İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

[Yan Hikaye] Şehir Yönetimi Oyunu

[Protect the Empire] aynı zamanda bir şehir yönetimi oyununun özelliklerini de taşıyor.

Temelde Crossroad adlı şehri yönetmek gerekiyor.

Oyuncular üç yıllık süre boyunca şehri kendilerine özgü yöntemlerle geliştirmek zorunda.

Şehir büyüdükçe gelirleri de artıyor. İnsanlar şehre akın ediyor ve böylece olumlu bir döngü oluşuyor.

Bunu yapmanın çeşitli yolları var.

Tarıma ağırlık verip geniş arazileri tarıma açabilir ya da şehrin eski uzmanlık alanı olan Büyü Taşı işlemeciliğini canlandırarak bir sanayi şehri kurabilirsiniz.

Konumunun elverişsizliğine rağmen şehri bir ticaret merkezine dönüştürmek de mümkün. Çeşitli unsurları bir araya getirmek de seçenekler arasında.

Başka bir deyişle, her şey oyuncunun zevkine kalmış.

Bu oyunu oynayıp 742 kez baştan başlarken şehri genellikle sanayi ağırlıklı yönettim.

Bu en standart yoldu ve oyunun sonuna gelindiğinde en fazla parayı kazandırabilen şehir geliştirme düzeniydi.

Bu sefer de aynısını yapmayı düşünüyordum. İyice aşina olduğum, tüm inceliklerinde ustalaştığım sanayi odaklı geliştirme stratejisini izleyecektim.

Ama bir sorun çıktı.

Sorun, kahraman bulmaktı.

Şu anda yeni kahramanların katılmaması durumu kötüleştiriyor. Üstelik bunun ileride düzeleceğinin de hiçbir garantisi yok.

Ne yapacağımı düşünürken normalde aklımdan bile geçirmeyeceğim bir şehir geliştirme stratejisi geldi aklıma.

Daha doğrusu, turizm odaklı bir strateji.

Turizm odaklı gelişimde şehre turist çekmek için çeşitli tesisler inşa edilir, turizmden para kazanılır ve şehir bu şekilde geliştirilir.

Ancak bu, oyunda neredeyse hiçbir oyuncunun denemeye kalkışmadığı, daha çok eğlencelik bir stratejiydi.

Bunun da haklı bir nedeni vardı: Crossroad, kıtanın en güney ucundaki ücra bir kasabaydı.

Üstelik canavarların her an saldırabileceği, son derece tehlikeli bir çatışma bölgesiydi.

Basit bir tekne gezintisine çıkanları saymazsak, buraya gezip görmek için gelen turist neredeyse yoktu.

Pahalı turistik tesisler inşa etseniz bile yeterince turist gelmezdi.

Bu yüzden 742 denememin hiçbirinde turizm odaklı bir stratejiyi düşünmedim.

Ancak oyunun son aşamalarında, yalnızca belirli tesisler mevcutsa ortaya çıkan yüksek seviyeli kahramanları çekebilmek için istemeye istemeye turizm teknolojileriyle ilgili lüks tesisler inşa etmek zorunda kalmıştım.

'İşte mesele tam da bu.'

Fark ettiğim nokta buydu.

Yüksek seviyeli kahramanları çekmek.

'Turistik tesisler pahalı ve sanayi açısından pek verimli değil... ama belirli kahramanların ortaya çıkma ihtimalini ciddi ölçüde artırıyorlar!'

Dolayısıyla normalde ancak oyunun en sonunda inşa edilirlerdi. Ama meseleyi tersinden düşünelim.

Ya turistik tesisleri oyunun daha en başında inşa edersek?

'Ortaya çıkma koşulları karşılanmış olur. O zaman er ya da geç birileri mutlaka gelir!'

Üstelik turistik tesislerin çektiği kahramanların çoğu yüksek seviyeli.

Kaliteli bir ekip kurarken çok işime yararlardı.

'Elbette oyunun başında turizme yatırım yapmak verimsiz.'

Öncelikle turistik tesisler diğer tesislerden daha pahalı olmakla kalmıyor, şehrin diğer temel sanayi kollarıyla da bağlantılı değiller. En verimli şehir geliştirme stratejisini kurmaya çalışıyorsanız bu tamamen saçma bir plan.

Ama bu seferki oyunda,

"Benim çok param var."

Mali durumum oldukça iyiydi.

Eğitim aşamasında değerli taşları satarak kazandığım paranın tamamını hala harcamadım. Şehrin işletilmesine muazzam miktarda para akıttığım halde elimde hala epeyce para kalmıştı.

Bu parayı turistik tesisler inşa etmek için kullanacağım. Kahraman çekmek için gerekli asgari koşulları sağlayan tesisler.

Uzun uzun düşündükten sonra bir otel inşa etmeye karar verdim. İçinde kumarhane de bulunan lüks bir otel.

Kore'de kumarhaneler genellikle kumar bağımlılarının doldurduğu karanlık yerler olarak görülür. Ama başka ülkelerde oldukça düzgün ve seçkin sosyalleşme mekanları olan kumarhaneler de az değil.

Benim yapmak istediğim otel de bu türden.

"Şimdi, Lucas."

Taş banktan hala bana garip garip bakan Lucas'a, arabamın koltuğuna gömülmüş halde sırıttım.

"Planımı açıklayacağım. İyi dinle."

'Üst Düzey Kahramanları Çekme Planı'nı anlattım ama Lucas'ın yüzündeki kuşkulu ifade değişmedi.

"Yani bu ücra taşra kasabasına kumarhaneli bir otel inşa ederseniz olağanüstü kahramanların buraya toplanacağını mı söylüyorsunuz?"

"Aynen öyle. Gerçekten böyle tuhaf tipler var."

Bu yüzden böylesine büyük bir harcama planı hazırlamıştım.

"...Efendim, gerçekten yetenekli insanlara ihtiyacınız varsa neden bir şövalye yetiştirme akademisi kurmuyorsunuz?"

Lucas, arabayı tarif ettiğim yönde sürerken söze girdi.

"En başından kendimizin yetiştirdiği yeteneklerin, eğlence peşinde koşarak buraya gelen serserilerden çok daha nitelikli olacağına inanıyorum."

"Uzun vadeli düşünürsek doğru seçim bu olurdu."

Ama bana tanınan süre sadece üç yıl.

Bir şövalye yetiştirme akademisi kurmak, yetenekleri bulmak ve eğitimlerini tamamlamak en az on yıl alır. O zamana kadar çok geç olur.

"Benim ihtiyacım olan, hemen sahaya sürebileceğim hazır savaşçılar."

"..."

"Yeterince zaman yok... Zaman..."

Lucas bir süre sessiz kaldıktan sonra yavaşça mırıldandı.

"Gerçekten başka çare yoksa her şeyi ben yaparım."

"Ha?"

"Diğer kahramanların görevlerini de üstlenirim. Efendim, tek başıma ben yeterim."

"..."

"Bana dilediğiniz emri vermeniz yeterli."

Hafifçe güldüm.

"Haha, büyük konuşuyorsun. Ama gerçekçi olmamız gerek."

"..."

"Savaştayız, değil mi? İnsan tek başına her şeyi yapamaz. Daha fazla askere ihtiyacımız var."

Elbette Lucas SSR sınıfındaydı. Son derece görkemli bir başkahramandı. Ancak tek başına yapabileceklerinin de kesin bir sınırı vardı.

Ne pahasına olursa olsun kuvvetlerimizi nitelikli savaşçılarla güçlendirmeliydik...

Lucas başka tek kelime etmeden arabayı sürdü. Ben de koltuğa gömülüp düşüncelere daldım.


Crossroad şehir merkezi.

Şehrin bu taşra havası taşıyan bölgesinde, en işlek yerde, Crossroad'un tek hanı bulunuyordu.

'Etti'nin Balı' adlı han, dört nesildir ve yüz yılı aşkın süredir hizmet veriyordu.

Küçük olmasına rağmen hancının sıcak misafirperverliği ve lezzetli kahvaltısıyla ün salmıştı.

"Tadı gerçekten fena değil."

Kahvaltı saati olmamasına rağmen içeri dalmamla şaşkına dönen hancı bana yemek ve kahve getirmişti.

Ben de geri çevirmeden yemeği sessizce kabul ettim. Oradan oraya dolaşmaktan kurt gibi acıkmıştım; ayrıca önüme konan bir şeyi reddetmek mizacımda yoktu.

Tertemiz olmuş boş tabağı kenara iterken hancı kocaman gülümsedi.

"Damak tadınıza uyduğu için rahatladım, hayır, onur duydum efendim!"

Hancı ellili yaşlarında, orta yaşlı bir kadındı.

Tombul yüzündeki gülümseme bile ne kadar sevecen biri olduğunu gösteriyordu.

"Kraliyet ailesinin damak tadına uygun olur mu diye endişelenmiştim, afiyetle yediğinize çok sevindim!"

"Hepsi senin güzel yemek yapman sayesinde."

Bu yemekler prens Ash'in damak tadına uymayabilirdi ama ben Kore'de sıradan bir vatandaştım.

Böyle sade, ev yapımı yemekleri tercih ediyordum.

"Ancak..."

Peçeteyle ağzımı kabaca silip ekledim.

"Bence temizliğe biraz daha fazla önem vermelisin."

"Efendim?"

"Şu peçeteden başlayalım."

Peçeteyi görebilmesi için salladım.

"Bayağı uzun zamandır kullanıldığı belli. Her seferinde ne kadar iyi yıkarsan yıka, sık sık yenilemezsen böyle lekeler kalıyor, değil mi?"

Peçete temizdi ama uzun süre kullanıldığı açıkça belliydi.

Şaşkınlığa uğrayan hancıyla konuşurken sesimi bilerek biraz daha eleştirel bir tona büründürdüm.

"Hem yemek takımları hem de bunların saklandığı kutu oldukça eski. Her gün iyice temizliyor musun? Özellikle kutuda epey kir kalmış."

"Ama, şey..."

"Bir de..."

Parmağımı pencere pervazında gezdirdim. Üzerine ince bir toz tabakası bulaştı.

"Masa örtüsünü en son ne zaman yıkadın? Hanı kaç günde bir temizliyorsun?"

"Şey, o...!"

"Bir de mal giriş defterini ve konuk listesini görmek istiyorum. Burası teknik olarak imparatorluğun ön cephesi. Şehir dışından gelen bütün konukların adlarını eksiksiz kaydetmek zorundasın. Bunu yapıyor musun?"

Ani sorgulamam karşısında hancı ne diyeceğini bilemedi.

Hayal kırıklığıyla dilimi şaklattım.

"Bal işinde tekel olmak hayatı fazla tatlılaştırmış galiba, ha? Yönetimin vasat olsa bile müşterilerin burada kalmaktan başka çaresi yoktu."

"..."

Ağzı açık kalan hancı bir açıklama yapmaya çalıştı.

"B-biz konuklarımızı aile sıcaklığında karşılamaya, kendilerini rahat hissettirmeye çalışıyoruz..."

"Aile sıcaklığı demek, pis ve özensiz yönetim demek mi?"

Parmağımdaki tozu üfledim. Hancının yüzü bembeyaz kesilmişti.

"Neyse, bugün buraya seninle bir şey konuşmak için geldim."

Bacak bacak üstüne attım, yüzüğümün bulunduğu elime çenemi dayayıp başımı yavaşça yana çevirdim.

"Bu şehirde devlete ait bir otel inşa etmeyi düşünüyorum."

"...Efendim?"

"Hem de görkemli, muhteşem bir otel. Yalnızca sıradan turistleri değil, kraliyet ailesinin konuklarını da ağırlayabilecek."

Gözlerimle işaret ederken dudaklarımın kenarında kendini beğenmiş bir gülümseme belirdi.

"Ama bu, ister istemez hanının işlerini olumsuz etkiler, değil mi? Devlet otelinde kalma imkanı varken kim böylesine köhne, döküntü bir yerde konaklamak ister?"

Hancı bunun üzerine göğsüne vurdu.

"B-benim hanım da rekabet edebilecek kadar iyi!"

"Bir süreliğine öyle olabilir. Ama mevcut müşterilerinin yarısını bile kaybetmek büyük bir darbe olmaz mı? Hele de zaten pek ziyaretçisi olmayan böyle bir şehirde."

"..."

Olduğu yerde kaskatı kesilip dişlerini sıkan hancı titrek bir sesle sordu.

"Benden ne istiyorsunuz efendim? Beni korkutup bir şeyimi mi almak istiyorsunuz? Han işletmeciliğini bırakmaya zorlayıp şehirden mi kovacaksınız?"

"Hayır, hayır, hancı. Tamamen yanlış anladın."

Sesimi yumuşattım.

"Buraya sana iş teklif etmeye geldim."

"Efendim?"

"Sana bir teklifim var. Yeni yapılacak otelde genel müdür olmayı düşünür müsün?"

Hancının gözleri faltaşı gibi açıldı. Başımı sallayarak devam ettim.

"Bu handaki çalışanların hepsi mevcut halleriyle işe alınacak. Elbette otelin büyüklüğüne göre ilave personel de almamız gerekecek."

"B-bir dakika. Bu çok ani oldu..."

"Şimdikinden çok daha fazla para kazanacağını garanti edebilirim. Ancak sorumlulukların da artacak. Hijyen, temizlik, müşteri hizmetleri, yönetim..."

Bu teklifi ona özellikle güvendiğim için yapmıyordum.

Bu ücra kasabada konaklama işletmeciliği konusunda deneyimi olan tek kişi oydu.

Daha önce de söylediğim gibi, Crossroad'u turizm odaklı bir şehre dönüştürmeyi planlamıyordum.

Oteli inşa etmemin tek amacı, belirli kahramanların ortaya çıkması için gereken koşulları sağlamaktı.

Başka bir deyişle, otel yapıldıktan sonra bile işletme giderlerini olabildiğince düşük tutmak istiyordum.

Başkentin eğitimli, profesyonel bir otel yöneticisini işe alabilirdim ama böylesi daha ucuza mal olacaktı.

"Tekrar sormayacağım. Kararını şimdi, burada ver."

Sesimi alçaltarak kafası karışmış hancıyı köşeye sıkıştırdım.

"Ömrünün kalanını bu küçük, sevimli hanın sahibi olarak mı geçirmek istiyorsun, yoksa benim yanımda yeni bir yolculuğa mı çıkmak istersin?"


Hancı teklifimi kabul etti.

İşletmenin düzelip düzelmediğini görmek için on gün sonra hana tekrar gelmek üzere anlaştık.

Yeni oteli yönetip yönetemeyeceğini anlamak için yapacağım en basit sınavdı bu.

İşleri çekip çevirebilirse bu görevi ona teslim etmeye hazırdım.

'Nasıl olsa otelin tamamlanmasına daha çok var.'

Konağa dönen arabanın içindeydim.

Çenemi elime dayamış, pencereden dışarı bakarken düşünmeye devam ediyordum.

Göl Krallığı'nın büyülü mimari teknolojisini ele geçirmeyi başarsak bile otelin tamamlanması epey zaman alacaktı.

Kahramanların buraya çekilmesi ise daha da uzun sürecekti.

'İki yıldan kısa sürmez herhalde.'

Öyleyse hemen kahraman bulabileceğim tek yer...

'Serbest Keşif olacak sanırım.'

Gölün altındaki zindanda NPC'lerle karşılaşmak ve bir şekilde onları bize katılmaya ikna etmek.

Elbette gölün altındaki zindanda yaşayan NPC'lerin toplam sayısı yüzü bile bulmuyordu.

Üstelik bunların yarısından azı dost canlısıydı.

'Ama en azından bir kişi, tek bir kişi olsun mutlaka vardır!'

Kararımı verdim. Bu Serbest Keşif'in öncelikli amacı dost bir NPC'yle karşılaşıp onu bize katılmaya ikna etmek olacaktı.

'Üçüncü keşif bölgesinin tamamını ele geçirdiğimizde "Ana Kamp" denilen güvenli bir bölge ortaya çıkıyor.'

Orası daha sonraki zindan keşiflerimiz için bir dayanak ve üs görevi görecekti.

Aynı zamanda gölün altındaki zindanda yaşayan az sayıdaki NPC'nin toplanma noktasıydı.

Aralarından bir iki kişi mutlaka teklifimi dinlemeye razı olurdu. Olmazlarsa da üzerlerine para ya da eşya yağdırarak onları işe alırdım; ne gerekirse yapardım.

'Elimden gelse hemen yola çıkmak isterdim...'

Alçıya alınmış sol koluma baktım.

Yalnızca ben değil, Damien'ın gözü yaralıydı, Evangeline'in de hafif yaraları vardı.

Jupiter ile Lucas da hala yorgun olmalıydı.

'Aceleye gerek yok, ağırdan al.'

Biraz endişelensem de içinde bulunduğumuz durum oldukça iyiydi.

Adım adım, sabırla ilerleyecek; önümüze sağlam basamaklar döşeyecektik.

'Sıradaki işlerimiz iyileşmek ve Serbest Keşif'te yeni bir kahraman kazanmak.'

Bunları düşünerek yorgun gözlerimi kapattım.

Bu Serbest Keşif sırasında neler yaşanacağından habersizdim.