hala kontrol altındaydı.

“Toparlanın, acemiler! Biraz gayret gösterin!”

“Şimdiden kendinizi tüketmeyin! Önümüzde saatler var! Gidin biraz su için!”

“Lanet topla ıskaladın diye moralin mi bozuldu? Ağı bile ateşleseniz canavarları geri püskürtürsünüz! Ateşe devam!”

Gaziler, genç paralı askerlere yol göstermekte harika iş çıkarıyordu.

Ben ayrıntılı emirler vermesem de sıçanlarla kendi başlarına etkili biçimde savaşıyorlardı.

Gelelim parti üyelerimize.

“Sol savunma hattı! Ağ çok aşağıda! Ne yapıyorsunuz siz? Düzgün nişan alın!”

Lucas ön cepheyi yönetiyordu.

Ben genel savunmayı idare ederken Lucas, talimatlarım doğrultusunda ayrıntılı emirler veriyordu.

Bu dünyanın paralı askerlik usullerine hala alışamamış olan ben belirsiz emirler verdiğimde bile Lucas bunları kusursuzca anlayıp kesin talimatlara dönüştürüyordu. Ne becerikli bir başkahraman.

Tak!

Vın! Vın! Vın!

Damien hedefleri birer birer avlıyordu.

Yavaş ama emin bir şekilde surlara yaklaşan sıçanların kafalarına oklarını saplıyordu.

Damien'ın asıl gücü uzun menzilden hassas atışlar yapabilmesiydi. Böyle kalabalık savaşlarda bu becerisi biraz geri planda kalsa da yine de faydalıydı.

Az ama düzenli öldürme sayıları bile önemliydi. Dayan bakalım.

“Birinci Yerçekimi Artefaktı üç dakika sonra devre dışı kalacak! Lütfen İkinci Yerçekimi Artefaktı'nı hazırlayın!”

Lilly sahada yerçekimi artefaktlarını yönetiyordu.

Bir oraya bir buraya koşturup sesini yükseltiyor, adeta ‘Bakın, ben de çalışıyorum!’ diyordu. Ama…

Üzgünüm Lilly. Ne kadar itiraz edersen et, gerektiğinde sen de ön cepheye çıkmak zorundasın…

Lilly'nin bana çaresizce baktığını hissettim ama özellikle gözlerimi kaçırıp onu görmezden geldim.

Son olarak Ana Parti'mizin geriye kalan üyesi Jupiter vardı.

“Vay canına~ Herkes ne kadar da sıkı çalışıyor.”

“…”

Keyif çatıyordu.

Kalenin içine kurulmuş derme çatma yatağa uzanmış, bacaklarını boylu boyunca germişti.

Dinlenip beklemesi söylendiği için gerçekten de keyfinin dibine vurmuştu. Burası yatak odası mıydı?

“Aman, ah! Büyü gücü toplamaya çalışınca belim ağrıyor! Ah, ah!”

Ona kınayan bir bakış attığımda Jupiter acı çekiyormuş gibi davranıp belini tuttu.

“…”

Tek kelime etmeden oradan ayrıldım. Böyle değerli bir büyücüye ne diyebilirdim ki… Kahretsin.

“Sonra sen de üzerine düşeni yapacaksın, Jupiter.”

“Elbette!”

Tek gözüyle göz kırpan Jupiter, pipetle içeceğini yudumlamaya başladı. Bu ihtiyardan gerçekten hiç hoşlanmıyorum…

Neyse, Jupiter dışındaki herkesin çabası sayesinde savunma hattı zorlansa da sağlam duruyordu.

Tak-tak-tak-tak!

Özellikle Otomatik Savunma Tareti'nin gücü eşsizdi.

Mühimmatını çabucak tüketmesi ve yeniden doldurulmasının uzun sürmesi gibi dezavantajlarına rağmen.

Ateş etmeye başladığında muazzam bir güç sergiliyordu. Sıçanlar gibi düşük seviyeli, zayıf yaratıkları sürüler halinde yok edebiliyordu.

“Ayy, ne kadar da sevimlisin, ayy!”

Üçüncü kez yeniden doldurma aşamasına giren otomatik tareti sevgiyle okşadım. Böyle devam et.

Kalenin önünde sıçan cesetleri yığılıp küçük bir tepe oluşturmuştu.

Korkunç ama bir o kadar da tatmin edici manzaraya bakarak başımı salladım.

‘Böyle giderse Aşama'yı zorlanmadan tamamlayacağız!’

Sonunda kusursuz bir zafer kazanabilecek miydik?

Tam da bu huzur verici düşünceye kapılmışken bir şey oldu.

“…?!”

Görüş alanımın kenarında bir şey kıpırdadı.

Şaşkınlıkla bakışlarımı o tarafa çevirdim.

Orada sivri şapkalı, ozan gibi giyinmiş bir adam duruyordu.

Güney ufkundaydı. Hiç şüphe yoktu.

Kımıldamadan durmuş, sıçanların saldırdığı kaleyi ve cepheyi izliyordu.

‘Demek az önce halüsinasyon görmemişim?!’

Karakteristik Özelliklerimden [Haritalama]'yı etkinleştirdim.

Bu savaşa getirdiğim özellikler [Saldırı Totemi], [Savunma Totemi] ve [Haritalama] idi.

Savaş alanı karmaşaya sürüklendiğinde durumu net olarak kavrayabilmek için seçtiğim bir özellikti bu. Şimdi de tereddüt etmeden kullandım.

Bu gizemli adamın kim olduğunu öğrenmeliydim.

Gözlerimin önünde geniş bir nokta haritası açıldı. Sivri şapkalı ozanın durduğu noktaya baktım.

“!”

Sıradan canavarlar kırmızı bir baklava biçimiyle, boss canavarlar ise kırmızı bir kafatasıyla gösteriliyordu.

Ama sivri şapkalı ozan… Kırmızı bir daireyle işaretlenmişti.

Daire, bir NPC karakterini temsil ediyordu.

Kırmızı olmasıysa düşman olduğu anlamına geliyordu!

“Lanet olsun.”

İstemeden ağzımdan küfür döküldü.

Sonunda karşımdaki düşmanın ne olduğunu anlamıştım.

‘Düşman bir NPC baskını mı? Hem de 2. Aşama'da mı?’

Aşamalar sırasında türlü olaylar yaşanırdı. Oyuna canlılık ve heyecan katan değişkenler bunlardı.

Düşman NPC'lerin ortaya çıkması da bu olaylardan biriydi.

İster gölün altındaki zindandan gelsinler ister imparatorluğa düşman başka bir krallıktan, türlü türlü pislikler Aşama'nın ilerleyişini engellemeye çalışırdı.

Ama daha 2. Aşama'daydık! Böyle olayların yaşanacağı zaman değildi!

“Damien!”

Oyun tasarımını sorgulayabileceğim bir oyun yönetmeni de yoktu. Hemen Damien'a seslendim.

Arbaletine yeni bir ok yerleştiren Damien hızla yanıma geldi. Elimle güneyi işaret ettim.

“Şu adamı görüyor musun?!”

Bu kez Damien da onu görmüştü. Başını salladı.

“Evet. Ozanı mı kastediyorsunuz?”

“Vur onu! Hemen!”

“Ne?”

Şaşıran Damien ağzını hafifçe araladı.

“Ama o bir canavara değil, insana benziyor…”

“Şimdi mesele bu değil! Hemen ateş etmelisin!”

Bu NPC'nin Göl Krallığı'ndan geldiği açıktı.

Bir de o kıyafeti. Kendine özgü o ozan giysileri.

Sonunda karşımdakinin kim olduğunu hatırlamıştım. Oyunu oynarken onunla birkaç kez karşılaşmıştım.

“‘Kavalını’ çalmadan önce onu vurmalıyız!”

Tereddüt eden Damien'ın omzunu yakalayıp bağırdım.

“Damien, sana benim tetiğim olmanı söylememiş miydim?!”

“…!”

“Daha fazla insanın ölmesini istemiyorsan hemen vur onu! Çabuk!”

Ama artık çok geçti.

Damien'ın tereddüt ettiği o birkaç saniyede ozan kavalını çoktan dudaklarına götürmüştü…

Viiiiik—

Ve çaldı.

Küçücük bir kaval olmasına rağmen tiz sesi bütün bölgede yankılandı.

Ciyk?!

Ciyyyk?

Kavalın sesi duyulur duyulmaz sıçanlar hareket etmeyi bıraktı.

Koca savaş alanındaki binlerce sıçan. Hepsi aynı anda.

“Ha?”

“Ne?”

“Sıçanlar durdu mu? Neler oluyor?”

Tuhaflığı fark eden askerlerimiz de şaşkına dönmüştü.

Derken bir sonraki anda,

Viiiiiiiiiiiiik—!

Uzun bir kaval sesi yankılandı.

Ciyk!

Ciyyyk, ciyk!

Hemen ardından sıçanların gözleri kan kırmızısı bir ışıkla parladı ve dört ayakları birden yere vurmaya başladı.

Az önce en yakın sura doğru gelişigüzel koşan yaratıklar…

Birden surun tek bir noktasına akın etmeye başladı.

“Hepsi bir noktada toplanıyor!”

Surun kenarına tutunarak bağırdım.

“Neresi?! O pislikler nereye yöneliyor?!”

“Kapının hemen yanı, surun orta kısmı! Orası, orası…!”

Yüzünün rengi solan Lucas cümlesini tamamlayamadı.

“Bu sabah onarımını bitirdiğimiz bölüm…”

Toplar ateş püskürttü, balistalar tek yönden yığılan düşmanlara oklar fırlattı.

Ama hepsini durduramadık.

Taktiklerini öylesine aniden değiştirmişlerdi ki savunma hattımız zamanında karşılık veremedi.

Askerler top namlularını hızla döndürdü, balistalar da yeniden nişan aldı ama çok geçti.

Sonunda hendekten bile geçmeyi başaran yaratıkların öncüleri surlara ulaştı.

Güm!

“…?!”

Ayaklarıma kadar ulaşan hafif titreşimle irkildim.

Ne?

Ne yapmaya çalışıyorlar?

Güm!

Sıçan pislikleri sura tırmanmaya çalışmıyordu. Bunun yerine…

Güm!

Kafalarını kullanıyorlardı.

Güm!

Kafalarını sura vuruyorlardı.

Hem de daha bu sabah onarımı tamamlanan sura.

Güm! Güm! Güm!

Sıçanlar sura kafa atıyordu.

Kafatasları çatlayana kadar bedenlerini taş duvara vurup onu aşındırıyorlardı.

Öndeki sıçanlar kafaları patlayıp kanları etrafa saçılana dek sura çarpıyor, ardından yere yığılıyorlardı.

Arkalarından gelenler de aynısını yapıyor, sonra daha arkadakiler…

“Delilik bu…”

“Ne yapıyorlar bunlar?”

Bu korkunç manzara karşısında yüzleri bembeyaz kesilen askerler şaşkınlıkla mırıldanıyordu.

Ama sonunda niyetlerini anladım.

“Bu gözü dönmüş pislikler…”

Surun onarımı yalnızca birkaç saat önce tamamlanmıştı.

Herkes kısıtlı zamanda elinden geleni yapmıştı ama surun durumu ister istemez hala ideal olmaktan uzaktı.

Yalnızca hasarlı bölümleri onarmaya odaklanmıştık.

Dolayısıyla bazı çatlaklar kalmıştı.

Bu sıçan pislikleri de bedenleriyle o çatlakların içine girmeye çalışıyordu.

Güm! Güm! Güm!

Kafalarını sura vuruyor, pençeleriyle metal levhaları büküyor, dişleriyle taşları kemiriyorlardı.

Suru temelden zayıflatıyorlardı.

Başka hiçbir canavarın yapamayacağı bir biçimde. Yalnızca sıçanların uygulayabileceği bir taktikle.

Gıcııırt—

Suru kaplayan metal levhanın yarılma sesi uğursuzca yankılandı.

Dişlerimi sıkarak güney ufkuna baktım.

Uzakta şapkalı bir ozan, bir kavalcı, kavalını ağır ağır dudaklarından indiriyordu.

Gördüğüm bir yanılsama mıydı, emin değildim ama.

Sanki sırıtıyordu.