İçeriğe geç
Çeviri ArşivSeriler

O gün alacakaranlık çökerken çatışmalar nihayet sona erdi.

Ardından Crossroad'da coşkulu bir zafer şöleni başladı.

Görkemli bir ziyafet deniyordu ama gerçekte şehrin merkez meydanına yığılan, herkesin ücretsiz yiyip içebileceği bol miktarda yiyecek ve içecekten ibaretti.

“Öyleyse, o korkunç zırhlı yaratıkları durdurarak kazandığımız zaferi kutlayalım…”

Kısaca bir kadeh kaldırma konuşması yapıp bardağımı havaya kaldırdım.

“Şerefe!”

Askerler hep birlikte bardaklarını kaldırıp bana eşlik ettiler.

“Şerefe!”

“Şerefeeeee!”

“Hadi bakalım, gönlünüzce yiyin için! Bugün bütün hesap benden!”

“Yaşasın!”

“Lordumuz çok yaşasın!”

Böylece şölen başladı. Askerler sohbet edip gülüşerek etleri mideye indiriyor, içkileri kana kana içiyordu.

Daha birkaç saat önce ölümün gölgesi üzerlerine çökmüştü.

Böylesine yoğun bir stresin ardından rahatlamak için bol et ve sert içki gerekiyordu.

Meydanın ortasındaki harıl harıl yanan ateşin yanında etler cızırdıyor, askerler zaferlerinin tadını çıkarıp şarkılar söylüyordu.

Meydanın bir köşesine oturmuş, olan biteni uzaktan izliyordum.

“İyi misiniz, Prens Hazretleri?”

Yanıma yaklaşan Lucas endişeyle sordu.

“Bütün gün hiçbir şey yemediniz. Biraz yemek yemelisiniz.”

“…Olur.”

Öyle dedim ama hiç aç değildim. Elimdeki bardağı amaçsızca çeviriyordum yalnızca.

Bardağımdaki içki ateşin ışığını yakalayıp kızıl kızıl parladı.

Yanıma oturan Lucas hafifçe gülümsedi.

“Zafer kazanmış bir komutana göre pek de kutlama havasında görünmüyorsunuz, Prens Hazretleri.”

“…”

“Bin Yaşayan Zırh'ı önemli bir hasar almadan durdurmayı başardınız. Bence biraz daha sevinebilirsiniz.”

“Önemli bir hasar almadık, evet.”

Bardağı yavaşça dudaklarıma götürdüm.

“Öhö?!”

“Prens Hazretleri? İyi misiniz?”

“E-evet, iyiyim. İçkinin tadı biraz… şaşırttı da.”

Bardağıma inanamayarak baktım.

Bunun bira olması gerekmiyor muydu? Alkol oranı en az yüzde 20 gibi geliyor!

'Dünya farklı olunca içkisinin de farklı olması normal herhalde.'

Bardağımı beceriksizce yerine bırakıp az önceki sözümü tamamladım.

“Önemli bir hasar almadık ama değerli canlar kaybettik.”

Bir insan öldükten sonra hasarın büyüklüğünden söz etmek anlamsızlaşıyordu. Yaşamların bir önem sırası yoktu. Her hayat değerliydi.

Elbette bunu biliyordum. Herkesi kurtaramazdım. Bu acımasız oyunda aksini düşünmek kibir olurdu.

Ama bugün kurtaramadığım kahraman karakterler ve sıradan askerler, ileride bu şehri savunurken çok önemli roller üstlenebilirlerdi.

Hayatlarının her biri, bir gün filizlenip çok daha büyük bir şeye dönüşebilecek potansiyelin tohumuydu.

Ama artık o potansiyel yok olmuştu.

“Biraz daha dikkatli olsaydım… ölmezlerdi.”

Bugünkü savaşı düşündüm.

Daha iyisini yapabilirdim. Daha tetikte olabilirdim.

Bu, öğretici aşama gibi değildi. Geliştirebileceğim pek çok şey olduğu açıktı. Bunu kendim de bildiğim için içim daha çok acıyordu.

“Prens Hazretleri, bence yeterince iyi iş çıkardınız. Kendinizi suçlamanıza gerek yok… Ama bunu söylemek pişmanlığınızı gidermeyecek, değil mi?”

Lucas bunları yumuşak bir sesle söyledi.

“Yine de Prens Hazretleri, bugün zaferi kutluyoruz.”

Yanıma dönen, altın renkli surların arasındaki kahramanımız yüzünde kocaman bir gülümsemeyle konuştu.

“Siz mutsuz görünürseniz askerlerin morali de pek yüksek olmaz.”

“…”

“Lütfen gülümseyin. Hiç değilse şimdilik sevincimize ortak olun. Bu da komutan olmanın görevlerinden biri.”

Komutanın görevleri arasında gülümsemenin de bulunması hem mantıklı hem de komik gelmişti; istemsizce kıkırdadım.

“Çok doğru söylüyorsunuz!”

Aider bir anda arkamdan gürültüyle fırladı. Bu da nereden çıktı?

“Kayıplarımızın yasını tutmak elbette önemli ama sırf kederlenerek morali ayakta tutamayız. Zaferimizi kutlayıp eğlenmeye de zaman ayırmalıyız!”

Aşçı kıyafeti giymiş Aider'ın elinde bir tepsi yemek vardı. Şimdi neyin peşindeydi acaba?

“Sadece et yemek sağlığınız için iyi olmadığından biraz da sebze getirdim.”

“Ama ben henüz et bile yemedim ki…”

İtirazıma karşılık Aider, ağzına kadar közlenmiş sebzelerle dolu tepsiyi önüme uzattı.

“Birinci Aşama'yı tamamladığınız için tebrikler, Prens Hazretleri.”

Aider gri gözleriyle gözlüğünün üzerinden bana göz kırptı.

“Zor bir aşamaydı ama iyi iş çıkardınız.”

“…”

“Bundan sonra da başarılarınızın devamını bekliyorum!”

Oyun direktörünün sözleriyle garip bir şekilde cesaretlenip tepsiden közlenmiş bir mısır aldım ve bir ısırık kopardım.

Ama tam o anda…

“Prensimiz Ash Everblack sebze yiyor!”

Aider birden bağırdı.

“Prens Ash eti bırakıp sebzeyi tercih ediyor!”

“Ne, ne? Ne saçmalıyorsun sen?”

Daha tepki veremeden bağrışmayı duyan askerler kuş sürüsü gibi çevreme toplandı.

“Affedin bizi, Prens Hazretleri! Ne kadar düşüncesiz davranmışız!”

“Et düşkünlüğüyle tanınan Prens Ash'in yalnızca sebze yemek zorunda kalması da ne demek!”

Böyle bir ünü de mi vardı? Şu serseri Ash nasıl bir hayat yaşamıştı böyle?

“Lanet olsun! Prens Hazretleri'ne et getirin, et! Bütün içkileri de buraya getirin!”

“Prens Hazretleri! Lütfen benim pişirdiğim etten alın!”

“Aptal! Prens Hazretleri kraliyet kanından! O yalnızca kana bulanmış çiğ et yer!”

“Vay canına! Everblack Kraliyet Ailesi müthişmiş!”

“Kesin saçmalamayı, aptallar! Herkes nasıl yiyorsa o da öyle yiyor!”

Ben bağırırken askerlerin her biri elime bir parça et tutuşturdu. Artık dayanamayıp haykırdım.

“Kendi yemeğimi kendim yiyebilirim, rahat bırakın beni!”

Ama askerler sözümü dinlemedi. Göz açıp kapayıncaya kadar etrafımda içki dolu bir ziyafet sofrası kuruldu.

“Doldur!”

“İç!”

“Geber!”

Askerler hevesle birbirlerinin ağzına içki döküyordu.

Bu kurt sürüsü gözleri parlayarak etrafımda pusuya yatmış, bana zorla içki içirme fırsatı kolluyordu.

Dişlerimi sıkıp önümdeki et dağını çiğnemeye devam ettim.

İşler nasıl bu hale gelmişti? Benim planım yakın zamanda yaşanan savaşı bir başıma, sessizce ve ciddi ciddi düşünmekti!

“Prens… Hazretleri.”

“Ne-?! Şimdi ne var?!”

Arkamı döndüğümde saçları gibi yüzü de kıpkırmızı olmuş Lilly'nin yanımda boğuk sesler çıkardığını gördüm.

Bu kız ne ara su içer gibi içki içmeye başlamıştı?

“Lütfen, yalvarıyorum… Emekli olmama izin verin, Prens Hazretleri…”

“Yok yaa~ Olmaz öyle şey. Çalışmaya devam.”

Bu kadar parasal sıkıntı çektiğimiz bir dönemde kim emekliliği düşünebilirdi ki? Üstelik gayet iyi maaş veriyordum, değil mi? Kıymetini bilip çalışmaya devam etse iyi ederdi.

“Ben, şey… işten ayrılmak… istiyorum…”

İstifa etmek için can atan bir hayalete dönüşmüş gibi ağlamaya başlayan Lilly'yi diğer simyacılar, tekerlekli sandalyesiyle birlikte sürükleyip götürdüler. Rica etsem onu bir yerde huzura kavuşturabilir misiniz?

“Hehehe. Prens Hazretleri.”

“Lanet olsun, ödümü kopardın! Bu sefer kim?!”

Bu kez peltekleşmiş ses öteki yanımdan gelmişti. İrkilerek döndüm; Damien'dı.

“Bu suyun tadı tuhaf, hehe… hıç.”

“O su değil…”

Bu çocuğa içki vermenin iyi bir fikir olduğunu hangi akıllı düşünmüştü? Ha?

Suçlu hemen yanı başımda oturuyordu. Zerre kadar sarhoş olmayan Jupiter yaramazca sırıttı.

“Hey, Jupiter! Bir çocuğa içki vermek de ne demek?!”

“Çocuk değil o, deneyimli bir paralı asker.”

Jupiter purosundan rahatça bir nefes çekip tek sağlam gözüyle bana göz kırptı.

“İçki içmeyi, sigara tüttürmeyi, hatta parayı çarçur etmeyi bile öğrenmeli. Torunum gibi görüyorum onu; hakkıyla yetiştireceğim.”

“Torununa neden böyle şeyler öğretmek istiyorsun, seni ahlaksız yetişkin?!”

Tam o sırada omzuma bir ağırlık çöktü. Kafayı iyice bulmuş Damien alnını omzuma yaslamıştı.

“Hehe, Prens Hazretleri… hıç.”

“Pek cüretkar olmuşsun Damien, kraliyet ailesinden birinin omzuna başını dayıyorsun.”

Sıradan biri olan Damien açısından bu, akıl almaz bir davranıştı. Alkolün gücü gerçekten harikalar yaratıyordu. Gerçi böyle bir şey için onu azarlayacak değildim.

Birine onu götürüp yatağına yatırmasını söylemek üzereydim ki Damien büyük güçlükle kelimeleri ağzından çıkardı.

“…Yalnız kaldığımda ölen arkadaşlarımın yüzlerini görüyorum.”

“…”

“O günü unutamıyorum. Tek başıma hayatta kalmış olmanın suçluluğu omuzlarıma çöküyor.”

Sessiz kalıp Damien'ı dinledim. Damien anlaşılması güç sözlerle mırıldanmaya devam etti.

“Ama tuhaf… yanınızdayken… içim huzur buluyor.”

Bu, benim özel ya da olağanüstü biri olmamdan kaynaklanmıyordu. Yalnızca pasif bir yeteneğin etkisiydi.

Zihinsel rahatsızlıkları uzak tutan [Boyun Eğmez Komutan] yeteneğinin etkisinden başka bir şey değildi.

Ama bunu söyleyemezdim.

“O yüzden… yanınızda… kalmak istiyorum…”

Kısa bir süre sonra Damien'ın başı düşmeye başladı.

Alnı omzuma dayanmış halde hafif hafif nefes alan bu zavallı çocuğu ne yapacağımı bilemeden izledim.

“Şimdi düşününce, emriniz altında savaşırken büyümün güçlendiğini hissetmiştim.”

Bizi izlemekte olan Jupiter başını yana eğdi.

“Prens Hazretleri'nin üstün komutanlığı sayesinde miydi acaba?”

Bu, üstün komutanlığımın değil, doğuştan gelen özelliklerimin ve Parti Sinerjisi sisteminin eseriydi.

Bu savaşta toplam yüzde 25'lik bir güçlendirme etkindi.

Ancak gerçeği itiraf edemezdim. Yapabildiğim tek şey zoraki bir kahkaha atmaktı.

“Bütün bunlar asil kişiliğinizin ve doğuştan gelen liderlik yeteneğinizin eseri, Prens Hazretleri.”

Bu kez arkamdan başka bir ses yükseldi. Döndüğümde Lucas'ın orada oturduğunu gördüm.

“Ben de yanınızdayken dikkatimi dağıtan şeylerin kaybolduğunu hissediyorum. Emirlerinize uymak beni hafifletiyor, neredeyse uçacak gibi oluyorum. Bu, karakterinizin ve yeteneğinizin kanıtı değilse nedir?”

Böylesine ciddi bir ses tonuyla bu kadar yağcılık yapabilmesine aklım ermiyordu.

Bu, tanıdığım çalışkan ve sarsılmaz Lucas'a hiç benzemiyordu. Belli ki o da epey içmişti. Yanında boş içki bardaklarından bir yığın vardı.

Lucas'ı ilk kez bu halde görünce gülmeden edemedim. Ona sırıtarak baktım.

“Demek sürekli peşimden ayrılmamanın sebebi bu, Lucas?”

Birasından bir yudum alan Lucas kaşını kaldırdı.

“Belki de?”

'Belki de' diyordu. Şövalye erdeminin timsali birinden duyulacak alışıldık yanıt bu değildi.

Daha fazla üsteleyecekken başka askerler etrafımızda toplandı. Coşkuyla birbirlerinin şerefine kadeh kaldırıyor, her seferinde bardaklarını boşaltıyorlardı.

“Ölen yoldaşlarımızın şerefine!”

“Hayatta kalan bizlerin şerefine!”

“Prens Hazretleri'nin şerefine!”

Herkes sırayla içti ve çok geçmeden bütün gözler bana çevrildi.

Şaşırıp çevreme baktım.

“Ne, ne oldu? Niye hepiniz bana öyle bakıyorsunuz?”

“Prens Hazretleri, bardağınız hala dolu.”

“Ah, pek içesim yok da…”

Gerçek dünyada da içki içmeyi sevmezdim, bu yüzden sıyrılmaya çalışıyordum.

Ama bütün askerler yere kapanıp ağlıyormuş gibi yapmaya başladı.

“Özür dileriz, Prens Hazretleri! Uygun ortamı hazırlayamadık!”

“İstediğinde bir hafta boyunca aralıksız içtiği bilinen Prens Ash'e tek bir bardak bile içiremedik!”

Nasıl bir ündü bu?! Şu lanet prens nasıl bir hayat sürmüştü böyle?!

“Ölmeyi hak ettik! Lütfen idam edin bizi!”

“Hey, abartmayın aptallar! Kalkın ayağa!”

“O zaman lütfen için!”

“Ne? Bu nasıl…”

“İç! İç! İç!”

Çevremdeki askerler hep bir ağızdan tempo tutmaya başladı.

İç! İç! İç!

“Lanet olsun.”

Böyle bir ortamda reddedip herkesin neşesini kaçıramazdım.

Ne yapabilirdim ki? Sonunda gözlerimi sımsıkı kapatıp içkimi tek dikişte bitirdim.

Sert içki yemek borumdan mideme kadar geçtiği her yeri kavurdu.

“Ahhh! Memnun oldunuz mu şimdi?!”

Ağzımı sertçe sildikten sonra boş bardağı başımın üstüne kaldırdım.

Askerler sevinçten çılgına dönmüş gibi tezahürat yaptı. Şu serseriler…

“Benim gibi bir lordu ve komutanı içmeye zorladınız ha! Sonuçlarına katlanmaya hazır olun! Hey! Herkesin bardağını yeniden doldurun!”

Emrim üzerine askerler içki fıçılarını ortaya getirdi.

Herkesin bardağı yeniden doldurulunca ilan ettim:

“Pekala, hep birlikte yiyelim, içelim, ölelim!”

Ay gökteki yolculuğunu tamamlayana dek yiyip içtik, şarkılar söyledik, gevezelik ettik.

Zafer gecesi gittikçe ilerliyordu.


“Of, fena sarhoşum…”

Şölen nihayet gün doğumuna yakın sona erdi.

Konaktaki odama vardığımda üstümü başımı güç bela toparlayıp başımı döndüren sersemliğe rağmen yatağa yığıldım.

Bu dünyanın içkisi hiç acımıyordu. Yalnızca bira içmiş olmama rağmen alkol oranı Dünya'dakilerle kıyaslanamayacak kadar yüksekti.

Olduğum yere yığılıp uyumak istiyordum ama ağırlaşmış göz kapaklarımı zorla açıp sistem penceresini çağırdım.

'Uyumadan önce buna bakmam gerek.'

Aşamayı tamamlayınca ödül olarak beliren kutular.

İki R sınıfı kutu ve üç N sınıfı kutu.

İçlerine bakma vakti gelmişti.